9/3/2008 · Kategori: 1-y

GENÇLİĞİMİZE DİNİ EĞİTM

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"

"Küçük yaşta ilim öğrenmek taşa kazıyarak yazmak gibidir."

"İlim kilit gibidir. Soru onun anahtarıdır. Küçük yaşta bilgi elde edemeyen, büyüdüğünde elde edemez."

"Ana babama dua etmeden önce Üstadım Hammad’a dua ederim. Çünkü benim ağzıma ilk Allah’ın zikrini açan ve beni Allah’a yaklaştıran o olmuştur." (İmam-ı Azam"

"Hiçbir din ilme ve alimlere bu kadar önem vermemiştir."

"Yaratan Rabbinin adıyla oku, ki o insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir., ki ilimle öğreten odur."

"İki günü eşit olan zarardadır, ziyandadır."

"Kıyamet gününde şehitlerin kanları ile alimlerin mürekkepleri tartılır. Hiç biri diğerinden ağır gelmez." (Hadis)

"İlim yolunda geçen bir saat Allah katında yüz saatten daha hayırlıdır."

"Ümmetimin helaki iki şeydindir. İlmi terketmek ve mal toplamak"

"Her kadın ve erkek müslümana ilim öğrenmek farzdıır."

"İlim Çin’de de olsa gidin öğrenin."

"Beşikten mezara kadar ilim öğrenin."

"Hikmetli söz mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursan ona sahip olursun."

"Ardlarından bir nesil gelir ve onlar namazlarını terkeder ve şehvetlerine tabî olurlar. Elbette onlar "Ğayya" Cehennemine atılacaklardır."

"Bedenin gıdası, yiyecek ve içecektir. Akıl ve ruhun gıdası ise ilim ve hikmettir." (İmam Gazali)

"Gençliğini eğlenmekle geçiren, yaşlılığını ağlamakla geçirir."

"Gençlik tutulmaz elle, geçirme boş emelle."(F. N. Çamlıbel)

"Yadında mı, doğduğun zamanlar, Sen ağlardın millet gülerdi. Öyle bir hayat sür ki, öldüğün zaman da sen sevin, millet ağlasın, (Sadi Şirazi)

"Ey benim kabrimi ziyaret eden kimse, benim halimden ibret aldın mı? Dün ben de senin gibi idim, Yarın sen de benim gibi olacaksın."

"Gençlik hatalar, olgunluk savaşlar, yaşlılık ise pişmanlıklarla doludur." "Gençlikte günler kısa, yıllar uzun, İhtiyarlıkta ise, günler uzun yıllar kısadır." (Kant)

"Keşke gençlik, birgün geri dönseydi de, ihtiyarlığın bana yaptığını ona anlatsaydım."

"Gençliğin kıymeti bilinse ihtiyarlığın şikayeti az olur." (Hz. Ali)

"Baharda ekilmeyen, yazın olmaz, güzün biçilmez, kışın yenilmez."; "Eken biçer, konan göçer."

"Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp." "Ana kucağı terbiye ocağı"

"Dal ufakken eğilir. "Ağaç yaşken eğilir."

"Cahil, mal, akılllı kemâl ister."

"Bir gün bir köylü kaza müftüsüne gider ve oğlunu şikayet eder: "Sayın hocam, dün oğlum beni tarlada dövdü. Elindeki öküzleri sürdüğümüz övendire ile vurdu. Canım yandı, ağladım ben bunun için mi evlat büyüttüm, ben şimdi bu ihtiyar halimle ne yapacağım, sana geldim, bana bir yol göster, akıl ver ne yapacağımı şaşırdım. Yalvarırım sana bana yardım et, " Müftü çok şaşırır, evlat yaşlı bir babaya nasıl el kaldırır nasıl döver. Ayette, "öf bile denilemeyeceği" beyan edilmişken, bu çocuk böyle bir şeyi nasıl yapar. Yaşlı adama sorar.

"Baba, sen oğluna dinin emirlerini öğretmedin mi? Öğrenebileceği bir yere göndermedin mi? Ana babanın büyüklüğünü ona anlatmadılar mı? Ahlak ve terbiye görmedi mi? Köylü ihtiyar, der ki:

"Müftü Bey haklısınız ama, Köy halini bilirsiniz. Öğretemedim ve de öğrenmek için bir yerlere de gönderemedim. Köy yerinde iş var. Güç var, hayvanlar güdülmek ister, çift var, Odun var, Bunlar yapılması gereken işler. Diyerek ağlar. Müftü adama bakar ve der ki:

"O halde, ihtiyar baba, sen oğlunun kusuruna bakma, o hangi şeyin ne kadar kıymetli olduğunu öğrenememiş, Seni de çift sürdüğü öküzleri zannetmiş, Çünkü o seni ile öküzler arasında pek bir fark görememiş, bilememiş, Çünkü oğluna baba kadrini kıymetini öğretmemişsin. Yoksa bir oğul, babaya el kaldıramaz." Diyerek, kişiye zamanında dini eğitimin verilmesi gerektiğini anlatmıştır. Demek ki dini eğitimi olmayan kişiden fayda gelmez. İslam dini eğitime çok büyük bir önem vermiştir. Bir millet ancak eğitimle yücelir, yükselir. Bir devletin bekası ve geleceği ise yeni nesillerdir. Yeni nesilleri nasıl yetiştirirsek, geleceğe o şekilde bir yön çizmiş oluruz. İslam aleminin müreffeh geleceği gençlere verdiğimiz dini eğitimin ölçüsüyle doğru orantılı olacaktır.

"İyi edep ve güzel terbiye, bir neslin bütün kötülüklerini örter."

"Fazilet ancak ilim ve edep iledir. Soy sop ile değildir." (Aristo)

 

 

İMAN VE İBADETTE İHLAS

Kişinin, inançta tevhid üzere olması, söz ve davranışta ise yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesine ihlas denir. Sözlükte halas ve hulus kökünden gelen ihlas kelimesi, arınmak, saflaştırmak ve kurtulmak anlamlarına gelir. Terim anlamı ise, düşünceyi şirk ve batıl inanışlardan arındırmak, ibadetleri ve iyilikleri de içine hiç riya katmadan sadece Allah için yapmak demektir.

Kur’an’da on yerde geçen "muhlısıne lehuddin" yalnızca Allaha yönelip O’na kulluk etme, O’na dayanıp güvenme, kendini Allaha adama, saf dindarlık şeklinde hem riyaya hem de şirke zıt bir anlam taşır.

İnsan, kurtuluşun sadece Allah’ta olduğunu bildiğinden başı sıkıştığında sadece Allah’a dua eder:

10/Yunus,22: "Sizi karada ve denizde yürüten Allah’tır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler; bir fırtına çıkıp da onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah’ın dinine sarılarak, "Bizi bu tehlikeden kurtarırsan and olsun ki şükredenlerden oluruz" diye Ona yalvarırlar." 10/23: Allah onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksiz yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar! Geçici Dünya hayatında yaptığınız taşkınlık aleyhinizedir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildiririz."

31/Lokman32: "Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah'a has kılarak Ona yalvarırlar; onları karaya çıkararak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. Zaten ayetlerimizi bilerek ancak hain nankörler inkar eder."

(Bu ayetin Ebu Cehil’in oğlu İkrime hakkında indiği rivayet edilir. Mekke’nin fethinden sonra deniz yoluyla kaçmaya çalışırken fırtınaya yakalanmış ve "Ya Rabbi eğer bizi kurtarırsan müslüman olacağım" diye söz vermiş ve kurtulunca da Peygamberimizin huzuruna gelerek müslüman olmuştur.)

Dua ve İbadet Sadece Allah’a Olmalıdır:

39/Zümer,2. (Resulüm!) Biz sana Kitabı hak olarak indirdik. Öyle ise dini Allah’a has kılarak (ihlas ile) kulluk et.

39/11. De ki: "Dini Allah'a halis kılarak Ona kulluk etmekle emr olundum." 40/Mü’min,65. O daima diridir, Ondan başka tanrı yoktur. O halde dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak Ona dua edin. Övgü, alemlerin Rabbi Allah içindir."

98/Beyyine,5: "Halbuki onlara ancak,dini yalnız Allah’a has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri,namaz kılmaları ve zekat vermeleri emr olunmuştu. İşte sağlam din budur."

Hanif: Eğriliğe sapmadan doğru yoldan giden demektir. Terim olarak Hz İbrahim’in tavhid dini, (Allah’ı bir tanıma dini) anlamına gelir.

İnançta ihlas: Lailahe illallah: "Allah’tan başka ilah yok" diyoruz. Allah dışında tanrı, kutsal, yüce olduğu iddia edilen her şeyi inkar ve ret ile işe başlıyoruz. Tağutu ret etmek, ruhun ve düşüncenin batıl düşüncelerden temizlemek ve ruha gusül abdesti aldırmaktır.Yine Tevbe suresinin 28. ayetine göre şirk(Allah’tan başka tanrılara inanmak), manevi pislik olarak vasıflandırılmıştır. Bu pislikten temizlenmeden, inanç ve düşünceyi sağlamlaştırarak, ruhu temizlemeden ve ruha gusül abdesti aldırmadan da inancı sağlam hale getirmek mümkün olmaz. Bunu yapmadan ibadet için Allah’ın huzuruna çıksak da kabul edilmez.

Tevhit inancı ve ruhun guslü ile mümkün: Yani,Allah ve Allah’ın onayladığı kutsallar dışında hiçbir kutsalımız olmayacak, inanç ve düşüncede değer ölçümüz sadece İslam olacak. Kur’an’ın sıralamada 112. süresi, "Kulhu" kelimesi ile başlayan sure, tevhitte ihlası en güzel şekilde ifade ettiği için, bu sureye ihlas ismi uygun görülmüştür.

İbadette ihlas: Tasavvuf erbabının temel prensip haline getirdiği "İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi"(Allah’ım, amacım sana yakın olmak, talebim de rızasını kazanmaktır) şeklindeki hüsn-ü niyet beyanını, lafzi bir ifadeden öte kalbi ve ameli bir hal ifadesi haline getirmeliyiz.

İbadette ihlas, sadece Allah’ın rızası gözetilerek, riyadan, gösterişten, dünyevi beklentiden uzak durarak sağlanır. Evde kıldığınız namaz ile camide kıldığını namaz arasında fark varsa(usul yönünden), dindarlığınıza ilgi ve dikkat çekme gibi bir gayretiniz varsa ihlasınız yok demektir. Ahirette Allah, "Sen onların hoşuna gitmek için öyle yapmıştın, git sevabını da onlar versin" diyecek. İbadette ihlas, abdest kadar önemli ve gereklidir.

Cüneydi Bağdadi’ye göre ihlas o kadar gizlidir ki, melek onu bilemediği için sevap hanesine yazamaz, şeytan bilmediği için bozamaz, nefis bilmediği için de şımaramaz. Şeytan, ihlaslı kişilere zarar veremeyeceğini itiraf etmiştir. (Hicr,15/40) Bu sebeple ihlas, Peygamberlerin başlıca niteliklerinden sayılmıştır. (Yunus,24). Peygamberimiz buna rağmen, "Ya Rabbi! Beni sana karşı ihlaslı olan kullarından eyle" diye dua etmiştir.

İlgi ve dikkat çekmek herkesin arzusudur. İnsan, bilinmek, tanınmak, popüler olmak, gündemde kalmak ister. Ama bunu dini kullanarak yapamazsınız. Bilgi, görgü,yetenek,marifet, kaliteli iş, nezaket ve zerafet ile dikkat çekiniz, takva ve vera ile değil.

Ebu Bekir Dehhak, kişinin ihlaslı olduğunu sanması dahi ihlas eksikliğine işarettir der. Allah, bir kulunun ihlasını makbul saymak isterse, onun ihlasını görmesine engel olur. Bu durumda o kişi muhlis değil, muhlas olur. Muhlis, bir kişinin kendi gayreti ile ihlaslı olmaya çalışmayı, muhlas ise Allah tarafından kendisine ihlas bağışlanan kişidir.

Zunnun el-Mısri’ye göre, hayırlı işlerde övülme ile yerilmenin eşit olması, işlenen amellerin unutulması ve sevap almayı gerektiğinin düşünülmemesi, kişinin ihlaslı oluşunun alametidir.

İhlas, bir şeyin bizatihi, halis olmasıdır. Som altın diyoruz ya onun gibi bir şey. İhlaslı sayılmak için saf niyet yeterli değildir:

1-Sağlam bir iman,

2-Kitap ve sünnete uygun salih amel,

3-Ticari faaliyetlerde samimiyet,

4-İnsanlar arası ilişkilerde samimiyet.

İhlas, kişinin kalbini,beynini, şahsiyetini her türlü malayaniden sıyırarak başlangıçta Allah’ın yaratmış olduğu orijinal tabiata, fıtrata dönmektir. İhlas, faal bir akıl, güçlü bir irade ve temiz bir kalp ile elde edilir. Bunu, akıl saflığı ihlas ile karıştırılmasın diye söylüyorum.

İhlas kişinin hayattaki öncelikleri ve değer yargıları ile de kendini belli eder.

Sizin için hayatta en önemli ve değerli olan nedir? İhlası hayatın her alanına yaymalıyız.

· İnançta ihlas, Allaha iman ve teslimiyet,

· İbadette ihlas, salih amel, ameli Allah için ve usulüne uygun bir şekilde ifa etmek.

· İş hayatında ihlas, helalinden kazanma hassasiyeti, kaliteli hizmet sunmak ve kaliteli ürün imal etmek,

· İnsani ilişkilerde ihlas, menfaat beklemeden yardımlaşmak, bir işi iyi desinler diye değil, iyi olmak görevimiz olduğu için öyle yapmaya çalışmak.

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s), ihlassız kimselerin ahiretteki kötü akıbetini şöyle açıklıyor:

Ahirette üç kişi getirilir: Biri alim, diğeri abid, üçüncüsü de hayır sever tüccar.

Alime denilir ki "Sen Allah için ne yaptın? O da, Allah rızası için ilim tahsil ettim, öğrenci yetiştirdim ve kitaplar yazdım, der. Kendisine, yalan söylüyorsun, sen Allah için ilim yapmadın, alim desinler diye, ilminle şöhrete ulaşmak için ilim yaptın, o halde yürü cehenneme, denilir.

Abid olan şahsa, "Sen Allah için ne yaptın? diye sorulur. O da gece gündüz, Allah için namaz kıldım, tespih çektim, ibadet ve taatla meşgul oldum, der. Ona da, yalan söylüyorsun, sen bu işleri, çok dindar, takva ehli birisi desinler diye yaptın, o halde yürü cehenneme, denilir. Hayır sever tüccar olarak bilinen üçüncü şahsa, "Sen, Allah için ne yaptın? diye sorulur. O da, Allah için hayır hasenat yaptım, hayır kurumları yaptırdım, destekledim, der. O’na da, yalan söylüyorsun, sen o hayırları, çok hayırsever desinler diye, reklam olsun diye yaptın o halde sen de yürü cehenneme denilir.

Güzel bir eser yapılmış, biri çıkıyor, burayı ben taptırdım diyor, bir başkası ben, diyor, bir başkası ben, diyor. Belki hepsinin de o eserde katkısı var ama ben yaptırdım, diyerek öne çıkınca yapılan hayrın bir kıymeti kalmıyor. Allah’ın bilmesini yeterli saymalıyız. Fail-i mechul bir amelin ecr-i malum bir karşılığı olur Allah katında. İhlas, evde kullandığımız malzemelerin değil, iman, amel ve ahlakımızın markası olmalıdır.

Allah bizi muhlislerden eylesin.

(15.Aralık.2006 Cuma Divriği Merkez Kültür Camii,

Mukadder Ârif YÜKSEL,Divriği Müftüsü)

 

 

 

İLMİN NERESİNDEYİZ?

Ya âlim ol, ya da ilim ögrenmenin yolunda bulun veya ilmi dinlemeye râm ol,yâhut da bunlari seven ol, (bu konuda) sakin besincisi olma, aksi takdirde helâk olursun." (Hadis-i Serif) Hz. Ali; "Belimi iki kisi kirmistir." der ve sunlari söyler: Serefinin ayaklar altina alinmasina göz yuman, hayâ perdesi yirtilmis utanmaz alim. Allah'a ibadet-u taatle yaklasip kullukta bulunan;ama ilim konusunda çaba göstermeyen câhil.

Her Müslüman'in Allah'a karsi olan vazifelerinde, hangi ibadeti nasil yapabilecegine matuf ilmi ögrenmeye çalismasi farzdir. Bu ilmin insani Allah'a yaklastirici olmasi gerekmektedir. Bu itibarla insani Allah'tan uzaklastiran ilim fayda degil zarar getirir. "Allah'im fayda getirmeyen ilimden... Sana siginirim" hadisinden anladigimiz da budur.

"Kimin ilmi artar da zühdü artmazsa, onun sadece Allah'tan uzaklasmasi artmis demektir." hadisi de bize ilim-takvâ dengesini ikaz etmektedir. Eger ilim, insani Allah'a ibadetten alikoyarsa, alikoydugu seyler nafile ibadetler bile olsa o ilim bereket getirmez. Kisinin ilmettigi seyler kendisini Allah yolundan alikoyuyorsa bu takdirde ilim adina ögrendigi seylere de dikkat etmesi gerekmektedir. Zira her ögrenilen sey ilim degil, insanin ayaginin kaymasi için birer vesîle de olabilir. Kisi eger nelerin ilim olup olmadigini ögrenmek isterse, ögrendiklerinin kendindeki etkilerine bakarak karar verebilir. Tabiî ki bu ifade ettiklerimiz, âlet ve fen ilimleri için uygulanamayabilir.

Imam Malik (ra) gerçek ilmin kalplerde huzur meydana getirecek bir özelligi oldugunu söyle ifade etmistir: "Ilim, her ögrenilen seyin baskalarina aktarilmasi ve bolca rivayet edilmesi degil o; Allah'in kalblere koydugu bir nurdur."

Su da unutulmamasi gerekir ki; aklin ve ilmin yüce degerini bir koz gibi kullanip dînî degerleri bunlara feda eden bir anlayis ne kadar yanlissa, müspet ilimlere uzak durup bunlarin fayda getirmeyecegini iddia etmek de o kadar yanlistir. Ilim; insani gerçek degerlerine yükselttigi ve mutluluga götürdügü ölçüde faydalidir. "Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldir."Allah'tan hakkiyla alimler korkar

"De ki Ey Habibim: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"

(Zümer/9)

Allah'tan ancak âlimler hakkiyla hasyet ederler, korkarlar

(Fâtir/28)

"Ya âlim ol, ya da ilim ögrenmenin yolunda bulun (kendini buna zorla), veya ilmi dinlemeye râm ol, yâhut da bunlari seven ol, (bu konuda) sakin besincisi olma, aksi takdirde helâk olursun.

(Hadis-i Serif)

Kim bildigi ile amel ederse, Allah ona bilmedigini ögretir.

(Hadis-i Serif)

Âlimler disinda insanlar helâk oldu, ilmiyle amel etmeyen âlimler de helâk oldu. Bunlarin içerisinde ilminde ihlasli olmayan, Allah rizasi için ilim talep etmeyenler de helâk oldu. Iste sadece muhlis ve ilmiyle âmil âlimler kaldi. Bunlar da büyük bir tehlike üzeredirler.

(Hadis-i Serif)

Bu ilmi nasil elde ettin?

Imami A'zam'a sormuslar: Bu ilmi nasil elde ettin? Cevap vermis: "Esekler gibi sabir göstererek, köpekler gibi ilim adamlarina yaltaklanarak, kediler gibi tevazu göstererek, kargalar gibi sabaha kadar ilim yolunda seherleyerek..."Imam Sâfiî buyuruyor: "Hocam Vekî'ye hâfizamin zayifligi hususunu sikâyette bulundum. Bana masiyetleri günahlari terk etmem hususunda irsadda bulundu. Ve bana dedi ki: 'Bu ilim nurdur. Allah'in nuru da Allah'a isyan eden günahkarlara ulasmaz."

 

 

 

İlim

 

Bana bir harf öğretenin kölesi olurum. Hz.Ali r.a.

Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. Hadis-i Şerif

Bilgi sakalla ölçülmez. Molierre

Bilmeyene yazıklar olsun, bilipde yapmayana yetmiş defa yazık olsun. Ebu Derda

Birşeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. Socrates

Bütün bildiğim şey birşey bilmediğimdir. Socrates

Çin'de de olsa ilim arayın. Hadis-i Şerif

Faydasız ilimden Allah'a sığınırız. Hadis-i Şerif

İlim, bölüşüldükçe artan hazinedir. Bhartrihari

İlim ilim bilmektir, ilim, kendin bilmektir. Yunus Emre

İlim öyle bir şeydir ki, sen ona tam gücünü vermedikçe o sana yarısını bile vermez. Ebu Yusuf

İlim servetten daha kıymetlidir. Çünkü, serveti sen korursun, halbuki ilim seni korur. Hz.Ali r.a.

İnsan ne kadar az bilirse o kadar çok bildiğini sanır. Rousseau

 

İyimserlik

 

Çiçeğin dikeni var diye üzüleceğimize, dikenin çiçeği var diye sevinelim. Goethe

İyimser bir insan ayakkabıları çalınınca "ayaklarım var ya" diyebilen insandır. Sokrates

İyimser kişi, yaranın üstünde artık kabuk, kötümser kişi ise kabuğun altında yine yara görür. Shakespeare

İyimser, her felakette bir fırsat; kötümser de her fırsatta bir felaket görür. Anonim

İyimserliğin en fazla varolduğu yer, akıl hastanesidir. Ernest Dimnet

İyimser, dünyanın en güzel yerinde yaşadığına inanır. Kötümserse, iyimserin sözünün doğruluğundan korkar. Fletcher Christian

Yarıya kadar dolu olan su testisi söz konusu olduğunda, iyimser, "Yarısı dolu"; kötümser ise "Yarısı boş" der. Bernard Shaw

 

 

 

 

 

Her Müslüman İçin Öğretme ve Öğrenmenin Gerekliliği

İlim elde etmek, her müslüman erkek ve kadın için bir görevdir. Şöyle ki: Her müslümanın yapmakla yükümlü bulunduğu din görevlerini yerine getirmek, hak ile batılı, helal ile haramı ayırmak için yeterince bilgi sahibi olması üzerine farzdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur.

"Her müslüman erkek ve kadına ilim öğrenmek bir farzdır."

Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim öğrenmek de sünnettir, bir ibadettir. Bundan fazlasını bir kemal ve bir şeref olmak üzere öğrenmek de mübahtır. Başkalarına karşı öğünmek, mücadele edip büyüklenmek için ilim elde etmek ise mekruhtur.

İlim öğrenmek aslında hem ferdler için, hem de cemiyet için gereklidir. Bu bir zarurettir. Böyle zaruret miktarı ilim öğrenmek, bir İslâm toplumunun bütün ferdlerine yönelen bir farzdır. Ancak ilimlerin bir kısmı, her kişi için gerekli olduğundan bu kısmın öğrenilmesi bir farz-ı ayndır. Herkesin öğrenip bilmesi ve onu yapması gerekir.

İlimlerin bir kısmı da, her ferd için değil, cemiyet hayatı için gerekli olduğundan bunun öğrenilmesi de bir farz-ı kifayedir. Tıb, hesab, harb ve teknik ilimleri gibi... Bu ilimleri herkes elde edemez. Bunlarla toplumun bazı kişileri meşgul olabilirler. Bunları bir kısım şahıslar öğrenirse, bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat bu ilimlerle, İslâm toplumunu meydana getiren şahısların hiç biri meşgul olmazsa, o toplumun bütün ferdleri Allah yanında sorumlu olurlar.

İslâm dininde ilmin kıymeti pek büyüktür. İlim bir nurdur, bir hayattır, bir cemiyetin yaşamasına ve yükselmesine sebebdir. Cahillik ise, bir karanlıktır, bir ölüm, bir felâkettir.

Resul-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Lokman Hekîm'in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu buyurmuştur:

"Yavrum! Alimlerin meclisine devam et, hekimlerin sözlerini dinle. Çünkü Yüce Allah yeryüzünü çisinti ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şübhesiz hikmet nuru ile diriltir."

İslâmda her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dinî meseleleri bilmek bir farzdır, önemli bir görevdir. Ticaretle uğraşacak kimselerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri önce öğrenmeleri gerekir. Böylece yapacakları işlemlerde dine aykırı bir şey bulunmamış olur.

İslâm kadınları, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenir veya kocalarının izni ile ara sıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızası olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler. Ancak bir kadına dinle ilgili bir meseleyi öğretmek gereği yüz gösterirse, bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse maksad elde edilmiş olur. Fakat kocası bunu çözemez ve sorup öğrenmekten çekinirse, kadın o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek yetkisine sahibdir. Yeter ki o kadın, islâm adabına uygun hareket etmiş olsun.

İlim alanında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasını ortaya çıkarmak için, ilim üzerinde bilgilerin artmasını sağlamak için yapılan karşılıklı görüşmeler ve münazaralar caizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı aşağı düşürmek ve mahcub etmek için, bir mala veya bir rütbeye kavuşmak için yapılacak etkili ve fazla konuşmalar ve tenkidler haramdır, İslâm ahlâkına aykırıdır.

İlim alanında "Mira Mücadele" denilen söz söyleme şekli asla caiz değildir. "Mira" başkasının sözlerinde veya anlamında görülen bir noksandan dolayı hemen ona itiraz edivermektir. Bu itiraz, kendini büyük görmekten ve göstermekten ileri gelir. Onun için söylenilen bir sözü hemen düzeltmeye kalkışmamalıdır. Ancak din yönünden bir yarar varsa, o zaman yumuşaklıkla ve kibarca hareket etmelidir.

Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur.:

"Kul, haklı olduğu halde bile mirâyı (yersiz mücadeleyi) terk etmedikçe, imanın hakîkatını tamamlamış olmaz."

Hak olan şeyde ısrarla direnmek ve büyüklük taslamak asla caiz değildir. Böyle bir durum, gösterişten, kinden, çekememezlikten ve hırsdan ileri gelir. Bu, insan için pek büyük bir noksanlıktır.

"Kabul edilmeğe en lâyık olan hakdır."

 

 

İlim Genç İken Öğrenilmeli

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Gençliğinde ilim öğrenen taştaki damga gibi, yaşlılığında öğrenen ise, su üzerine yazı yazan gibidir" (Keşfü-l Hafâ, 2: 66) buyurarak, gençlikte öğrenilen ilmin daha kalıcı olduğunu belirtmiştir.

Gençlikte öğrenilen ilmin kalıcı olmasını sağlayan birkaç nokta vardır.

Bunlardan birincisi, gençlik yıllarında beynin ezberleme kabiliyetinin daha güçlü olmasıdır. Bunun için ilim öğrenmek çocukluk yaşlarından itibâren başlamaktadır. Kur'an ezberleme faaliyetine de çocuk yaşlarda başlanır. Süfyan bin Uyeyne (r.a.) dört yaşında iken Kur'an'ın tamamını ezberlemiştir. Bugün de 8-9 yaşında olup hafızlığını tamamlayan çocuklar vardır.

Gençlikteki ilmi kalıcı kılan diğer bir sebep, bu dönemin zaman bakımından elverişli olmasıdır. İlim öğrenmek, dikkat, tekrar ve üzerinde yoğunlaşmayı gerektirir. Kişinin zaman bakımından en rahat olduğu dönem ise, gençlik çağıdır. Yıllar ilerledikçe iş-güç, çocuk-çoluk sahibi olunmakta, ilme ayrılan zaman azalmakta, hattâ hiçe inmektedir.

Bir başka sebep, yıllar geçtikçe beynin ilgi ve dikkat alanlarının dağılmasıdır. Gençlikte ise, ilgi alanları daha azdır. Bunun için genç ilim üzerine yoğunlaşabilir. Yaşlılıkta ise aynı yoğunluk sağlanamaz.

Belki gençler karşılaştıkları birçok problemi sıralayıp, ilim öğrenmenin önündeki engelleri mazeret olarak gösterebilirler. Ancak gençlik devresi ne kadar sıkıntılı ve problemli de olsa, ilim öğrenmek için en elverişli yıllardır.

Bununla birlikte, Peygamberimizin bize tavsiyesi, "Beşikten mezara kadar ilim öğrenmek"tir. Çünkü yine onun buyurduğu gibi, "İlim öğrenmek kadın erkek bütün Müslümanlara farzdır."

Gençlerimizi ilim öğrenmeye teşvik eden bir başka hadis de şudur:

"Bir genç ilim ve ibâdet içinde yetişir, olgunlaşırsa, Allah Kıyâmet Günü ona yetmiş iki sıddîkın sevabı kadar sevap verir." (Taberânî'nin Kebir'inden)

Gençlere çok büyük bir müjde verilen bu hadiste, ilimle ibâdet birlikte zikredilmektedir. Buradan ilim öğrenmenin tek başına yeterli olmadığını, onun tatbik edilmesi gerektiğini anlıyoruz.

Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.), "İnsanlar helâk oldu, âlimler müstesnâ. Âlimler de helâk oldu, ilmini uygulayanlar müstesnâ. Onlar da helâk oldu, ihlâslı olanlar müstesnâ. İhlâslılar da büyük bir tehlikenin üzerindedirler" buyurmuştur.

Demek ki tek başına ilim öğrenmek yetmemekte, bu ilmi ihlâsla tatbik etmek gerekmektedir.

Peygamberimiz (a.s.m.) bir başka hadislerinde, "Âlim ve ilim Cennettedir. Âlim ilmiyle amel etmeyince ilim ve amel Cennette olur; âlim ise Cehenneme gider" buyurarak, konuya dikkat çekmiştir.

Şu hadisten de, "ilmiyle amel eden kimseye Allah'ın bilmediğini de öğreteceğini" anlıyoruz:

"İlim İslâmın hayatıdır, îmanın direğidir. Bir ilmi öğrenene Allah, eksiksiz mükâfat verir. İlmi öğrenip de onunla amel eden kimseye Allah bilmediğini de öğretir."

Demek ki, öğrendiği ilmi ihlâsla tatbik eden, aynı zamanda yeni bilgileri daha kolay öğrenmiş olur.

Şüphesiz ki, "ilim öğrenme" faaliyeti, okullardaki eğitimden ibâret değildir. Okullardaki eğitim, dinî ağırlıklı olsa bile yetersizdir.

"İlim öğrenmek" ve sonuçta "âlim olmak" çok mühim ve çok zordur. Nitekim şu hadisler, "âlim" olmanın ne büyük bir makam olduğunu gösteriyor:

"Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir."

"Âlimler önderdirler. Takvâ sahipleri efendi ve reistirler. Bunlarla oturup kalkmak hayır ve iyiliği arttırmak demektir."

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Göktekiler onları sever. Öldüklerinde tâ Kıyâmete kadar denizdeki balıklar kendilerine Allah'tan mağfiret dilerler." (Câmiüssağîr: 5703-5704 ve 5705)

Bunlara, "Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir" ve "Âlimin uykusu da ibâdettir" gibi hadisleri de eklediğimizde, "âlim" olmanın çok büyük bir makam olduğu anlaşılıyor. Nitekim Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler" diyerek bu yüksek rütbeye ulaşmanın pek kolay olmadığını gösteriyor.

Tabiî ki bizim hedefimiz, gücümüzün ve kabiliyetlerimizin elverdiği ölçüde çalışmak, ilmimizi arttırmak ve onunla amel etmek olmalıdır.

Hangi çağda olursa olsun, eğitim kurumları sadece ilim öğrenmenin yolunu gösterir, rehberlik eder. Yoksa bazı okullardan diploma almak ilmi hakkıyla öğrenmek değildir. Aslolan kişinin kendi gayretini de devreye sokmasıdır. Böyle bir kişi, sürekli öğrenme isteğiyle dolup taşar.

Burada önemli bir problem de hangi ilmin öğrenileceği hususudur.

Mü'minlerin öğrenebileceği ilim ikiye ayrılır. Birisi zarurî ve vazgeçilmez olan, diğeri zarurî olmayandır.

Zarurî ilim, dinin temel konularıdır. İnanç esaslarını, ibâdetlerin nasıl yapılacağını öğrenmek bunlardandır.

Diğer kısmı ise, nâfile olandır.

İlki, dini ilimleri özet olarak bilmekse, ikincisi teferruatlıca öğrenmektir.

Bir mü'min, bilhassa îmanla ilgili bilgileri çok iyi ve derinlemesine öğrenmelidir. Neye, niçin inandığını etraflıca kavramalıdır. Çünkü ilimlerin şâhı ve padişahı îman ilmidir.

Başta namaz olmak üzere ibâdetle ilgili konuları öğrenmek, nelerin helâl nelerin haram olduğunu bilmek şarttır.

Neyin sevap neyin günah olduğunu bilmeyen kişi, Allah'ın rızâsını nasıl kazanacaktır?

Kur'an okumasını öğrenmek ve belirli yerlerini ezberlemek, ilmihal bilgisi edinmek, hadis okumak ilim öğrenmenin besmelesidir. Bunların ileri kademesi ise, başta îman ilmi olmak üzere her bir dalda derinleşmektir.

İlimle amel arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için şu hadisi de aktaralım:

"Amellerin hangisi daha üstündür?" diye sorulan bir suale, Peygamberimiz (a.s.m.), şu cevabı vermiştir:

"Allah'ın isim ve sıfatlarını bildiren ilim her şeyden üstündür."

Suali soran sahabe, "Ya Resûlâllah, biz ilmin faziletini sormadık, amellerin en üstününü sorduk. Siz ise ilim diye cevap verdiniz, Peygamberimiz şöyle devam etti:

"Allah'ı bildiren ilimle birlikte olan amel, ne kadar az olursa olsun, insana fayda verir. Allah'ı tanımadan işlenmiş ameller ise insana fayda sağlamaz."

Burada unutulmaması gereken bir nokta vardır. İlimden murat, sadece dinî ilimler değildir. Dünya hayatımızla ilgili ilimler de çok mühimdir. Her bir ilim, Allah'ın isimlerinin tecellisini anlatır ve Onun bir ismine dayanır.

Bu bakımdan zarurî dinî bilgileri aldıktan sonra dünyevî ilimlerde derinleşen bir kimse de ilim öğrenme sevabı kazanmış olur. Özellikle bu çağda dünyevî ilimler çok ilerlediğinden, mü'minlerin de bu sahada dünya çapında başarılar elde etmesi gerekir. Çünkü, îmânın emrinde olan dünyevî ilimle mânânın yön verdiği madde çok mühim bir güçtür.

Konumuzu şu hadisle bağlayalım:

"Allah'tan faydalı ilim isteyiniz. Faydasız ilimden de Allah'a sığınınız." (Câmiüssağîr:4702)

 

 

 

 

 

 

[ İlim Payelerin En Üstünüdür ]

Değerli müminler!

Bugünkü sohbetimizde ilmin dinimizdeki öneminden söz edeceğim.

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir."1

Bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in ilk nazil olan ayetleridir. Peygamberimiz Hira mağarasında iken nazil olmuşlardır. Peygamberimiz, kendisine Peygamberlik verilmeden önce Mekke'de bulunan Nur dağındaki Hira mağarasına gider, orada günlerce kalırdı. Buraya giderken azığını da beraberinde götürürdü. Azığı bitince eve döner, azık alır ve tekrar mağaraya giderdi. Peygamberimiz bu mağaraya yalnızlıktan hoşlandığı için giderdi. Mağaradaki sessizlik, onun düşünmesine yardımcı olurdu. Peygamberimiz burada hem kendi varlığı hakkında hem de her çeşit değer ölçülerini yitirmiş olan ve sosyal yönden çok kötü durumda bulunan o günkü toplumun, bu durumdan nasıl kurtulacağı hakkında düşünürdü. İşte bir gün Peygamberimiz Hira mağarasında düşünceye daldığı sırada Cebrâil aleyhi's-selam adındaki melek gelerek kendisine bu ayetleri getirmiş ve Peygamber olarak görevlendirilmiş olduğu müjdelenmişti.2

İbn Kesir Tefsirinde bu ayetlerle ilgili olarak şöyle diyor: "Kur'an-ı Kerim'den ilk nazil olan bu mübarek âyetlerdir. Bunlar, Allah'ın biz kullarına ilk rahmeti ve ihsan ettiği ilk nimetidir."3

Evet, bu âyetler "Oku'' diye başlıyor, Allah'ın biz kullarına ilk emridir bu. Âyet-i Kerime'de okuma emredilirken neyin okunacağı belirtilmemiştir. Kişinin kendisi, içinde yaşadığı toplum, hatta insanlık için yararlı olacak bütün ilimlerin okunup öğrenilmesi bu emrin kapsamı içindedir.

Ayrıca okumaya başlarken, Allah'ın adını anarak O'ndan yardım dileyerek başlanılması emrediliyor. Besmele, her işimizin başında bir anahtar görevi görür. "Bismillâhi'r-Rahmani'r-Rahim" demeden, Allah'ın adını anmadan başlanılan her hangi bir işde başarıya erişilemeyeceği Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir.4 Okuyup öğrenmek gibi önemli bir işe başlarken Allah'ın adını anarak başlamamız özel olarak emrediliyor.

Okur-yazar olmayan bir Peygambere inen ilk âyetlerde okumaktan ve kalemle yazmaktan söz ediliyor, "Rabbin insanoğluna kalemle yazmayı öğretmiştir.'' deniliyor, kalem o gün olduğu gibi bugün de insan hayatında en etkili öğretim aracıdır.

Değerli Kardeşlerim!

İlim en üstün payedir. Allah Teâlâ Âdem aleyhi's-selam'ı bu özelliği ile meleklere tercih ederek, yeryüzünde halife tayin etmiştir. Konu ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:

"(Ey Muhammed) şu zamanı hatırla ki, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım'' demişti. (Melekler): orda bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksınız? Oysa biz seni överek tesbih ediyor seni takdis ediyoruz" dediler." (Rabbin): ''Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi. Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterip: ''Haydi sözünüzde doğru iseniz bana şunları isimleri ile haber verin'' buyurdu. (Melekler):" Rabbimiz, seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen, bilensin, hakimsin'' dediler. (Allah): ''Ey Adem, bunlara, onları isimleri ile haber ver'' buyurdu. Bu emir üzerine Adem, onlara, isimleri ile onları haber verince, (Allah): ''Ben size, göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da içinizde sakladığınızı da bilirim dememiş miydim?" buyurdu.5

Görülüyor ki, Allah Teâlâ Hz. Adem'i halife olarak yaratmış ve durumu melekleri ile istişare eder gibi onlara bildirmiştir. Onların, yeryüzüne kendilerinin halife olmasını istemeleri üzerine, Hz. Adem'i bilgilendirmiş ve bu bilgi sayesinde onu halife tayin ettiğini onlara da kabul ettirmiştir. Bilgi bir üstünlük sebebidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de:

"Kime hikmet verilmiş ise ona çok hayır verilmiş demektir.''6 buyurulmuştur. Âyetteki hikmet, yararlı olan bilgi demektir. İnsanlığa yararlı olan bilgi, ona sahip olan için elbette bir üstünlük vesilesidir. Allah Tealâ bilenlerle bilmeyenlerin aynı kefeye konmasının doğru olmayacağını bildirmiş ve:

"(Ey Muhammed) de ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyle düşünür.''7 Peygamberimiz her vesile ile ilmin üstünlüğüne dikkat çekmiştir. Bir defasında Ebû Zer (r.a.)e hitaben şöyle buyurmuştur:

"Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir âyet öğrenmen, senin için yüz rek'at nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp -kendisiyle amel edilsin veya edilmesin- ilimden bir bölüm öğrenmen, senin için bin rek'at nafile namazdan daha hayırlıdır.8

Yaşayışına yön vermek ve başkalarına öğretmek için ilim öğrenen kimse Allah yolundadır ve Allah'ın hoşnut olduğu bir işle meşgul demektir.

Kesîr İbn Kays (r.a.) anlatıyor: Ben Dımışk (Şam) camiinde Ebû'd-Derdâ'nın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve:

Ey Ebû'd-Derdâ, Peygamberimizden rivayet ettiğini duyduğum bir hadisi şerif için Peygamberimizin şehri olan Medine-i Münevvere'den geldim, dedi. Ebû'd-Derdâ, geliş amacının bu olup olmadığını öğrenmek için ona:

– Şam'a bir ticaret için gelmedin mi? diye sordu. Adam:

– Hayır, öyle bir iş için gelmiş değilim, dedi. Ebûd-Derda:

– Hadis öğrenmekten başka bir iş için de mi gelmedin? diye sordu Adam:

– Hayır, (rivayet ettiğini duyduğum hadisi şerifi senden dinlemekten başka bir iş için gelmedim) dedi. Bunun üzerine Ebû'd-Derdâ: Ben Allah'ın Peygamberinden işittim şöyle buyurmuştu:

"Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin Âbid'ten (ibadet edenden) üstünlüğü, ay'ın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler, Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir."9

Hadisi şeriften şu hususlar öğrenilmektedir;

a. İlim öğrenmek için harcanan çaba, Allah yolunda harcanmış bir çabadır ve insanı cennete götürür. Daha açık bir ifade ile ilim yolu cennet yoludur ve ne güzel bir yoldur. Bu yola giren kimseye melekler yardımcı olur. Yalnız melekler değil, yerde ve göklerdekiler bu öğrenciye dua eder, Allah'ın onu bağışlamasını dilerler.

b. Çoğu zaman tartışılan bir soruya da cevap verilmektedir. Soru şu: "İnsan ilimle mi meşgul olmalı, yoksa nafile ibadete mi ağırlık vermeli? Bunlardan hangisi ilim mi, nafile ibadet mi Allah'ın rızasını kazanmaya vesile olur? İşte tartışılan bu soruya şu cevap verilmektedir. Alim ile âbid arasında ay ile yıldızlar arasındaki kadar fark vardır. Çünkü bilgin bilgisi ile çevresini aydınlatır ve içinde yaşadığı topluma hatta bütün insanlara ışık tutar, yol gösterir. Abid ise her ne kadar yaptığı nafile ibadetle övülmeye değer ise de başkalarına bir yararı olmaz. İbadeti ancak kendisine yarar sağlar. İlmi tercih eden ise öyle değil, O, öğrendiği bilgi ile hem kendisine hem de çevresine yararlı olur. Bakınız Peygamberimiz ne buyuruyor:

"Senin yüzünden Allah Teâlâ'nın bir kimseyi hidayete erdirmesi, senin için dünyadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır."10

c. Alimlerin Peygamberlerin varisleri olduğu da müjdelenmektedir. Şüphesiz öyledir. Çünkü Peygamberler ilimden başka miras olarak bir şey bırakmamışlardır. Alimler de ilim öğrenme yolunu seçmekle Peygamberlerin varisleri olmak gibi bir şerefi kazanmış oluyorlar.

Peygamberimizin arkadaşlarından Ebû Hureyre (r.a.) hemen hemen Peygamberimizden hiç ayrılmayan bir sahabi idi. O, Peygamberimizle bulunduğu sürece, ilim öğrenir, Peygamberimizin sözlerine dikkat ederek onları ezberlerdi.

Bu sahabi, bir gün Medine'de sokağa çıktı. Halk sokakta dolaşıyordu. Onlara şöyle seslendi:

– Peygamberimizin mirası bölüşülüyor, siz ise burada vakit geçiriyorsunuz, gidip o mirastan payınızı alsanız ya? deyince, halk:

– Nerede bölüşülüyor? diye sorarlar. Ebû Hureyre radıyallahu anh:

– Mescidde bölüşülüyor, diye cevap verir. Halk koşarak mescide gider, sonra geri dönerler. Ebû Hureyre (r.a.) onların geri geldiklerini görünce, sorar:

– Ne oldu? Onlar cevap verir:

– Biz mescide gittik, ama sizin söylediğiniz gibi orada taksim edilen herhangi bir şey görmedik, derler. Ebû Hureyre tekrar sorar:

– Siz mescidde hiç kimse görmediniz mi? der. Onlar:

– Evet, bazı kimseler gördük, bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı Kur'an okuyor, bir kısmı da helâl ve haram gibi konular tartışıyordu, derler. Bunun üzerine Ebû Hureyre radiyallahu anh:

– Yazıklar olsun size, işte o, Peygamberin mirasıdır, der.11

Değerli kardeşlerim, evet, alim yaşadığı sürece çevresini aydınlatarak, bu tavrı ile Allah'ın rızasını kazanacağı gibi, yetiştirdiği öğrenciler ve bıraktığı yazılı eserlerle öldükten sonra da amel defterinin kapanmamasını sağlar.

Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimizin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Mümin, ölümünden sonra hayatta iken öğrettiği ve yayınladığı ilimden, geride bıraktığı iyi evlâttan, miras olarak bıraktığı mushaftan, yaptırdığı mescidden, yolcular için inşa ettiği misafir evinden, akıttığı sudan, sağlıklı iken malından çıkardığı sadakadan kendisine sevap ulaşır."12

İnsanın kazançları arasında en çok övülmeye değer olanı ilim olduğu için, Allah Teâlâ alimlerin derecelerini yükselteceğini bildirmiş ve:

"Ey inananlar! Toplantılarda size ''yer açın'' denince, yer açın ki, Allah da size genişlik versin. ''Kalkın'' denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah, içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır."13

Bu âyet, ilmin fazileti ve alimin üstünlüğü hakkında açık bir delildir. İlim tahsil eden kimsenin derecesini Allah Teâlâ'nın yükselteceği bildiriliyor.

Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle emrediyor:

"(Ey Muhammed) de ki: Rabbim, benim ilmimi artır."14

Peygamberimiz de bu emre uyarak "Allah'ım, bana öğrettiğin ilimden beni yararlandır, yararlı olacak ilmi bana öğret. İlmimi artır. Her hal üzere Allah'a hamd olsun"15 diye dua etmiştir.

Peygamberimiz, Allah'ın kendisine verdiği ilimden yararlandırılmasını istiyor. Başka bir duasında kendisine faydalı olmayan ilimden de Allah'a sığınıyor.

İnsan niçin ilim öğrenir? İnsan, öğrendiğini hayata geçirmek ve başkalarına da öğretmek, faydalı olmak için ilim tahsil eder. Bu düşünce ile ilim tahsil edilmelidir. Böyle ilim tahsil edilirken ömrü vefa etmeyip ölen kimselerle ilgili olarak Peygamberimiz şu müjdeyi veriyor:

"İlim tahsil ederken eceli gelip ölen kimse, kendisi ile Peygamberler arasında ancak bir derece, Peygamberlik derecesi olduğu halde Allah'a kavuşur."16

İlim sahiplerinin diğer insanlara göre derecelerinin bu kadar üstün olmasının sebebi nedir? Denecek olursa, bu sorunun cevabını da Kur'an-ı Kerim'den öğrenelim.

Allah Teâlâ buyuruyor:

"Kulları içerisinde ancak alimler (gereğince) Allah'tan korkar."17 Çünkü alimler Allah Teâlâ'yı daha iyi tanır ve O'nun Peygamberleri aracılığı ile insanlara gönderdiği mesajları daha iyi kavrar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

"İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz, fakat onları ancak bilgi sahibi olanlar düşünüp anlayabilir."18 buyurulmuştur. Değerli müminler, Peygamberimiz iki şeyin gıpta edilmeye değer olduğunu bildiriyor. Bunlardan biri, Allah'ın kendisine mal verip de, o malı Allah yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse, diğeri de kendisine hikmet (ilim) verip de o ilim gereğince hükmetmesini ve başkasına da o ilmi öğretmesini nasip ettiği kimse.19

Değerli müminler, okuma-yazma, bilgi edinme, edindiği bilgiden yararlanma ve başkalarını da yararlandırma hakkında hadis kitaplarında pek çok rivayetler vardır. Bilgi insana hem dünyada ve hem de ahirette faydalıdır. Bilgisiz yapılan ibadet bile makbul değildir. Bunun için Peygamberimiz:

"İlim öğrenmek her müslümana farzdır"20 buyurmuştur. Çünkü yeterli dini bilgimiz olmazsa ibadetlerimizi kusursuz yapamayız. Bu da ahiretteki derecemizi etkiler.

Yeterli ve sağlıklı dinî bilgimizin olmaması, hem ibadetlerimizi eksiksiz yapmamıza hem de bazı kimselerin şahsi çıkarları için bizi kullanmalarına sebep olur. Zaman zaman bunun örnekleri basına yansımakta ve bunları izlemekten rahatsız olmaktayız. Halbuki Peygamberimiz tedavi olmamızı tavsiye ediyor. Bunun için hastalandığımızda doktora baş vurmamızı, hastaneye gidip muayene ve tedavi olmamız gerekiyor. Biz bunu yapmaz da bazı kimselere gidip muska yazdıracak olursak, işte bunlara imkan ve zemin hazırlamış oluruz.

Diğer taraftan kıyamet günü Allah Teâlâ ilim sahiplerine iltifat buyuracaktır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ kıyamet günü kulları diriltir. Sonra alimleri ayırır ve onlara şöyle hitap eder. "Ey alimler topluluğu, ben ilmi, size azap etmek için vermedim, sizi bağışladım, cennete giriniz."21

Değerli müminler, görülüyor ki, dinimiz okumaya ve bilgi sahibi olmaya büyük önem vermiştir. Bilindiği üzere, İslâmda ilk savaş, Bedir savaşıdır. Bu savaşı müslümanlar kazanmıştır. Bu savaşta esirler de alınmıştır. Peygamberimiz arkadaşlarına danıştıktan sonra, esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmalarını emretmiştir. Ancak fidye verecek durumda olmayanlardan her birinin on müslüman çocuğa okuma-yazma öğretmeleri halinde onların da serbest kalacağını bildirmiştir.22 Zeyd b. Sabit radiyallahu anh, bu şekilde okuma- yazma öğrenenlerdendir.

Bu olay, Peygamberimizin okuma- yazmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Peygamberimizin şu sözü de bunu teyid etmektedir:

"Hikmet ve ilim müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır."23

Peygamberimizin bizzat uygulaması ve bu hadisi, ilim öğrenmek için yer, zaman yaş ve cinsiyetin önemli olmadığını göstermektedir. Feyzu'I-Kadir'de şöyle bir hadisi şerif vardır:

"İlim Çin'de (Çin gibi uzak bir yerde) de olsa alınız."24

Bugünkü teknolojinin, ilmin ürünü olduğunda şüphe yoktur. Dinimizin ilim tahsil etmeye neden bu kadar önem verdiği daha iyi anlaşılmaktadır. Müslümanlar, ilmin her çeşit ürününden yararlanırken ilimle meşgul olmamaları düşünülebilir mi? Kur'an-ı Kerim, düşmanlarımıza karşı gücümüzün yettiği kadar kuvvet hazırlamamızı emrediyor. Teknik ilerledikçe kuvvet de değişiyor. Kur'an-ı Kerim indiği zaman savaşlarda etkili olan, kılıç ve ok gibi silahlardı. Ama Kur'an bunları hazırlayın demiyor, kuvvet hazırlayın diyor. Kuvvetin ne olduğu Peygamberimize sorulduğunda, O: Kuvvet atmaktır" buyurmuş ve bunu üç defa tekrarlamıştır. O halde bulunduğumuz asırda en etkili silah hangisi ise onu hazırlamamızın gerektiği bildiriliyor. Bu da ancak bilgi ile mümkündür. Atalarımız dini ilimlere olduğu kadar müsbet ilimlere de önem vermişlerdi. Çünkü Kur'an sadece dini ilimleri değil, diğer ilimleri de tavsiye etmiştir. Kur'an-ı Kerim, yer ve gökler ve bunlardaki yaratılış inceliklerinden söz ediyor ve bu konularda düşünmemizi istiyor. Bu konularda düşünmek, ancak diğer ilimlere âşina olmakla mümkündür. Öyle ise değerli kardeşlerim, dinimiz ve dünyamız için gerekli olan bilgileri öğrenmeli, bu konuda çocuklarımızı yetiştirmeliyiz. Atalarımız öyle yapmışlardı. Sadece dinî ilimlerde değil, diğer ilimlerde de zamanlarına göre ileri gitmiş; müsbet ilimlerin temellerini atmışlardı. Bizler de onlar gibi dinimizin emir ve tavsiyelerine kulak vererek, yavrularımızın iyi yetişmelerine, özen göstermeli, bir takım zararlı akımlarla ilgilenmelerine imkan vermemeliyiz. Onlara mal bırakmak yerine, malımızı,onların bilgi sahibi olmaları için harcamalıyız. Bakınız Hz. Ali ne güzel söylüyor: "İlim maldan hayırlıdır. Çünkü Mal harcamakla azalır, ilim harcamakla çoğalır.''25

Bir hadisi şerif ile konuşmamı tamamlıyorum. Peygamberimiz buyuruyor:

"Ya Öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen , ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun"26

DİPNOTLAR

1 Alak,1-5.

2 Bak; Buhari, Kitabu Bedi’l-Halk, 1; Müslim, İman, 73.

3 Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, İbni Kesir, c. 4, s. 528.

4 Suyûtî, Feyzu'l-Kadir, V/13.

5 Bakara, 30-33.

6 Bakara, 269.

7 Zümer, 9.

8 İbn Mace, Mukaddime, 16.

9 Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17.

10 Buhari, Cihad,102; Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 238.

11 Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, c. l, s. 123-124 (Hadis-i Taberâni "Evsat" inde rivayet etmiştir.)

12 İbn Mace, Mukaddime, 20.

13 Mücadele, 11.

14 Taha, 114.

15 İbn Mace, Mukaddime, 23.

16 Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, c. l, s. 123 (Hadisi Taberâni "Evsat"inde rivayet etmiştir).

17 Fatır, 28.

18 Ankebût, 43.

19 Bak. Buhari, İlm, 15.

20 İbn Mace, Mukaddime, 17.

21 Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, c. l, s. 126 (Hadisi, Taberâni "Kebir"inde rivayet etmiştir.

22 Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. l, s. 346, İstanbul, 1921.

23 Tirmizî, İlm, 19.

24 Suyûti,Feyzu'l-Kadir, c. 1, s. 542.

25 Gazâlî, İhyau UIûmi'd-Din, c. 1, s. 7, İstanbul,1312.

26 Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, c. 1, s. 122.

 

İLİM ÖĞRENME YOLUNDA ÖLÇÜ

İlim tahsili, İslâm dininin en çok teşvik ettiği işlerdendir. Cehâlet karanlığı içinde bulunan kişinin ne iş yapacağı ve hangi dalâlet çıkmazına sapacağı bilinemez. Bilgisizlik zulmeti, ancak ilim ziyâsı karşısında mağlup olur. Cehalete karşı açılan savaşta zafer temin edemeyen fertler ve milletler, diğer düşmanlara galip gelemezler.

İlim nimetinden kâmil mânâda faydalanabilmek için, bilgi tahsilini "İslam Ölçüleri" çerçevesinde tahakkuk safhasına çıkarma zarureti vardır. Şöyle ki:

a) İlmi, Allah'ın rızasını kazanmak ve Kur'ânı Kerimin emirleri isti-kametinde hizmet edebilmek için okumalıdır. Zirâ, "Kim ilim adamlarına karşı çıkıp münazara yürütmek veya beyinsizleri tereddüde düşürmek ve halkın yüzünü kendi tarafına çevir (ip taraftar elde et) mek için ilim (öğrenmek) isterse Allah onu ateşe atar" (1).

b)Bilgiyi, dînî vazifelerini kusursuz yapabilmek için öğrenmelidir. Çünkü

amelsiz ilim, meyvesiz ağaç ve çiçeksiz bahçe gibidir. Peygamber (s.a.v.), faydasız ilimden Allah'a sığınmıştır. İlmin faydası ancak vazifelerin yapılması ile açığa çıkar.

c) İlmi, başkalarına faydalı olmak ve halka bilgi dağıtmak için okumalıdır. Zirâ "Kim halka öğretmek için ilimden bir kap» (açmayı) bilirse kendisine yetmiş sıddık sevabı verilir" (2).

d) İlim öğrenme şevki ile çalışırken, dînî vazifeleri asla terk etmemelidir. Çünkü ilim, amel ile kemâlini bulur; amel, bilgi ile noksanlıktan kurtulur. "Önce ilim öğreneyim, daha sonra vazifelerimi bilerek yapayım" felsefesine kapılan, şeytanın tuzağına tutsak olur.

e) Bilgisini halka aktarmakta cimri davranmamalıdır. Çünkü ilim, vermekle parlar ve artar. "İlmini, muhtaç olanlardan gizleyen kim-seye her şey, hatta denizdeki balıklar ve havadaki kuşlar bile lanet eder" (3).

f) Bilgi sahibi olan bir kimse, "Hilm'e de talip olmalıdır. İlimle konuşmalı, hilimle sükût etmeyi başarmalıdır.

g) İlmin kalbe tesirini başlangıçta müşahede edemese bile, ilimden yüz çevirmemelidir. Çünkü bir gün onun zevkini duymaya başlar ve bilginin faydasını muhakkak görür.

h) Karnını doyurmakta zorluk çekse bile ilim tahsilini terk etmemeli, akşam karanlığında bir kapıyı tıklatıp karnını doyuracak kadar ekmek istemelidir. Zirâ cehalet, dilenme zilletinden daha kötüdür. İmâmı Âzam Ebû Hanife, talebesi İmam Ebû Yusuf'a yaptığı nasihatinde "On sene yiyeceksiz kalsan bile ilmi terk etme" diye öğüt vermiştir (4).

(1)Tuhfet'üI-ahvezî, c. 7, sh. 414.
(2) et-Terğib ve't-terhib, c. 1, sh. 98.
(3) Feyz'ül-kadir, c. 4, sh. 541.
(4) el-Eşbâh ve'n-Nezâir şerhi Hamevî, c. 2, sh.326.

 

 

 

 

HOCA VE TALEBE MÜNÂSEBETLERİNDE ÖLÇÜ

İlim öğretme ve öğrenme sahasında çalışan hoca ile talebe, çok ulvî bir gaye için yola çıkmış bulunan kimselerdir. Hoca, bu kervanın başı ve yol göstericisi; talebede irfan yolcusudur. Hoca, ilim yolunda karşılaşılacak zorlukları ve talebenin ayağına bağ olacak şeyleri anlatarak uyarmalı; ilim öğrenmeye talip bulunan kimse de bu ikazları kırılmadan kabul etmelidir. İrfan kafilesinin üstat ve tilmizleri şöyle hareket etmelidirler:

a) Hoca, okuttuğu ilmi, Allah rızası için tâlim etmeli; faydalanmayı değil, faydalı olmayı şiâr edinmelidir. Talebe de rütbe ve makam , aş ve maaş gibi maddî ve dünya ile ilgili heveslere kapılmadan ve sırf "Hakk'ın rızası için halka hizmet" gayesi ile okumalıdır.

b) Hoca, müşfik bir baba gibi hareket etmeli; tilmizlerine bilgi ile beraber ilmin şerefini korumayı telkin etmelidir. Talebe, hocasına karşı babaya gösterilen saygıdan daha fazlasını göstermelidir. İlim şehrinin kapısı bulunan Hz. Ali (r.a), "Hocanın hakkını en büyük hak olarak gördüm ve her müslümana da bu hakkı korumayı tavsiye ediyorum" (1) demiştir.

c) Hoca, talebeye vereceği bilgiyi kıskanmadan öğretmeli ve onda kalacak noksanlığın hitap edeceği kimselere de yansıyarak zararlı olacağını hatırdan çıkarmamalıdır. Talebe de ücretsiz, külfetsiz ve zahmetsiz olarak kazandığı bu bilgilerin kıymetini takdir etmeli ve zamanı nı boşa geçirmemelidir.

d) Hoca; ilim pırlantasını kimin boynuna takacağını iyi tayin etmeli, ehil olmayanlara bilgi vermemelidir. Bereketli nisan yağmuru, arının ağzında bala, yılanın ağzında zehire dönüşür. Bizi bu noktada uyaran Peygamberimiz, "İlmin âfeti unutmak ve onun kaybolması ise, ehil olmayanlara öğretmektir" (2) buyurmaktadır.

e) Talebe, dînî bilgilerin birisi üzerinde saplanıp kalmamalı; akâid, tefsir, hadis, fıkıh ve sâir fenlerden yeterince nasibini almalıdır,

f) Talebe, hocasının bir hatasını duyarsa onu münasip bir şekilde tevil ve izah etmelidir. Üstadının hatalı bir hareketini görecek olursa, terbiyesini bozmamalı ve fakat o yanlış işte hocasının peşinde yürümemelidir,

g) Talebe, ilmî bir hususta çözemediği bir meseleyi hocasına sora-bilir. Fakat bildiği bir şeyi sorup da onun zamanını israf etmemelidir. Hele hocası ile ilmî münakaşaya girişmemelidir. Zira bu yakışıksız davranış, kişiye dalâlet kapısını açar.
h) İlmi temiz kalbli, kusurdan uzak ve hayırhâh bir âlimden öğrenmelidir. Böyle bir zat, sözleriyle "Kaal" ilmini, hareketleri ile "Hâl" ilmini öğretir.
i) İlim öğrenmek için, şayet gerekirse, uzak beldelere gidip tahsilini tamamlamalıdır. Hadis ilminin tedvini sırasında, bir tek hadîsi ikinci bir râviden dinleyebilmek için yaya olarak günlerce yolculuk yapanların bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.

(i)Şir'atül-islâm sh. 43
2) Feyz'ül kadir, c. 1, sh. 52.

 

 

Haydi Gençler İlim Öğrenmeye

FPRIVATE "TYPE=PICT;ALT="

Ebû Derda (r.a.) anlatıyor:

"Allah Resûlü’nü (s.a.v.) şöyle derken dinledim:

‘Kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır.

Melekler, yaptığı işten dolayı duydukları hoşnutluğu belirtmek üzere ilim öğrenenin üzerine kanatlarını gererler. Göktekiler ve sudaki balıklara varıncaya kadar yeryüzünde yaşayan tüm canlılar ilim öğrenen kimse için mağfiret dilerler.

Alimin, ibadetle meşgul olan (âbid) kimseye olan üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Peygamberler miras olarak sadece ilim bırakırlar. Kim ilmi elde ederse büyük bir pay ele geçirmiş olur."

Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Beyhaki ve İbn Hibban

"Oku.."4

Allah-u Teâlâ’nın, Peygamberi Muhammed’e (s.a.v.) söylediği ilk söz. Hz. Peygamber’in kalbine inen ilk vahiy nuru... Vahyin ilk ışıltısı ve ilk aydınlığı...

Okumak ilmin yolu; ilim ise bilmenin kaynağıdır. Bilgi ise aklın ve kalbin nurudur. Bilgi olmadığı takdirde akıl ve kalp, cehaletin ıssız vadilerinde, dalaletin çöllerinde nereye gittiğini bilmez şaşkın bir halde kalakalır. Bilgi olmadığı sürece akıl ve kalp asla hidayet yolunu bulamaz.

İlimden maksat; bireyin dünya ve ahiret hayâtında kendisinden faydalandığı ve başkalarına da faydalı olduğu her ilimdir. Özelikle insanı evrenin, hayâtın ve eşyanın değişmez kanunlarının kaynağı olan Yaratıcı’ya bağlayan ilimdir. Çünkü insanın öğrendiği ve keşfettiği bütün bilgilerin yegane kaynağı ve mercii ancak Allah’tır. Aynı şekilde elde edilen maddi neticelerin kaynağı da O’dur.

Çiftçinin ürün elde etmek, hasat almak ya da istifade etmek amacıyla toprağa bıraktığı çekirdek ya da tohumu düşün. Allah işte o çekirdek ve tohumun ürününü verebilmesini belli koşullara bağlamıştır. Bu koşullardan bir tanesi eksik olsa, toprağa bırakılan o çekirdek veya tohum asla beklenen ürünü vermez.

Çiftçinin ya da ziraatçinin tecrübeleri ve uygulamaları esnasında elde ettiği ilmin kaynağı ve esası Rabdir. Çekirdeğin, tohumun, havanın, suyun, güneşin Rabbi... Aynı şekilde çalışan elin, gözlemleyen gözün, şefkatli gönlün Rabbi...

Bütün bunların üstünde ise "ümit" var...

Bol ve temiz ürün elde etme ümidi...

Geçmişte ve günümüzde birtakım insanlar, ümidi ve imani ilmi temelinden saptırarak kendi zanlarınca birtakım zaruri sonuçlara bağladılar. Gerçekte onlar hakikatin etrafında dolaşmakta ama ona asla ulaşamamaktadırlar.

Çünkü ümit gayb’dır... Gayb ise yalnızca Allah’ın kudret ve tasarrufundadır.

İlim konusunda, dünyevi ilimleri ve özelliklerini mutlaka anlatacak olsaydım, dini ilimleri anlatmadan geçmezdim. Çünkü dini ilimler anlatılmaya daha layıktır. Kaldı ki, dini ilimleri anlatmak da ilim öğretme ve öğrenmenin bir çeşididir. Bazen zındıklığın amaçlandığı, yıkımın hedeflendiği ve dini ilmin ifsadı niyetiyle öğrendiği durum bunun dışında kalır... Bunda ise pek çok tehlike vardır. Allah’ın Resûlü (s.a.v.) ne kadar doğru söylemiş:

"Ümmetim hakkında en çok endişe ettiğim şey, çok bilmiş her münafıktır."

Hadis-i şerîfe, temiz ve iffetli söze dönüyoruz:

"Hiç kuşkusuz ilim öğrenmek farzdır."

İlmin farz oluşuna ilişkin pek çok özendirici faktör vardır. "Kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır..."

"Kolaylaştırır" sözcüğünde duralım.

Hadis-i şerîfte buyurulmaktadır ki:

"Cennet gönle hoş gelmeyen şeylerle çevrilidir."

Öyleyse cennet yolu zorlu ve çetindir. Cennet’in etrafı meşakkat, yorgunluk ve bıkkınlıklarla kuşatılmıştır. Cennet yolcusu pek çok yanılmalara, yanlışlara, tökezlemelere düçar olacaktır.

İnsan nefsini tahrik eden şehvet çukurları, keyfi arzuların zirveleri, şehvet dikenleri ve tırmıkları... Ter, gözyaşı, mücadele, sava

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: 1-y

01. Bizi en çok kim seviyor?
01. Allah seviyor.
02. Nasıl anlıyorsun bunu?
02. Bize verdiği sayısız nimetten.
03. Ne yaparsak Allah bizi daha çok sever?
03. O'nun isteklerini yaparak, istemediklerinden kaçarak; Sevdiklerini severek, sevmediklerinden uzak durarak.
04. Allah yalan söyleyenleri sever mi?
04. Allah yalan söyleyenleri sevmez.
05. Nimet nedir?
05. Allah'ın bize vermiş olduğu şeylere "nimet" denir.
06. Allah bize hangi nimetleri verir?
06. Hava, su, güneş, meyveler, çiçekler, kuşlar, annemiz, babamız, saymakla bitmez bunlar.
07. Allah, verdiği nimetler için bizim ne yapmamızı ister?
07. Kendisine teşekkür etmemizi ister.
08. Allah'a nasıl teşekkür edilir?
08. Her nimeti bize Allah'ın verdiğini, bunların ne kadar değerli olduğunu düşünüp "Elhamdülillah", "Şükürler olsun" deyip, O'na dua ederek.
09. Anneni, babanı niçin çok seviyorsun?
09. Annem ve babam akşama kadar bizim için çalışır. Sıcacık yemeğimiz, tertemiz giysilerimiz onlarla bize gelir.
10. Annen ve baban seni aynı anda çağırırsa, önce kime gidersin?
10. Anneme giderim önce.
11. Neden?
11. Çünkü Peygamberimiz "Önce annene iyilik yap" demiş.
12. Çocuklar anne ve babasına nasıl iyilik yapar?
12. Anne ve babasının sözünü dinleyerek.
13. Kaldırımda yürürken bir taş görsen ne yaparsın?
13. Alır, bir kenara koyarım.
14. O taşı neden bir kenara çekersin?
14. Başka bir çocuğun ayağı takılıp düşmesin diye.
15. İki arkadaşın kavga etse ne yaparsın?
15. Kavgalarını önler, onları barıştırırım.
16. Kavgalarını önlemek için onlara ne dersin?
16. Biz bu dünyaya kavga etmek için gelmedik, derim.
17. Yemek yemeden önce ne yaparsın?
17. Ellerimi yıkarım.
18. Yemeğe başlarken kimi hatırlarsın?
18. Allah'ı hatırlarım.
19. Neden Allah'ı hatırlamak lazım?
19. Çünkü o yemeği bize veren Allah'tır.
20. Yemeğe ne diyerek başlanır?
20. "BİSMİLLAH" diyerek başlanır.
21. "BİSMİLLAH" ne demektir?
21. "Allah'ın adıyla başlıyorum" demektir.
22. Yemek hangi elle yenir?
22. Sağ elle yenir.
23. Yemek yerken neye dikkat edilir?
23. Ön taraftan yemeye.
24. Su nasıl içilir?
24. Oturarak sağ elle içilir. Fakat bir defada değil, üç kez ara verilir.
25. Yemeği bitirdiğimizde ne denir?
25. "Elhamdülillah" deriz.
26. Elhamdülillah ne demektir?
26. Allah'a şükürler olsun" demektir.
27. Allah'a iman ediyorum, ne demek?
27. Allah'a inanıyorum, demektir.
28. Dinimzin adı ne?
28. Dinimizin adı İSLAM.
29. İSLAM nedir?
29. Allah'a ve Peygambere inanıp, onların isteklerini yapmaktır.
30. Tembellik niçin kötüdür?
30. Çünkü, tembel kimse çalışmaz. Çünkü Allah da, insanlar da tembelleri sevmez.
31. Yatmadan önce nasıl dua edersin?
31. Allah'ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. Sana güvendim. Senden başka sığınılacak kimse yoktur.


32. Gece gördüğümüz güzel rüyaları bize kim gösterir?
32. Allah gösterir.
33. Sabah uyandığında nasıl dua edersin?
33. "Beni uyuttuktan sonra uyandıran Allah'ım, sana şükürler olsun!
34. Sabahleyin annene, babana, evdeki diğer büyüklere, kardeşine ne dersin?
34. Hayırlı sabahlar, derim.
35. Sen en çok kimi seversin?
35. Allah'ı severim.
36. Sonra kimi?
36. Peygamber'i.
37. Daha sonra?
37. Annemi, babamı.
38. Peygamberimizi neden anne ve babamızdan daha fazla severiz?
38. Çünkü o, Allah'ın en çok sevdiği insandır.
39. Namaz nerede kılınır?
39. Evde, camide ve temiz olan her yerde.
40. Evde kılınan namaz mı, yoksa camide kılınan mı daha değerlidir?
40. Camide kılınan namaz daha değerlidir.
41. Camide namaz kıldıran kimseye ne denir?
41. İmam denir.
42. İmamın namaz kıldırmak için durmuş olduğu yere ne denir?
42. Mihrab denir.
43. Haftada kaç gün vardır?
43. Bir haftada yedi gün vardır.
44. Hangi gün müslümanların kutsal günüdür?
44. Cuma günü.
45. Cuma günü ne yaparız?
45. Duş alır, en yeni elbisemizi giyer camiye gider, cuma namazı kılarız.
46. Cuma günü Hocanın camide konuşma yaptığı yüksek yere ne denir?
46. Minber.
47. Cuma günü Hocanın minberden yaptığı konuşmaya ne denir?
47. Hutbe.
48. Minare nedir?
48. Caminin gökyüzüne doğru uzanan kısmına minare denir.
49. Minare neye benzer?
49. Kaleme benzer.
50. Minarede ne yapılır.
50. Ezan okunur.
51. Ezan okuyan kimseye ne denir?
51. Müezzin denir.
52. Peygamberimizin müezzini kimdi?
52. Hz. Bilal.
53. Namaza ne diyerek başlanır?
53. "ALLAHU EKBER" diyerek.
54. "ALLAHU EKBER" ne demektir?
54. "EN BÜYÜK ALLAH" demektir.
55. "LA İLAHE İLLALLAH" ne demektir?
55. Allah birdir. "ALLAH'TAN BAŞKA İLAH YOKTUR" demektir.
56. Dua nedir? Niçin yapılır?
56. Verdiği nimetler için Allah'a şükretmek, kusurlarımız için ondan af dilemek, bizi koruması ve bize yardım etmesi
için ellerimi açıp O'na yalvarmaktır.
57. Seccade nedir?
57. Üzerinde namaz kıldığımız örtü.
58. Namaz kılmadan önce ne yapılır?
58. Abdest alınır.
59. Namazda önce ne okunur?
59. Sübhaneke okunur.
60. Sübhanekeden sonra?
60. Fatiha süresi okunur.
61. Peki ya daha sonra?
61. Başka bir süre okunur.
62. Namazdan sonra ne yapılır?
62. Dua yapılır.
63. Müslüman çocuklar ne zaman namaza başlar?
63. Yedi yaşında başlar.
64. Namaz ne tarafa dönülerek kılınır?
64. Kıbleye dönülerek kılınır.
65. Kıble neresidir?
65. Kâbenin bulunduğu yöndür.
66. Kâbe nerededir?
66. Mekke'de.
67. Müslümanlar günde kaç defa namaz kılar?
67. Beş defa.
68. Hangi zamanlardır bunlar?
68. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı.
69. Bir elde kaç parmak var?
69. Beş
70. Ellerimizi bize kim verdi?
70. Allah verdi.
71. Niçin verdi?
71. Dokunabilmek, tutabilmek için.
72. Ellerimiz olmasa ne yapamazdık?
72. Yemek yiyemezdik, su içemezdik, yazı yazamazdık, top oynayamazdık.
73. Allah havayı vermeseydi, yağmuru yağdırmasaydı ne yapamazdık?
73. Yaşayamazdık.
74. Niçin namaz kılarız?
74. Çünkü Allah bizden namaz kılmamızı ister. Çünkü namaz kılınca Allah'ı hatırlarız.
75. Allah'ı hatırlayan ne düşünür?
75. Allah'ı hatırlayan hep iyilik düşünür. Kimseye kötülük yapmaz.
76. Müslümanların kutsal ayı hangisidir?
76. Ramazan ayı.
77. Bu ayda ne yapılır?
77. Oruç tutarız.
78. Senin gözlerin ne renk?
78. ......
79. Gözlerimizi bize kim verdi?
79. Allah verdi.
80. Niçin verdi?
80. Görelim diye.
81. Gözlerimiz olmasaydı ne yapamazdık?
81. Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, güneşi, yıldızları, ağaçları, çiçekleri, dağları göremezdik.
Gökteki kuşların uçuşunu seyredemez, kitap okuyamazdık.
82. Güneş kimin?
82. Allah'ın.
83. Ay kimin?
83. Allah'ın.
84. Yıldızlar kimin?
84. Allah'ın.
85. Yağmurlar kimin?
85. Allah'ın.
86. Rüzgârlar kimin?
86. Allah'ın.
87. Ya biz kiminiz?
87. Biz de O'nunuz ancak.
88. Sen büyüyünce ne olmak istersin?
88. ........
89. Çiftçi olsaydın ne yapardın?
89. Tarlamı sürer, eker, sulardım. Bol ürün vermesi için Allah'a yalvarırdım. Ürünümün bir kısmını yoksullara dağıtırdım.

90. Pazarda satıcı olsaydın ne yapardın?
90. Kimseyi aldatmaz, müşterilerime nazik davranırdım.
91. İşçi olsan ne yapardın?
91. Aldığım ücreti hak etmek için iyi çalışırdım.
92. İşçi çalıştırmış olsaydın ne yapardın?
92. İş biter bitmez, çalıştırdığım işçilerin parasını öderdim.
93. Allah bize yağmuru ne ile gönderir?
93. Bulutla.
94. Ya meyveleri?
94. Ağacın dallarıyla.
95. Peki ya balı?
95. Arıyla.
96. Bulut kimin? Ağaç kimin? Arı kimin?
96. Bulut da, ağaç da, arı da Allah'ın.
97. Kulaklarımızı bize kim verdi?
97. Allah verdi?
98. Niçin verdi?
98. Duyalım diye.
99. Kulaklarımız olmasaydı ne yapamazdık?
99. Kur'an-ı dinleyemezdik. Ezanı işitemezdik. Kuşların şarkılarını, vapurların düdüğünü,
rüzgarın uğultusunu, suların şırıltısını duyamazdık.
100. Filin kulağı mı, yoksa tavşanın kulağımı daha büyük?
100. Filin kulağı daha büyük.
101. Sevap nedir?
101. Allah'ın; yapılmasını sevdiği şeyler.
102. Günah nedir?
102. Allah'ın; yapılmasını sevmediği şeyler.
103. Allah neleri sever?
103. Doğruluğu, iyiliği, temizliği, yardımlaşmayı, anne ve babanın sözünü dinlemeyi, açları doyurmayı,
yoksulları sevindirmeyi...
104. Allah hangi şeyleri sevmez?
104. Yalancılığı, tembelliği, israfı, başkasına zarar vermeyi, hayvanlara eziyet etmeyi,
dargın durmayı, kötü söz söylemeyi...
105. Ağzımızı bize kim verdi?
105. ALLAH verdi.
106. Niçin verdi?
106. Konuşabilmek yiyebilmek, içebilmek için.
107. Ağzımız olmasaydı ne yapamazdık?
107. Yemek yiyemez, su içemez, konuşamaz, Kur'an okuyamazdık.
108. Ağzımızın içinde ne var?
108. Dilimiz ve dişlerimiz.
109. Gündüzü Allah niçin verdi bize?
109. Çalışalım, iyi şeyler yapalım ve oynayalım diye.
110. Peki Allah geceyi niçin verdi?
110. Uyuyalım, dinlenelim diye.
111. Güneş, batınca nereye gider?
111. Başka ülkeleri aydınlatmağa gider.
112. Yatmadan önce annene, babana, evdeki diğer büyüklere ve kardeşine ne dersin?
112. "Hayırlı geceler, Allah rahatlık versin" derim.
113. Kur'an-da kaç süre var?
113. 114 süre var.
114. Kevser süresini okuyabilir misin?
114. Bismillahirrahmanirrahim. İnna a'tayna ke'l-kevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şanieke hüve'l-ebter.
115. İhlas süresini okuyabilir misin?
115. Bismillahirrahmanirrahim. Kul hüvallahü ehad. Allahü's-samed. Lem yelid ve lem yüled.
Velem yeküllehü küfüven ehad.
116. İyi bir iş yaparsan baban sana ne alır?
116. Bazen güzel bir kitap, bazen oyuncak alır.
117. Allah iyi insanları nasıl ödüllendirir?
117. Onları Cennetine koyarak.
118. Cennet nasıl bir yer?
118. Cennet çok güzel bir yer. Orada insan hiç üzülmeden, sevinç içinde yaşar.
119. Allah, kötü insanları nasıl cezalandırır?
119. Cehenneme koyarak.
120. Cehennem nasıl bir yer?
120. Cehennem çok kötü bir yer. Orada insan sadece acı çeker.
121. İsraf nedir?
121. İsraf, Allah'ın verdiği bir nimeti ziyan etmek, boşa harcamaktır.
122. İsraf niçin kötüdür?
122. İsraf, Allah'a karşı büyük bir saygısızlıktır. Suyu boşa harcarsam, su biter, başka insanlar susuz kalır.
Yoksullar aç yaşarken, biraz bayatladı diye ekmeği çöpe atmak, çok büyük bir günahtır.
123. Artan ekmek kırıntılarını ne yaparsın?
123. Ya yerim ya da kuşlara ve karıncalara veririm.
124. Bir küçük ekmek kırıntısı, küçük bir karıncaya ne kadar zaman yeter?
124. Tam bir yıl yeter.
125. Kapısı kapalı olan bir oadaya girmeden önce ne yaparsın?
125. Kapıyı üç defa çalar, girmek için izin isterim.
126. "Gir" diyen olmazsa ne yaparsın?
126. Kapıyı açmaz, geri dönerim.
127. Anneni yemek yaparken, babanı çalışırken gördüğünde ne dersin?
127. Kolay gelsin, derim.
128. Yolda yürürken, yanlışlıkla arkadaşının ayağına basarsan ne yaparsın?
128. Özür dilerim, "Afedersin, bilmeyerek oldu" derim.
129. İki elman olsa, yanında bir arkadaşın varsa ne yaparsın?
129. Birini ona veririm.
130. Yaşlı komşu teyzenin pazardan geldiğini görsen?
130. Koşup, poşetinin birini elinden alır, evine kadar taşırım.
131. Bir küçük çocuk sokakta düşse?
131. Koşup kaldırırm hemen.
132. Otobüste yaşlı amca ayakta ise?
132. Kalkıp yerimi ona veririm.
133. Allah en çok kimleri sever?
133. Yardımda koşanları sever.
134. Nasıl şehadet getiririz?
134. Eşhedu En lâ ilâhe illallah ve Eşhedu Enne Muhammeden Abduhu ve Resüluhu.
(Tanıklık ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur.
Ve tanıklık ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir).
135. Müslümanların kaç dini bayramı vardır?
135. İki: Ramazan ve Kurban bayramı.
136. Bu bayramda ne yaparız?
136. Büyüklerimizi ziyaret eder, dualarını alır, ellerinden öperiz.Yetim ve öksüzleri sevindiririz.
Kurban bayramında komşularımıza, akrabalarımıza ve yoksullara et dağıtırız.
137. Yetim ve öksüz kime denir?
137. Annesi ölen çocuğa yetim, babası ölen çocuğa öksüz denir.
138.Sübhanekeyi okuyabilir misin?
138. Sübhaneke, Allahümme ve bihamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ cedduke ve lâilâhe gayruk.
139. Şimdi de Elham süresini oku?
139. Bismillâhirrahmanirrahim. Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemin. Errahmâni'r-rahim.
Mâliki yevmi'd-din. İyyâke na'büdü ve iyyâke nestain. İhdina's-sırâta'l-müstakim.
Sırâtallazine en'amte aleyhim, gayril mağdubi aleyhim, vele'd-dâllin. (Amin)
140. İnsan çalışmazsa ne yapmış olur?
140. Zamanını israf etmiş, boşa harcamış olur.
141. Çok şeker yiyen bir çocuk ne yapmış olur?
141. Dişlerini çürütmüş, sağlığını israf etmiş olur.
142. Babasının verdiği paranın hepsini harcayan çocuk ne yapmış olur?
142. Parasını israf etmiş olur.
143. İsraf etmemek için ne yaparsın?
143. Musluğu az açarım, suyun bir damlasını bile boşa akıtmam. Elmamı tam yerim, yarısını yiyip atmam.
Ekmek ya da simit yerken, yere ufantı dökmem.
144. Sofradan kalkarken tabağında artık yemek bırakır mısın?
144. Bırakmam. Ekmeğimle onu güzelce sıyırır yerim.
145. Tabağında artık yemek bırakırsan ne olur?
145. İsraf ve günah olur.
146. Yemeği bitirince ne yaparsın?
146. Allah'a dua eder, Elhamdülillah sana şükürler olsun, derim.
147. Duadan sonra annene ne söylersin?
147. Anneciğim teşekkürler, eline sağlık derim.
148. Sofradan kalkınca ilk yapacağın şey ne?
148. Ellerimi yıkar, dişlerimi fırçalarım.
149. Doktor olsaydın ne yapardın?
149. Hastalarımla yakından ilgilenir, onların iyileşmesi için elimden geleni yapar,
sonra şifa vermesi için Allah'a dua ederdim. Yoksullardan para almazdım.
150. İtfaiyeci olsan ne yapardın?
150. Koşar, yangınları söndürür, yanmasınlar diye kaçamıyan çocukları kurtarırdım.
151. Öğretmen olsan ne yaparsın?
151. Öğrencilerime önce doğruluğu anlatır, sonra okuma yazmayı, sayı saymayı öğretirdim.
152. Şoför olsan ne yaparsın?
152. Otomobilimi yavaş sürer, kimseyi ezmemeye dikkat ederdim.
153. Allah, dünyaya niçin getirdi bizi?
153. Kim daha fazla iyilik yapacak, doğru olacak diye, bizi denemek için.
154. Allah bizi görür mü?
154. Biz O'nu göremeyiz ama O bizi görür.
155. Başka neleri göremeyiz?
155. Havayı göremeyiz, havadaki küçük canlıları göremeyiz, aklımızı göremeyiz, fakat biliriz var.
156. Aklımız olmasaydı ne yapamazdık?
156. Düşünemezdik.
157. Bir müslüman diğer bir müslümana nasıl selam verir?
157. "Selamün Aleyküm" diyerek.
158. Önce kim selam verir?
158. Yaşça küçük olan büyüğe selam verir.
159. "Selamün Aleyküm" ne demektir?
159. "Allah'ın selamı senin üzerine olsun" Allah seni mutlu etsin, sevindirsin demektir.
160. Sana selam verildiğinde nasıl karşılık verirsin?
160. "Ve Aleykumüsselam" derim.
161. Ve "Aleykumüsselam" ne demektir?
161. "Allah'ın selamı senin de üzerine olsun" Allah seni de mutlu etsin, sevindirsin, demektir.
162. Peygamberimizin adı nedir?
162. Hz. Muhammed (s.a.v.)
163. Peygamberimiz nerede doğdu?
163. Mekke'de.
164. Annesinin adı ne idi?
164. Amine.
165. Babasının adı ne idi?
165. Abdullah.
166. En iyi insan kimdir?
166. Sevgili Peygamberimiz.
167. En doğru insan kimdir?
167. Sevgili Peygamberimiz.
168. En çok iyilik yapan insan kimdir?
168. Sevgili Peygamberimiz.
169. Allah'ı insanları ve tüm canlıları en çok seven insan kimdir?
169. Sevgili Peygamberimiz.
170. Allah'ı Peygamberimizi, insanları ve tüm canlıları sevebilmek için ne yapmalıyız?
170. Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'i okuyup anlamalı ve Peygamberimizi tanımalıyız.
171. Peygamberimizin dedesinin adı ne idi?
171. Abdulmuttalib.
172. Peygamberimizin ilk hanımının ismi ne idi?
172. Hz. Hatice.
173. Peygamberimizin sütannesinin adı ne idi?
173. Halime
174. Peygamberimizin sütkardeşinin adı ne idi?
174. Şeyma.
175. Peygamberimiz, çocukları gördüğünde ne yapardı?
175. Onlara selam verir, kucağına alır devesine bindirir, onları çok severdi.
176. İlk müslüman çocuk kimdir?
176. Hz. Ali.
177. Hz. Ali Peygamberimizin nesi olurdu?
177. Amcasının oğlu.
178. Müslüman bir çocuk nasıl olur?
178. Doğru sözlü olur. Sadece kendini düşünmez, herkese iyilik yapar. Kimseye zarar vermez.
Kimsenin kalbini kırmaz, başka bir çocuğun oyuncağını almaz. Büyüklerini sayar, küçüklerini korur.
Yemiş kabuklarını sokağa atmaz.
179. Allah'ın yapmamızı istediği, yapmamızı istemediği şeyleri bize hangi kitap bildiriryor?
179. Kur'an-ı Kerim.
180. Allah, Kur'an-ı kiminle gönderdi bize?
180. Peygamberimiz Hz. Muhammed'le.
181. Peygamberimizin ismini duyduğumuzda ne yaparız?
181. "Sallallahu Aleyhi Ve Sellem" deriz.
182. "Sallallahu Aleyhi Ve Sellem" ne demektir?
182. Peygamberimize selam gönderip, dua etmektir.
183. Müslüman kime denir?
183. Allah'a ve Peygambere inanan kimselere müslüman denir.
184. Sen müslüman mısın?
184. Elhamdülillah müslümanım.
185. Anneni üzecek bir şey yapsan nasıl özür dilersin?
185. Ona sarılır, "Anneciğim, beni affet, söz veriyorum, bir daha yapmıyacağım" derim.
186. İbadet ne demektir? Hangi şeyler ibadettir?
186. Allah için yapılan her iyi şeye ibadet denir. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'an okumak,
bilgimizi artırmaya çalışmak, Peygamberimizi sevmek, yoksula yardım etmek, iki dargını barıştırmak, hastaları ziyaret edip geçmiş olsun demek, temiz olmak, çalışkan olmak, kötü söz söylememek, suyu israf etmemek, yere ekmek kırıntısı dökmemek, yediğimiz yemeği, içtiğimiz suyu Allah'ın verdiğini düşünmek, elhamdülillah demek, yoldaki taşı bir kenara kaldırmak gibi.

 

 

 

 

 

OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİ

Yaşamını sürdürebilmek için kendisi gibi diğer insanların bakım ve ihtimamına muhtaç olan insan için yaşam geniş anlamda bir eğitim sürecidir. Bu süreç içinde çevresindeki diğer insanlarla sürekli bir etkileşim içinde bulunur. Bireyin gelişmesi, doğuştan sahip olduğu zeka, yetenek vb. potansiyel niteliklerini en üst düzeye çıkarabilmesi için uygun bir yaşam ortamına gereksinimi vardır. İnsanoğlunun binlerce yıldır süren gelişme, ilerleme isteği onu sürekli olarak yeni şeyler aramaya, kendisi için daha iyi yaşam ortamları yaratmaya yöneltmiştir. Özellikle son birkaç yüzyılda kendi kendini tanıma çabalarına hız veren insanoğlu, bugün artık çocuğun yetişkinden farklı olduğunu, duygu düşünce ve diğer gelişim özellikleri bakımından onunla kıyaslanmasının mümkün olamayacağını anlamış bulunmaktadır.
Günümüzde yaşamın ilk beş yılının önemine değinen araştırıcılar bu ilk yılların kişinin gelecekte nasıl bir birey olacağının belirleyicisi oldukları konusunda giderek daha fazla görüş birliği içerisindedirler. Bu nedenle de okul öncesi dönem ve bu dönemde uygulanacak eğitimin önemi her geçen gün gittikçe daha fazla vurgulanmaktadır.
Okul öncesi eğitim; mecburi eğitim çağına kadar olan çocukların zihin, beden, duygu ve sosyal gelişimlerini sistemli bir ortam içerisinde daha iyi sağlayan, onlara iyi alışkanlıklar ve davranışlar kazandıran, yeteneklerinin gelişmesine yardım eden, ilkokula hazırlayan ve ilköğretim bütünlüğü içinde yer alan eğitim devresidir. Başka bir tanıma göre okul öncesi eğitim; çocukların ilköğretime başlamalarından önceki dönemde, zihinsel, duygusal, kültürel, bedeni ve sosyal gelişmesini içine alan, yaş ve yetenek özelliklerini de dikkate alarak yapılan planlı ve programlı eğitim olarak tanımlanmaktadır.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİME NEDEN
GEREK DUYULMUŞTUR ?

Yirminci yüzyılın ilk yarısında sanayi ve teknoloji alanındaki gelişmeler, hızlı nüfus artışı ve kentleşme, artan hayat pahalılığı ve gelir düzeyini yükseltme zorunluluğu gibi etkenler, toplumun yapısında birtakım sosyal değişmelere ve ekonomik gelişmelere yol açmıştır.
Bu değişmelerden en fazla etkilenen sosyal kurumların başında aile müessesesi gelmektedir. Aile kadroları gelişmelere paralel olarak daralıp küçülmeye başlamıştır. Böylece zaman içinde büyükanne- büyükbaba kadronun dışında kalmışlar. Böylelikle geniş aile tipi yerine ana-baba ve çocuklardan oluşan modern aile dediğimiz çekirdek aile tipleri doğmuştur. Günümüzde üç jenerasyonun birlikte yaşadığı aile tipine ancak kırsal kesimde rastlamaktadır.
Öte yandan ailede kadının işlevi değişmiştir. Kadınlar annelik ve ev işlerinin yanında başlangıçta ailenin geçimine katkıda bulunmak için bir iş tutmak, bir meslek edinmek zorunda kalmışlar, daha sonra da sosyo-kültürel seviye öğrenme arzusu topluma hizmet etmek görev duygusu gibi etkenler kadını evin dışında çalışmaya sevk etmiştir. İşte bu şekilde annenin çalışmak zorunda kalması ve evde çocuğa bakacak bir kimsenin bulunmaması, çocuğun bakımı ve kimin eline bırakılacağı sorunu okul öncesi eğitim olgusunu ortaya çıkartan faktörler olmuştur.
Çocukların bakımı ve eğitimi zorunluluğu zamanla aile müessesesinin yanında kreş, yuva, anaokulları ve anasınıfları gibi müesseselere olan ihtiyacı kamçılamıştır. Büyük şehirlerde bu kurumlar bugün çocuk eğitiminde çalışan annelerin en büyük yardımcıları durumuna gelmiştir. Artık hiç değilse bir çok anne çocuklarını emanet eşya gibi ya akraba yanına ya da komşuya bırakmaktan kurtulmuşlardır.
Okul öncesi eğitim kurumları sadece annesi çalışan çocukların yararlanacağı bir yer değildir. Her bir çocuk, kişiliğinin özgürce gelişimi için okul öncesi eğitim sürecinden mutlaka istifade ettirilmelidir. Çocuğun kişiliğinin belli kalıplara döküldüğü, duygu tohumlarının ekildiği bu devrede çocuk ne tamamen ailede kalmalı, ne de tamamen okul öncesi eğitim kurumuna bırakılıp anneden ayrı bırakılmalıdır. Bu dönemde aile ile kurumlar arasında sıkı bir işbirliği sağlanması daha yerinde olacaktır.
Aile çevresindeki koşulları ne denli iyi ve elverişli olursa olsun, çocuğu yaşıtlarıyla birlikte uygun bir ortamda ve uzman eğitimcilerin gözetiminde temel öğrenim olan ilkokula hazırlamak, daha olumlu sonuçlar vermektedir. Kaldı ki, ülkemizin ekonomik ve toplumsal yapısı sonucu, aileler, çocuklarının maddi ve manevi gereksinimlerini yeterince karşılayamamakta, gerekli çağdaş pedagojik formasyondan yoksun bulunmakta ve çocukların eğitim ve öğreniminde devletin desteğine ihtiyaç duymaktadırlar.
Gelişmekte olan ülkemizde sanayileşmenin paralelinde, yaşam koşulları kadının çalışmasını zorunlu kılmış, bu da okul öncesi eğitimin önemini bir kat attırmıştır. Yaşamın özellikle ilk üç yılında, annenin, çocuğunun eğitimiyle meşgul olması, hiçbir kişi ya da kurumdan yardım istememesi kuşkusuz en sağlıklı yoldur. Ancak, yaşam koşulları sebebiyle, annenin aileye ekonomik katkıda bulunmak üzere çalıştığı durumlarda, " bakıcı " dan yararlanma seçeneği birçok eğitimsel yanlışı da beraberinde getirmektedir. Çocuk, model olarak kendisine bakan bu kimseyi aldığından, onun konuşmasındaki dilbilgisi hatalarını, örf ve adetini taklit yoluyla kolayca öğrenebilecektir. Daha da önemlisi, anneye en çok gereksinim duyduğu bu dönemde anneyle fizik temastan ve duygusal etkileşimden uzak büyüyecek, bu da çocuğun kişiliğini ve duygusal gelişimini önemli bir biçimde etkileyecektir. Büyükanne yanında bakım, aşırı hoşgörü ve şımartma sebebiyle, eğitimsel açıdan tehlikelidir.

TARİHSEL AÇIDAN OKUL ÖNCESİ
EĞİTİMİNE VERİLEN ÖNEM

Okul öncesi eğitim, Eflâtun’ un ve belki ondan önceki düşünürlerin ilk temellerini attiklari bir süreç, yayginlaştirilmasi ve tüm çocuklarin hizmetine sunulmasi ise Froebel’ in ilk " kindergarden" düşüncesiyle tüm egitimcilerin ideallerinde varmak istedikleri bir yüce hedef olmuştur. Buna ragmen, yalniz Türkiye’ de değil dünyanın hemen her yerinde okul öncesi eğitimi yaygınlaştırma faaliyetleri halen devam etmektedir.
Ortaçağ Avrupasında çocuk beş yaşına kadar hayatta kalabilirse ondan sonraki yaşamını garantilemiş oluyordu. İnsan sağlığı ile uğraşan okul öncesi eğitim zamanın doktorlarının, çocuklarla ve onların sağlığı ile uğraşmayı tamamıyla ebelere bırakmalarının nedenleri ise; sadece ebelerle aynı seviyede tutulmaktan endişe ettikleri için değil, aynı zamanda beş yaşından küçük çocuğa bir şey yapılamayacağına inandıkları içindi. 18. yüzyılda, bir tıp doktoru olan James Cadogan çocukların bakımsızlıktan öldüklerini, aksi taktirde bu dönemde çocukların enfeksiyonlara ve ateşli hastalıklara büyüklerden daha dayanıklı olduğunu belirtmiştir. James Cadogan, daha çok annelere dönük, çocuk temizliği, bakımı ve beslenmesi konusunda bilgiler veren çalışmalar yapmıştır.
Diğer taraftan, sosyal reformcular da çocuk gelişimi ve eğitiminin öncülerindendir. Okul öncesi eğitiminin yaygınlaştırılmasını, çocuk haklarının korunmasının bir gereği olarak görmüşlerdir. Sosyal reformcular, bilhassa 18. yüzyıl Avrupasındaki endüstri devrimi sonucu fabrikalarda ve maden ocaklarında çalışan çocukların ürkütücü durumunu incelemişler ve bu çocukların bakıma ihtiyaçları olduğunu çalıştırılmaması gerektiğini vurgulamışlardır.
Çocuk gelişimi ve eğitiminde öncüler arasında filozoflar da yer alır. Rousseau, çocukluğun yetişkinlikten ayrı bir dönem olduğunu vurgulamıştır. Rousseau, ortaçağ Hıristiyanların " çocuğun doğuştan günahkar oluşu" inancını reddeder. Aslında çocuğun doğuştan iyi olduğunu, fakat toplumdaki kötülüklerin etkisinde kaldığını savunur. Rousseau’ ya göre çocuk, doğuştan saf ve her türlü etkiye açıktır. Bu yüzden, eğitimi tamamlama ve kendini toplumun kötülüklerinden koruyabilecek duruma gelene kadar toplumdan uzak tutulmalıdır. Eğitimi ise, hassasiyetle kontrol edilmiş bir " özgürlük " içinde verilmelidir.
Rousseau’ dan etkilenen Pestalozzi’ nin çocuk eğitimi alanındaki düşünceleri, yine sosyal reformcuların çizgisindedir. Pestalozzi, bilhassa anneleri çalışan ve kimsesiz çocukların eğitimi için okul açmasının amacını, " eğitimin bu çocukları yaşamlarında daha şerefli ve insanca bir seviyeye getirmeyi nasıl başaracağını görmek " olarak belirtir.
Frobel’in " kindergarden " ( anaokulu ) kavramı ise bu düşüncelere kuramsal bir şekil getirmiştir. Alman aristokratların kendi çocukları için benimsedikleri bu okul öncesi eğitim modeli, daha sonra orta Avrupa, İngiltere ve Amerika’ da da okul öncesi için vazgeçilmez bir model olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİN TÜRKİYE’DEKİ
TARİHSEL GELİŞİMİ

Osmanlı döneminde, okul öncesi eğitimin ilk tatbikatı olarak Fatih Sultan Mehmet zamanında mayası atılan " sıbyan mektepleri " örnek olarak gösterilebilir. Ancak, okul öncesi eğitim devirde çocukların küçük yaştan itibaren sağlam bir dini eğitim görmesi ve dini sağlam insanlar olarak yetiştirilmesi esas alındığından, daha ziyade dini bilgileri hedef alan bu eğitimin, *****huriyet sonrası okul öncesi eğitiminden farklı olduğu anlaşılmaktadır. *****huriyet öncesi dönemde, okul öncesi eğitimi ile ilgili başkaca çalışma, tatbikat ve teşebbüsler olmuşsa da bunların istenen seviyede neticeler vermediği bilinmektedir.
İlk olarak Maarif Nazırı ( Milli Eğitim Bakanı ) Emrullah Efendi 1913 ’de Tedrisatı İptidaiye Kanunu Muvaffakiyetini çıkarmıştır. Bu kanunun 3,4,5. maddelerinde ülkenin her yerinde anaokulları açılması gerektiğine değinilmiştir. 1915’te Ana Mektepleri Nizamnamesi 4.01.1956 ’ya kadar uygulanmıştır. 1915’te İstanbul’da Anaokulu öğretmeni yetiştirme okulu açılmıştır. Bir senelik eğitim veren bu kurum, 1919’da kapanmıştır. 1927-1928’de İstanbul’da iki senelik eğitim veren Anaokulu öğretmeni yetiştirme okulu açılmıştır. 1930-1931’de bu okullar kız teknik okuluna nakledilmiş ve 1933 yılında da kapanmıştır. 5. Milli Eğitim Şurası 1953’te yeniden kapanan okulları açmıştır. Anaokulları teşebbüsü resmi ve resmi olmayan
( özel teşebbüs ) kurumlara bırakılmıştır.

ÇAĞDAŞ ÜLKELERDEKİ OKUL ÖNCESİ
EĞİTİM UYGULAMALARI

Bugün çeşitli ülkelerde okul öncesi çağ çocuklarının bakım ve eğitimleri için aileye, özellikle çalışan anneye yardımcı olmak üzere devletçe işyerleri veya özel kişi ve kuruluşlar tarafından açılmış okul öncesi eğitim kurumları mevcuttur. Bu kurumlarda, kurumun kuruluş amaçlarına, ülkenin eğitim felsefesine ve kurucularının okul öncesi eğitime bakış açılarına göre değişik konulara ağırlık veren programlar uygulanmaktadır.
Bazı ülkelerde okul öncesi eğitim, çocuğu ilkokula hazırlamayı amaçlayarak başarılı bir ilköğretim için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmaya çalışırken, bazı ülkelerde, çocuğun toplumsallaşmayı öğrenmesi, iyi alışkanlıklar kazanabilmesi hedef alınmaktadır. Bazı ülkelerde ise, okul öncesi eğitim bir yandan çalışan kadınların çocuklarının bakım problemlerini giderirken diğer yandan da ülkenin temel yönetim ve hayat prensiplerini çocuğa erkenden öğretmeyi hedef almaktadır.
Belçika, Fransa ve İngiltere’de okul öncesi kurumlarda çocuğa güvenli ve duygusal destek gördüğü bir ortam sağlanmasına çalışılmaktadır.
Danimarka’da anaokulunun amacı, çocuklara güvenli, ve uyarıcı bir ortam hazırlamaktır. Gerçekte bir oyun ortamı niteliği taşıyan ve çocuğun kişiliğinin gelişimini ve insanlararası ilişkilerde başarılı olmanın kurallarını öğretmeyi amaçlayan Danimarka anaokulları ilkokula hazırlayan bir eğitim kurumu değildir.
Japonya da ise okul öncesi eğitimin amacı ; eğitim ve öğretimden çok, günlük bakım vermek ve çocuğun psiko-motor ve ruhi gelişimine yardımcı olmak şeklinde özetlenebilir.
Amerika Birleşik Devletlerinde belli bir eğitim sistemi yoktur. Her eyalet kendine has bir sistem uygular. Yerel yönetimler çocukların eğitimi konusunda tedbir alma yetkisine sahiptir. II. Dünya savaşından bu yana pek çok okul yetersiz çevre şartlarında yaşayan çocuklar için " head start " programları uygulamaya başlamıştır. Bu programlarla sağlanan erken çocukluk eğitimi, ilkokul başarısını olumlu bir şekilde etkilemiştir.
Hemen hemen hiç bir ülke okul öncesi eğitiminde okullaşmayı tam sağlayamamıştır. Fransa %50; Danimarka %15; Japonya %41 dolaylarında bir okullaşma oranı vardır. Genellikle dünyanın her ülkesinde okul öncesi eğitim ana-babanın temel görevleri arasında görülür ve onların çaba ve istekleri esas kabul edilir.

ÜLKE POLİTİKASI OLARAK OKUL ÖNCESİ
EĞİTİME VERİLEN ÖNEM

Okul Öncesi Eğitimin Milli Eğitim Şuralarındaki Yeri: XII. Milli Eğitim Şurasında; Okul öncesi eğitimde % 4’ lük bir okullaşma oraninin % 10’ a çıkarılması ; okul öncesi eğitim çalışmaları için gerekli fiziki ve sosyal ortam standartlarının geliştirilmesi; okul öncesi eğitim kurumlarında çalışacak rehberlik ve denetleme görevlerini yapacak yeterli sayıda personelin bulundurulması ; okul öncesi eğitim ile ilgili, eğitim araç ve gereçlerinin ihtiyacı karşılayacak seviyeye getirilmesi , kararlaştırılmıştır.
Okul Öncesi Eğitimin Kalkınma Planlarındaki Yeri: beş yıllık kalkınma planlarında okul öncesi eğitim gözden geçirildiğinde, 1. beş yıllı kalkınma planında okul öncesi eğitime yer verilmediği görülmektedir. 2.3.4. ve 5. beş yıllık kalkınma planlarında okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması ile ilgili hedefler tespit edilmiştir. 5. beş yıllık plan dönemi sonunda ilkokul öncesi okullaşma oranı % 10’a çıkarılacaktır. Bu hedefin gerçekleştirilmesi ve anaokullarıyla anasınıflarının yaygınlaştırılması için kamu ve özel kuruluş imkanlarından azami derecede yararlanılacaktır.
ANA OKULUNA GİTMEK ÇOCUĞA
NELER KAZANDIRIR ?

Çocuğun oyun gereksinimini en iyi karşılayan toplumsal kurum, "anaokulları" dır. 3-6 yaş çocuklarının eğitimini gerçekleştiren anaokulunu, annenin yokluğunu giderecek bir kurum olarak değil de, annenin tek başına çocuğun üzerindeki ilk yıllardaki rolüne katkıda bulunan ve bu rolü yaygınlaştıran bir kurum olarak değerlendirmek gerekir.
Anaokulu, ilkokula hazırlık olmaktan çok, ailenin dışına atılan ilk adım olarak düşünülmelidir. İlk 3 yıl içinde çocuk, model olarak aldığı anne ve babasından alabileceğini alır ve kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde belirli bir psiko-sosyal olgunluğa varır. Ancak bu gelişim sınırlıdır.
Froebel’ in deyişiyle : " anaokulunun amacı, öğrenmeye ilgi uyandırmaktır." Anaokulu, çocuğa bilgi aktarmaktan çok, çocuğun içinde var olan yeteneklerin serpilip gelişmesine yardımcı olur. Çocuk, anaokulunda en iyi oyun ortamını bulur, işbirliğini geliştirrir, yaşıtlarıyla ilişkiye girer. Anaokulu çocuğa, kendi hakkını korurken, paylaşmayı ve başkalarının özgürlüğünü zedelememeyi öğrenir.
Anaokulları, çocukların sözel faaliyetlerine önem veren ve onlara hareket imkânı hazırlayan kurumlar olmalıdırlar. Anaokulunda renk, sayı ve kavramlar çocuğun düşüncesine uygun bir biçimde somuta indirgenerek verilir. Parmak boya ve resim faaliyeti, su oyunu, kum oyunu, ritmik jimnastik, bloklarla oynama önde gelen oyun dizileri arasında sayılabilir. Çocukların en hoşlandıkları dramatik oyun köşeleri, doktorculuk, bebekçilik, bakkalcılık köşeleridir. Çocuk, en iyi ve örgütlü oyun ortamını anaokulunda bulur.
Anaokulunun temel öğretim programı içinde insan ve hayvanları tanıtma, ülkemize ve dünya ülkelerini tanıma, önemli olay ve günlerle, trafik, görgü gibi çeşitli kuralları öğrenme sayılabilir.
Anaokulu aynı zamanda kuralları en etkili bir biçimde öğretebilen bir kurumdur. Çocuk yaşıtlarıyla ilişkiye girerek birlikte yaşamayı, yemek yemeyi, uyumayı ve oynamayı öğrenir. Böylece başkalarının özgürlüğünden haberdar olur. "Ben" ve "başkasi" kavramalarının bilincine vararak yardımlaşma ve işbirliği duygusunu geliştirir.
Anaokullarının çocukları ilkokula hazırlayan birer kuruluş niteliğinde olmaları önemlerini daha da arttırmaktadır. Toplumsal işlevleri büyük olan anaokulları çocukları barındıran değil fakat onları eğiten ve biçimlendiren çok önemli eğitim kurumlarıdır. Bu tür kurumların yalnızca ticari amaçla açılmaları, çocukların gelişimlerini olumsuz açıdan etkiler.
Birlikte yaşama ve çalışmayı öğrenirken, çocuğu ayrıntılarıyla kopya edeceği,sağlıklı bir öğretmen modeline ihtiyacı vardır. Bu sebeple anaokulu okulu öğretmeninin olumlu bir model oluşturmasının yanında, yeterli düzeyde pedagojik formasyona sahip olması ve mesleğini sevmesi gerekmektedir.
Gelişim yıllarında sağlıklı bir anne çocuk ilişkisinde çocuk zamanla, annesini ona doyum veren, bakan ve onu koruyan bir birey olarak görür. İhtiyaçları karşılanan bebek anneye güvenmeyi öğrenir. Güven duygusunun yapı taşları da böylelikle atılmış olur. Eğer anne çocuğa karşı tutarlı, kararlı ve olumlu ise, çocukta doyum bulacağına dair bir temel duygusu oluşmaya başlar.
Gelişim yılları boyunca ana-babası tarafından bir birey olarak kabul edildiğini, dinlendiğini, sevildiğini, görüşlerine saygı duyulduğunu gören çocukta kendine saygı, özgüven gelişir. Özgüven, " bireyin kendisini yetenekli, önemli, başarili ve degerli " biri olarak algılama derecesi olarak tanımlanabilir.
Okul öncesi eğitiminin amaçlarından biri de , çocuğun anaokulunda kendi kişiliğine karşı olumlu bir tutum geliştirmesidir. Çocuğu okul öncesi eğitimi sırasında yaşantıları mutlu ve anlamlı olursa, ilkokula kendine yönelik olumlu duygularla başlaması ve başarı olasılığı artacaktır. 3 yaşında başlayan okul öncesi eğitim, çocuğa kendini tanımayı, yeteneklerinde haberdar olmayı ve ona akranlarından farklı olan özelliklerini öğretir.
Bedensel, sosyal, zihinsel, duygusal gelişimlerini sağlamada okul öncesi eğitim kurumlarının önemli katkısı, özellikle çocuk, ilköğretime başladığında kendisini göstermektedir. Araştırmalar, okul öncesi eğitim kurumlarında eğitim gören çocukların bu eğitimi görmeyenlere kıyasla ilkokulda daha uyumlu ve girişken, sosyal etkinliklerde daha başarılı olduklarını ortaya koymaktadır.
Piaget’ e göre çocuğun öğrenmesinde, otonomi ( kendi kendine yönetme ) çok önemli bir faktördür. Çocuk sorusunun yanıtını öğretmenden almak yerine kendi başına bulup keşfettiği takdirde öğrenme etkili olmaktadır. Etkin öğrenme, çocukların seyredip dinlemekle yetinmeyip, bu sürece etkin olarak katıldığı anlamına gelir. Etkin öğrenme, doğrudan deneyimler, etkin araştırma olanakları sunar.
Böyle bir öğrenme ortamında çocuk, ne yapacağına karar verir. Çocuğun çeşitli biçimlerde kullanabileceği bol miktarda malzeme vardır. Okul öncesi eğitim bu malzemeyi özgürce kullanabilir. Yapmakta olduğu faaliyeti anlatır. Yetişkinler ve akranlar, çocuğun problem çözme ve yaratıcılık çabalarını görüp teşvik ederler.
Çocuk merkezli sınıf ortamlarında çocuk, faaliyet alanı olarak kitaplık köşesini, fen köşesini, dramatik veya inşa oyunu köşesini, yazma ya da dinleme köşesini, sanat köşesini, su veya kum havuzunu seçebilir.
Böylelikle çocuk;
• Kendi zaman ve enerjisini gerektiği gibi kullanarak, neyi nasıl yapacağına ilkişkin tercihler yapma ve karar alma fırsatı bulur.
• Kendi seçtikleri amaçları ve görevleri özgür bir biçimde ve sorumlulukla tanımlama ve yeteneklerini geliştirme fırsatı bulur.
• Arkadaş ve yetişkinlerle grup planlamasi yapmak ve ortak çaba gösterme konusunda firsat bulur.
• Düşüncelerini dile getirebilme ve başkalarina iletebilme şansini elde eder.

Bu nedenlerden dolayi, okul öncesi dönemi çocugu, annenin çalişip çalişmadigina bakilmaksizin anaokuluna gitmelidir. Anacak ana-baba anaokulunun seçimine özen göstermeli, bakim yerine egitimi temel alan kurum seçilmelidir. Kurum seçiminde fiziki koşullar kadar, izlenen egitim programi, ögretmenin niteligi ve egitsel araç gereçle oyun malzemeleri dikkate alinmalidir.
Anaokulunda çocuk, temelleri daha dogumdan itibaren evde atilmaya başlanan, ancak çok kere kararli bir tutum bulunmadigi için, istenilen düzeye ulaşamayan temel alişkanliklari ( yemek, uyku, tuvalet, temizlik ) kazanma yolunda olumlu adimlar atabilir.
Burada degişik yetişkinlerle karşilaşan çocuk, ayrica yaşitlari ve kendisinden daha büyük ve daha küçük çocuklarla bir arada oynamayi, onlarin istekleri ile kendi istekleri çatiştiginda kimseye zarar vermeden bunun üstesinden gelebilmeyi de ögrenebilir.
Bir okul öncesi kurumda belirli bir zaman dilimi içinde bir sira düzen izleyen faaliyetler, çocugun zaman kavramini ve bunun insan yaşamindaki yerini ve önemini ögrenmesine yardimci olur.
Okul öncesi kurum, ögretmenin denetim ve uyarilari ile çocuklara okuldaki eşyalari ve oyuncaklari ortaklaşa kullanmayi birbirlerinin sirasini ve hakkini gözetmeyi ve birbirleri için bir şeyler yapabilmeyi ögretebilecek en iyi ortamlarda birisidir.
Yemek sirasinda arkadaşlarina ekmek servisi yapmanin, onlarin bardaklarina su doldurabilmenin çocuk için zevkli bir ugraş oldugu kadar gelecekte kuracagi insan ilişkileri için de olumlu bir temel oluşturacagi kuşkusuzdur.
Çocuklar evde yapamadiklari birçok faaliyeti anaokulunda gerçekleştirirken, arkadaşlari ile konuşarak onlarin düşüncelerinden haberdar olurlar. Kendi görüşlerini ve düşüncelerini rahatça ifade edebilirler. Hatta oynadiklari oyunlarda, gerek evde gerekse okulda yakinlari ve arkadaşlarina karşi duygularini ifade etmek firsatini bularak rahatlarlar.
Okul öncesi kurumlarin yararlarini sayarken listeyi daha çok uzatmak mümkündür. Ancak unutulmamasi geren bir nokta var ki çok kere gözden kaçmaktadir. Okul öncesi kuruma vererek ailenin tüm sorumluluktan kurtulmuş oldugu fikri. Böyle bir düşüncenin kesinlikle yanliş oldugunu söylemek gerekir. Ana-baba olarak çocugumuza karşi sorumlulugumuz yaşamin her döneminde devam etmektedir. Hele bebeklik ve çocukluk gibi ilk dönemlerde bu sorumlulugumuzu hiçbir kişi ve kurum yardimi azaltamaz.

ANAOKULUNA GITMEK ISTEMEYEN ÇOCUGA
NASIL YARDIMCI OLUNABILIR ?

Anaokuluna gitmek istemeyen çocuk genellikle kuralsiz ve özgür ortamda, diledigi gibi yaşamini sürdürmeyi yegleyen çocuktur. Çocuk merkezli ev ortaminda ilkeler ortaya kesin hatlariyla konmadigi zaman kurumdaki ögle uykusu ve yemek çocuk için göze batan, rahatsiz edici unsurlar olmaya başlar. Çogunlukla koruyucu ve aşiri hoşgörülü ( gevşek ) aile ortamlarindan gelen çocugun okul çevresinde kaygisi artar. Çocuk evdeki kuralsiz dünyasinda büyükannesine herşeyi yaptirabilmektedir. Düzenini de bozmak istememektedir.
Çocugun anaokulunu reddetmesi halinde, ana-baba, büyükanne ve büyükbabadan herhangi birinin çocuktan yana tutumu ona güç verir ve tepkisi büyür. Oysa çocugun katildigi ilk sosyal kuruma uyumu önemlidir. Okula gidişinin tüm aile üyelerince desteklenmesi beklenir. Burada önemli ölçütlerden birincisi, çocugun kurumda ana-babanin yaninda arkadaşlariyla oynayabilmesi, ikincisi ise, ana-baba kurumdan ayrildiginda aglamayi kesip oyun faaliyetine girebilmesidir. Bunlarin gerçekleşmesi halinde, çocuk kuruma uyum konusunda zorlanmalidir.
Bu amaçla ailenin tüm bireyleri, çocugun kuruma gitmesi konusunda görüş birligi içinde olmalidir. Çocuk servise ya da anaokuluna, bagimli olmadigi ebeveyni tarafindan götürülmeli, okula gitme konusunda hiçbir şekilde ödün verilmemelidir. Uyum konusunda zorlanan çocuk için çeşitli yöntemler uygulanabilir. Örnegin ebeveyn çocuktan kademeli uzaklaşma yolunu seçebilir. Birinci gün salonda, ikinci gün bahçede kalan anne, üçüncü gün öglen yemegine ugramakla yetinebilir. Ancak ebeveynin kurumdan ayrilmasindan sonra aglamani gün boyu devami ve çocugun fizyolojik zarar görmesi, kilo kaybi halinde bir uzman çocuk psikologuna başvurulmalidir.


IYI BIR OKUL ÖNCESI KURUMU NASIL OLMALIDIR ?

Ana-babanin okul öncesi çocugunu teslim edecegi okul öncesi kurumla ilgili olarak en önemli sorumlulugu, çocugu için seçecegi bu kurumun niteliklerini titizslikle inecelemeye başlar. Iyi bir okul öncesi kurum, havadar, aydinlik ve çocuklarin rahatça hareket edebilecekleri kadar geniş olmali. Temiz bir mutfak, saglik koşullarina uygun bir uyku ve dinlenme alani bulunmalidir.
Yeterli ve yetişmiş personelden oluşan bir egitici kadroya sahip olmali ve her çocugun ilgisini çeken bir program uygulamalidir. Konuşma, oyun, resim, müzik, kil, kum, su gibi her türlü geliştirici ve yaratici alişkanliklari kazanabilmelerine özen gösterilmeli, ayrica onlarin ilkokulda karşilaşacaklari görevlere hazir olmalarini saglayacak ön aliştirmalara yer verilmelidir. Ancak okuma yazma ögretimine kesinlikle geçilmemelidir.
Bugün ülkemizde gerek Milli Egitim Bakanligi’nın ilkokullara bağlı olarak açtığı ana sınıfları, gerekse özel kişi ve kuruluşların açmış oldukları, çoğunlukla büyük şehirlerde bulunan okul öncesi kurumlar, sayıları ve nitelikleri bakımından bu dönemdeki çocuklarımızın tümünün ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemektedir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Oktay, A. Okul Öncesi Eğitiminde Bazı Temel Kavramlar . Ya-Pa Yayınları,
İstanbul: 1984.

Savaş-Ülküer,N. Dünyada ve Türkiye’de Okul Öncesi Eğitimin
Yaygınlaştırılması. Ya-Pa Yayınları, İstanbul: 1985.

TBMM 1998 Yılı Bütçe Raporu. Ankara, 1997.

Ural, M. Ülkemizde Okul Öncesi Eğitimin Yeri ve Önemi. Ya-Pa Yayınları,
İstanbul: 1986.

Yavuzer , H. Çocuğunuzun İlk Altı Yılı. Remzi Yayınevi, İstanbul: 1999.

Yavuzer , H. Ana -Baba ve Çocuk. Remzi Yayınevi, İstanbul: 1998.

 

 

 

 

Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitiminde Allah Tasavvuru

Dr. Musa Kazım GÜLÇÜR

Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlıâ€"plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan "sosyal ve kültürel kimlik geliştirme" yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.

Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’
ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.

Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.

Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadisâ€"i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği Mâşaallah, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).

Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitimâ€"öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.

Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında "euzu billahi mineşâ€"şeytanirâ€"racim" demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, "Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri", Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitimâ€"Öğretiminin Problemleri, s. 84â€"90).

Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüpâ€"duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anneâ€"babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.

Çocukta Allah mefhumu ve inancı

Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3â€"4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).

Dinî bilgilerin çocuklara 3â€"4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabiî olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.

Büyüklere bir çok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’
ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).

Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).

Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’
ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: "O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder" denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbisiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).

Allah inancında iki temel unsur

İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, "Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi", Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).





Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru

Batıda, "Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi" araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7â€"9 ile 9â€"12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız

* 5 yaş grubundan bir örnek:

Aâ€" Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.

Bâ€" Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.

* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):

Aâ€" Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.

* 9 yaş grubundan bir örnek:

Aâ€" Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde "Allah onu yanına aldı" dediler.

Bâ€" Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?

Aâ€" Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?

Ülkemizde ise, 5â€"6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’
ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.

Aynı şekilde, Cenabâ€"ı Hakk’
ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, "Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz" ya da "O büyük bir güçtür" gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.

"Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?" şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, â€"çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsunâ€" çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin "Evet, Allah bizi sever" şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’
ı Nasıl Anlatalım, s. 92â€"96).

İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü, çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:

Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:

â€" Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum" der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.

Çocuk büyüdükçe oyuna düştü.

Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).

7â€"9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Allah’
ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7â€"9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşiâ€"benzeri bulunmadığını merak ederek; "O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeriâ€"göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?" gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.

Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’
ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7â€"9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).

Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’
ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüpâ€"izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).

9â€"12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır.
Yavuz’un, 9â€"12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:
"Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?" sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda "Allah’
ın her yerde olduğu" tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:

1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.
2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.
3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.
4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.
5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.
6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166â€"168).

Sonuç

Çocuklarımıza, "Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi" kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: 1-y

ÇOCUK VE GENÇLERDE YEME BOZUKLUKLARI

Doç. Dr. Elvan İŞERİ KARACAN
Gazi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi
Anabilim Dalı

   

 

Çocukluk Çağı Yeme Boz uklukları

Pika

Pika, çocuğun yenilebilir olmayan maddeleri 4-9 hatta 10. aylar arasındaki dönem dışında yeme çabası şeklinde tanımlanabilir. Bebek, belirtilen dönemler arasında dünyayı tanımak için her şeyi ağzına götürebilir. Bu yüzden bu dönemde görülen durum, bir bozukluk olarak yorumlanmamalıdır. Pikada çocuk; çivi, bozuk para, küçük oyuncaklar, sigara külü, kağıt, oyun hamuru, çim, toprak, kum, boya, sıva vb. değişik maddeleri ağzına alır, sıklıkla da her şeyi yiyebilir.

Bu davranış, ya ağır bir duygusal yoksunlukta ya da terkedilmiş çocuklarda ortaya çıkar, ayrıca beslenme ve sindirim bozukluklarının eşlik ettiği psikotik çocuklarda da görülebilir. Bazı uzmanlar, bu çocuklarda yaygın olarak hipokrom anemi yani kansızlık görülmesi nedeni ile bu yeme davranışını "demir" arama şeklinde yorumlamışlardır. Tanımlanmış belirli bir tedavisi olmayıp, tedavide temel olarak çocuğun psikososyal, çevresel davranışları incelenir, aile danışmanlığı yapılır ve aile-uzman işbirliğine gidilir.

Ruminasyon Bozukluğu

Kısmen hazmedilmiş yiyeceğin; belirgin bir bulantı, tiksinme, öğürme ya da ilişkili sindirim sistemi bozukluğu olmadan ağıza getirilmesi ve yeniden çiğnenmesidir. Çocuk, çiğnenen yiyeceği yeniden yutar ya da tükürür. Yineleyici bir biçimdedir, başlangıcı genellikle üç aylıktan sonradır. Daha ileri yaşlarda ve ergenlerde ise sıklığı azalır.

Ruminasyon, çocuklarda nadiren görülür, cinsiyet farklılığı yoktur, daha çok 3 ila 12. aylar arasında ve zeka geriliği olan çocuklarda ortaya çıkar. Bu çocuklarda basit bir kendini uyarma davranışı olarak, diğer çocuklarda ise anne çocuk ilişkisindeki çeşitli bozukluklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. İmmatür adı verilen, evlilik sorunları yaşayan ve çocuğa yeterli bakımı sağlayamayan bir anne tipi vardır. Çocuk ruminasyon ile yeme sürecini yeniden başlatmakta, böylece annenin sağlayamadığı doyumu elde etmeye çalışmaktadır. Ayrıca aşırı gerginliğin de nedenler arasında olduğu vurgulanır.

Tedavi sonuçları olgu sunumları ile sınırlıdır ve çocuğun psikososyal çevresinin düzenlenmesi, bakım verenin şefkatli ilgisi, annenin tek ya da baba ile birlikte psikoterapiye alınmasını içerir. Ruminasyon oluştuğunda, çocuğun ağzına hafif elektrik akımı verilmesi ya da limon gibi tadı hoş olmayan maddelerin sıkılması gibi davranışçı teknikler de etkili olabilmektedir.

Yetersiz Beslenme

Bebeklerin ya da küçük çocukların beslenme bozukluğu tanımı, kilo alamama ya da kilo kaybı ile gerçekleşen yetersiz beslenmeyi belirtmek için kullanılır. Bu bozukluk genellikle hayatın ilk yılında ortaya çıkar, bazen de 2-3 yaşlarında başlar. Pediatri kliniklerine yatırılan çocukların %1-5'i yeterli kilo alamayan çocuklardır. Bu hastaların yaklaşık yarısı herhangi bir genel tıbbi duruma bağlı olmayan ve bu grupta ele alınan beslenme bozukluklarıdır. Bakım veren kişi değiştiğinde, beslenmede iyileşme ya da kilo alımı tanıyı destekleyen önemli bir ipucudur. Tanı koyabilmek için bozukluğun altı yaşından önce başlaması koşulu vardır.

Obesite

Çocuklarda yeme ile ilgili olarak ortaya çıkan, ancak anoreksinin arkasında kalmış bir sorundur. Özellikle de erişkinlerdeki obesite ile ilgili çalışmalar sonrası ortaya çıkmıştır. Klinik anlamda obesite, kişinin ağırlığının boyuna göre beklenen kilodan %20 daha fazla olması şeklinde tanımlanır. %60 ya da daha fazla olması ise ağır risk etkeni olarak değerlendirilir. Okul çağındaki çocuklarda sıklığı %5 oranındadır.
Obesitenin yerleşmesi için iki dönem vardır:

Bebeklik döneminde başlayan,

2-12 yaşlarında başlayan.

Dolayısıyla, birincil ve ikincil olmak üzere iki tür obesiteden söz edilebilir. Yağ hücrelerinin yapı ve sayısı bakımından çocuk hekimleri üç tip şişmanlık tanımlamışlardır:

Hiperplazik tipte yağ hücrelerinin sayısı artmıştır. Obesite hayatın ilk yıllarından itibaren başlar.

Hipertrofik tipte yağ hücrelerinin hacimleri artmıştır.

Karışık tipte ise beslenme bakımından obesite, tıkınırcasına ya da aşırı yemenin olduğu bir dönemden sonra başlayabilir. Ancak sıklıkla, aile ortamındaki aşırı yemek yemenin bir sonucudur. Bu aşırı yeme bütün alanlara yayılabileceği gibi, şekerli gıdaları yeme şeklinde sınırlı da olabilir (okul dönüşü şekerli gıdaların fazla alınması gibi). Hormonal bir nedene bağlı obesiteler çok nadirdir (%1'in altında) ve genellikle bir gelişme geriliği ile birlikte görülür. Psikolojik anlamda bir kez obesite yerleştikten sonra tepkisel ya da nedensel bozuklukların ayırdedilmesi zordur.

Obesiteye eşlik eden psikolojik sıkıntılar diğer belirtilerle ortaya çıkar. Bunlar, okul başarısızlığı ve gece altını ıslatma (ikincil obezlerde en sık rastlanır) gibi göstergelerdir.

Zeka geriliğinde de obesiteye sık rastlanır. Çocuk sembolik anlamlar bulamadığı için doyum arar. Aile ise eğitici olması gerekirken çocuğun beslenmesine yönelmiştir. Sıklıkla, ailenin duygusal bakımında eksiklikler söz konusudur. Obesitenin gelişmesi ve çocuğun muayeneye getirildiği yaş arasında uzun süreler vardır. Kural dışı olarak ergenlik dönemi verilebilir. Aileler 11-13 yaşlan arasında, daha çok da kızlar için endişe ederler. Obezlerin %15-25'i zayıflarken, diğerlerinde obesite, yetişkinlik dönemlerinde de devam eder.

Dikkatin obesite belirtilerine yöneltilmesi, tedavide başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü aile, çocuğun diyet yapmasını ister, çocuğun ise böyle bir isteği yoktur. Diyet süresince çocuk zayıflatılabilirse de diyetin bitmesiyle kilolarını hızla alacaktır. Kalori kısıtlaması gereklidir, fakat şişmanlığın psikosomatik değerlendirilmesi gerekir. Tedavi, çocuğun uyumu olmaksızın bir işe yaramaz. Duygusal destek, davranış düzenlenmesi, aşırı yeme ve perhiz ile ilişkili kaygı ya da depresyona yardım önerilir. İlaç ile tedavi hiçbir zaman önerilmez. İştah kesiciler (amfetamin) ya da cerrahi yöntemlerin yararı ise sınırlıdır.

 

 

 

ÇOCUĞUNUZUN RUH SAĞLIĞI:
Bir çocuğun ateşinin yükseldiği kolayca anlaşılabilir, fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak daha zordur. Çünkü ruh sağlığı ile ilgili problemler her zaman gözle görülmeyebilir ama belirtilerini anlamak mümkündür. Ruh sağlığı problemleri teşhis edilebilmektedir. Ruh sağlığı uzmanları belirtilerle ilgili bilgileri toplamakta ve incelemektedirler. Depresyon ve kaygı ile uyum, yeme bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite ruh sağlığı problemlerinden bazılarıdır.

 

ÇOCUK VE GENÇLERDE DEPRESYONUN GELİŞİMİ:

Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif, distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.

 

 

DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU (DEHB)


Son 25-30 yıldır Çocuk Psikiyatrisi kliniklerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı popülaritesini korumaktadır. Tarihsel süreç içinde minimal beyin disfonksiyonu, hiperkinezi, hiperkinetik sendromu ve hiperaktiviteli dikkat eksikliği sendromu gibi farklı isimlerler ele alınmış, son sınıflama sisteminde ise dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olarak tanımlanmıştır. DEHB tanımı ile yukarıda sayılan tanımlar arasında belirgin farklılıkların olduğu bir gerçektir. Günümüzde DEHB alt tipleri tarif edilerek tanısal yaklaşım sınırları genişletilmiştir.

DEHB çocuklu çağının en önemli psikiyatrik sorunlarının başında gelir. Aileyi, okulu ve toplumu ilgilendiren yönleriyle ve geniş anlamıyla bir eğitim ve öğretim sorunudur. Sorunun erken teşhisinde tedaviden elde edilen sonuçların yüz güldürücü olması hiperaktivitenin sağlık ve eğitim alanında çalışanlar tarafından mutlak bilinmesi gerekli konular arasında yer alması gerçeğini göstermektedir.

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu,

Aşırı hareketlilik,
Dikkat eksikliği ve
İmpulsivite olarak sınıflandırılabilen üç temel belirti kümesinden oluşur.

AŞIRI HAREKETLİLİK (HİPERAKTİVİTE)

Aslında her çocuğun hareketli olması beklenir. Çocuk koşar, düşer ve gürültü çıkararak oynar. Bunların hepsi doğal karşılanabilir. Ancak DEHB’da ise çocuğun hareketliği aşırıdır ve yaşıtlarıyla kıyaslandığında farklılık hemen anlaşılır. Genellikle bu çocuklar bir motor tarafından sürülüyormuş gibi sürekli hareket halindedirler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjileri vardır. Yükseklere tırmanır, koltuk tepelerinde gezer, ev içinde koşuşturur ve dur sözünden anlamazlar. Sakin bir şeklide oynamayı beceremez, bir süre sakin bir şekilde oturamazlar. Oturmaları gereken durumlarda ise elleri ayakları kıpır kıpırdır. Çok konuşur, iki kişi konuşurken sık sık lafa girerler. Masanın başında oturamaz, dolayısıyla derslerini uygun mekanlarda çalışamazlar.

DİKKAT EKSİKLİĞİ

Çocukta dikkat kusuru özellikle eğitim hayatının başlamasıyla belirgin hale gelir. Okul öncesi dönemde de her şeyden çabuk sıkılan ve bıkan bu çocuklar, oyuncaklardan dahi sıkılıp kısa bir süre sonra onları parçalamayı tercih ederler. Okulun başlamasıyla birlikte öğrenmeye karşı ilgisizdirler. Ödev yapmayı sevmez, anne/baba ve öğretmenin zoruyla ödev yaparlar. Ödevleri yapmakta hayli zorlanırlar. Masanın başına oturamaz, otursalar dahi çeşitli bahaneler uydurarak (tuvalete gitme, su içme gibi) sık sık masa başından kalkarlar. Anne /babayı ders çalışırken sürekli yanlarında isterler. Üzerine aldıkları bir işi sürekli bitirmekte zorlanır, bir işi bitirmeden hemen diğerine geçerler. Kendileriyle konuşulduğunda sanki konuşanı dinlemiyormuş görüntüsü verirler. Bir komutu birkaç defa söyledikten sonra yerine getirirler.

Sınıfta dersi takip etmedikleri gözlenir. Dışarıdan gelen uyarılarla hemen dikkatleri dağılır. Ders dışı işlerle fazlaca ilgilenir, elindeki kalem, defter ve oyuncak gibi malzemeyle uğraşır, dersi takip edemezler. Derste sıkılmaları nedeniyle sınıfın dikkatini ve huzurunu bozacak davranışlar sergileyebilirler. (derste konuşma, arkadaşlarına laf atma ve garip asker çıkarma gibi).

Okuma ve yazma kaliteleri yaşıtlarından kötü, defter düzeni ve yazıları bozuk olabilir. Okurken sık hata yapabilir ve cümlenin sonunda kelime uydurmalarına rastlanabilir. Unutkandırlar. Sınıfta sık eşya kaybetme yanında, iyi öğrendiklerini düşündüğünüz bir bilgiyi de çabuk unutabilirler. Kendilerine uygun bir çalışma düzeni ve sistemi geliştiremezler. Okuma ve yazmayı genellikle sevmezler. Ders kitabı okumanın yanında hikaye ve roman türü kitapları okumaya karşı da isteksizdirler.

Yaşanan tüm bu öğrenme zorluklarına sınavlarda dikkatsizce yapılan hatalar eklenir. Sabırsızlıkları nedeniyle soruları hızlıca okuma, tam okumama ve yanlış okumalara sık rastlanır. Bu nedenle çok iyi bildikleri bir soruyu dahi yanlış cevaplayabilirler. Test sınavlarında çeldiricilere kolaylıkla kanarlar. Özellikle ilkokula başladığı yıllarda sınav kağıdını öncelikle vermeyi marifet sayarlar. Sonunda bilgileri ve bildiklerinden daha azı oranında not alırlar.

Dikkat eksikliği okul öncesi dönemde pek fark edilmeyebilir. Ancak bu çocukların bir kısmı ders dışı işlerde de çabuk sıkılma belirtileri gösterirler. Zeka düzeyi iyi olan ve ek olarak özel öğrenme güçlüğü olmayan çocuklar ilkokulun 3.ve 4.sınıflarına kadar derslerde sorun yaşamayabilirler. Çalışmadıkları ve dersi iyi takip etmedikleri halde notları kötü olmayabilir. Derslerin ağırlaşmasıyla birlikte başarıda ciddi düşüşler yaşanmaya başlanır.

Ev içinde günlük yapmaları gereken işler konusunda sorumluluk almak istemezler. Genellikle dağınıktırlar ve kurallardan hoşlanmazlar.

İMPULSİVİTE (DÜRTÜSELLİK)

Sonunu düşünmeden eyleme geçme olarak tarif edilebilecek olan impulsivite, bu çocukların uyumlarını bozan en ciddi belirti kümesidir. Sabırsızlıkları, sırasını beklemekte güçlük çekmeleri ve yönergeleri dinlemeleri tipik özellikleridir. Sonuçta kendisi ve çevresindekiler için zararlı olabilecek fevri hareketleri ve sınır tanımadaki zorlukları davranış sorunlarının ilk habercileri gibidir. Yaşıtlarıyla birlikte olduklarında olaylara aşırı tepki vermeleri ve fiil ve sözle arkadaşlarını rahatsız etmeleri nedeniyle toplum içinde istenmeyen adam ilan edilirler.

ALT TİPLERİ

Önceleri dikkat eksikliği hiperaktivite tablosunun aynı yoğunlukta bulundukları düşünülürdü. Oysa şimdi DEHB’nun farklı alt tipleri tariflenerek tanısal yaklaşımlar yeniden düzenlenmiştir.

Dikkat eksikliği hiperaktivite BİLEŞİK TİP

Klasik anlamda DEHB dendiğinde anlaşılan bileşik tiptir.
Dikkat eksikliği belirtilerinin yanında hiperaktivite belirtileri de bulunmaktadır.

Dikkat eksikliği hiperakitvite HİPERAKİTVİTE ve İMPULSİVİTENİN ÖNDE GELDİĞİ TİP

Hiperakitvite ve impulsivite belirtileri belirgin iken eksikliği belirtileri daha az gözlenir. Genellikle ders başarıları kötü değildir, ancak bulundukları ortamda hiperakitvite ve impulsiviteleri nedeniyle uyum sorunu yaşarlar.

Dikkat eksikliği hiperakitvite DİKKATSİZLİĞİN ÖNDE GELDİĞİ TİP

Dikkat eksikliği belirtileri belirgin iken hiperakitvite ve impulsivite belirtileri daha az gözlenir. Genellikle ders başarıları iyi değildir, ancak hiperakitvite ve impulsiviteleri belirgin olmadığından uyum sorunu yaşamazlar.

GÖRÜLME YAŞI, CİNSLER ARASI FARK VE GÖRÜLME SIKLIĞI

Belirtilerin 7 yaşından önce başlaması gerekir. Genellikle 4-5 yaşlarında belirtiler belirgin hale gelir. Ancak bir kısmı bebekliklerinden itibaren huysuzlukları az uyumaları ve az yemeleri ile dikkat çekerler. Okul döneminin başlamasıyla dikkat eksikliğine bağlı öğrenme sorunlarının gündeme gelmesi ve arkadaşlarla olan sorunları aileyi tedirgin etmeye başlar. Ergenlik döneminde ise okul başarısızlığı yanında davranış sorunları ve aileye karşı gelişen tutumlar gözlenir. Ergenlikte aşırı hareketsizlik azalır ve yerine çabuk sıkılma ve dikkat kusuru belirgin olur.

Erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık rastlanır. Erkek çocuklarda genellikle hiperaktivite ve impulsivite belirtileri ön planda iken, kız çocuklarında daha çok dikkat eksikliği belirgindir. DEHB her kültür ve toplumda görülen bir bozukluktur. Toplumda görülme sıklığı farklı araştırmalarda farklı sonuçlar elde edilmesine karşın yaklaşık %5-6 gibidir.

DEHB’NA EŞLİK EDEN DİĞER PSİKİYATRİK SORUNLAR

DEHB çocuklarda karşı gelme bozukluğu ve davranım bozukluğu ile birlikte görülebilir. Ayrıca, özel öğrenme güçlüğü sıklığı bu çocuklarda daha fazladır. Özel öğrenme güçlüğü ile birlikte görüldüğünde ders başarısızlığı çok daha belirgin hale gelir.

NEDENLERİ

Son 15-20 yılda yapılan araştırmalar DEHB’nun organik kökenli olduğu görüşünü hakim kılmıştır. Yeni araştırmalar beyin glikoz metabolizmasındaki bozukluklar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu çocukların özgeçmişlerinde hamilelikte ilaca maruz kalma ve intra uterin infeksiyonlar, zor doğum, düşük doğum ağırlığı,geçirilmiş M.S.S infeksiyonları dikkat çekmiştir. Bozukluğun genetik geçişi üzerinde durulmuş ve bu çocukların 1.dereceden akrabalarında DEHB oranı daha yüksek bulunmuştur. Kaotik alie yapısında yetişen ve ağır ihmal ve tacize maruz kalan çocuklarda da DEHB belirtileri gözlenebilmektedir.

ÜLKEMİZDE HİPERAKTİVİTE

Batı toplumlarında ve özellikle A.B.D’de DEHB tanısının fazlaca konduğu tartışmaları sürerken, maalesef ülkemizde Çocuk Psikiyatristi sayındaki yetersizlik bu çocuklardan önemli bir kısmının zamanında gerekli tedavi programına alınmasını engellemektedir. Toplumumuzdaki hiperaktivite konusunda yanlış ve eksik bilgilerin tedaviyi engelleyici veya geciktirici bir yanı vardır. Halk arasında DEHB belirtileri yanlış bir şekildi üstün zekalı olma, şımarıklık, terbiyesizlik, tembellik ve huysuzluk gibi terimlerle izah edilmeye çalışılır. Dolasıyla belirtileri görmezlikten gelmeden, şiddet uygulamaya kadar geniş bir yelpazede çözüm aranır. Belirtileri bu sorunun yansımaları olarak görmek yerine suçlu aramak ve sonunda çocuğu cezalandırmak aslında en büyük çözümsüzlüğü üretmek demektir.

Anne/babaların sürekli birbirlerini suçlayarak, ‘adeta sorunun nedeni ben değilim’ mesajını vermeye çalışmaları, ev içindeki huzuru bozarak çocuğa ulaşmamızı daha da güçleştirir. Başta eğitimciler olmak üzere çocukla ilgili her kesimin DEHB hakkında temel bilgilere sahip olması gerekir. Toplumda yaygınlığı hiç de azımsanmayacak oranda olan bu sağlık ve eğitim sorunun erken teşhisi anne-baba-çocuk üçgeninde oluşacak yanlış tutumların en aza indirilmesini sağlar.

TEDAVİ

Tedavinin ilk şartı, aile okul ve hekim arasında sıkı işbirliğidir. Çünkü DEHB evde olduğu kadar okulda da sorun yaşanmasına neden olur. Öğrenmeyle ilgili sorunlar yanında arkadaş ilişkilerinde yaşanan sorunlar ve kurallara uyma güçlüğü aile ve okulun ortak ve sağlıklı yaklaşımlarıyla aşılabilir.

Öncelikle ailenin hiperaktivite hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Çünkü çocukta var olan sorunların nedenlerini başka yerlerde aramak, çözüm üretmeyi engellediği gibi, telafisi mümkün olmayan yanlış yaklaşımlar sergilenmesine neden olacaktır. Çocukla olan ilişkimizi düzenleyebilmek için DEHB belirtilerini yanlış yorumlamamak gerekir. Çocuğun davranışlarını ya da derslerle ilgili zorluğunu yaramazlık ya da tembellik olarak yorumlayan anne-babalar çocukla ilişkilerinin bozacak derecede sürekli ceza verme eğilimindedirler. Oysa bu çocukların cezalardan pek anlamadıkları kısa süre içinde görülecektir. Tedavide çocukla yeniden sağlıklı ilişki kurabilmenin yolları aranır. Ailenin çocuğa yönelik tutumları gözden geçirilerek yanlışlar ayıklanmaya çalışılır.

DEHB’nun tedavisinde ilaçlar önemli yer tutarlar. Dikkat arttırmaya ve davranışların kontrol edilmesine yönelik ilaç tedavisi uzun yıllardır kullanılmaktadır. Stimülanların bulunmasıyla ilaç tedavisinde ciddi gelişmeler olmuştur. Günümüzde DEHB’nun tedavisinde Metylfenidat, dextroamfetamin ve pemolin gibi stimülanların yanında bazı antidepresan ve karbamezapin’den yarar görüldüğü bilinmektedir. Medikal tedaviden elde edilen sonuçlar çocuğun yaşı, zeka düzeyi, ailenin tedaviye uyumu ve sebatı gibi faktörlerden etkilenmektedir. Stimülanların devreye girmesiyle tedaviden elde edilen başarı oranı oldukça artmıştır. Stimülanlar; tedavideki başarıları yanındı, güvenilir ilaç olmaları, çocuklarda bağımlılık yapmamaları ve yan etkilerinin az olması nedeniyle tercih edilirler.

Ülkemizde psikiyatrik ilaç kullanımı konusundaki yanlış bilgilenmeler DEHB olan çocukların gerektiğinde ilaç kullanmalarını da engellemektedir. Ailenin yan etkilerden korkarak ilaç reddetmesi, tedaviyi geciktirmekte ve sonradan geri dönüşümü olmayan sonuçlar doğurabilmektedir.

Öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda özel eğitim programlarının uygulanması gerekebilir. Kalabalık sınıflarda dikkatlerinin dağılması nedeniyle öğrenemeyen çocuklara bireysel eğitim öğrenemeyen çocuklara bireysel eğitim desteği verilmelidir. Olumsuz davranışların düzeltilmesi ve yerine olumlu davranışların konulması için çeşitli destekleyici ve davranışçı tedavi teknikleri uygulanabilir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

- Çoğunlukla elleri ayakları kıpır kıpırdır ve oturduğu yerde kıpırdanıp durur.

- Çoğu zaman hareket halindedir ve bir motor tarafından sürülüyormuşçasına koşuşturur durur, yükseklere tırmanır.

- Oturması istendiğinde, oturduğu yerde bir müddet kalmakta güçlük çeker.

- Dikkati konu dışı uyaranlarla çabuk dağılır.

- Zihinsel çabayı gerektiren ders dinleme, ders çalışma, okuma ve yazma görevlerinden kaçar.

- Ödevlerde ve sınavlarda dikkatsizce hatalar yapar.

- Sabırsızdır, sırasını beklemekte güçlük geçer

- Kendisiyle konuşulduğunda sanki dinlemiyormuş izlemini verir.

- Sakin ve gürültüsüz biçimde oynamakta zorluk çeker

- Verilen yönerge ve ödevleri yapmakta zorlanır, bu işi tamamlamadan diğerine geçer

- Çok konuşur, sık sık başkalarının sözünü keser ve lafa girer.

- Çabuk unutur, sık eşya kaybeder.

- Çoğu zaman sonuçlarını düşünmeden tehlikeli işlere girer.

 

OKUL FOBİSİ


"Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi. Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?"

Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Çocuklarda okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissi nedeniyle okula gitmek istememe ve okulda yanlız kalamama ile karakterize duruma okul korkusu (okul fobisi) adı verilmektedir. Okul korkusunun çoğunlukla anneden ayrı kalma korkusu (bunaltısı) ile yakından ilgisi vardır. Çocuk anneden ayrı kalamaz ve annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği , kötü bir şeyler olacağı endişesini yaşar. Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Her sabah okula gitmek için evden çıkmak büyük sorun olur. Çocuk çeşitli bahaneler ile ( karnım ağrıyor, başım ağrıyor gibi ) evde kalmak ister. Okula gitmesi konusundaki zorlamalar çocuğun var olan sıkıntısını daha da artırır. Çocuğun anneden ayrı kaldığında duyduğu bunaltı bazen o kadar dayanılmaz olur ki çocuk sürekli ağlar, bağırır, hırçınlık nöbetleri gösterir.

Okul korkusu sorunu ailenin tüm bireylerinin sorunudur. Ailenin her ferdinin problemin çözümünde katkısını bekleriz. Çocuğa içinde bulunduğu durumu anladığımız ve ona yardımcı olacağımız mesajını vermeliyiz. Eleştiren, aşağılayan, korkutan ve sindiren bir yaklaşım başarıya ulaşamaz. Başarıya ulaştı görünse dahi daha sonra oluşacak daha büyük sorunları peşinden sürüklemiş olur. Böyle bir sorunla karşı karşıya kalan ailelerin dikkat etmesi gerekli hususları şöyle sıralayabiliriz

1-Kendinizi çocuğunuzun yerine koyunuz ve duyduğu kaygı ve endişeyi anlamaya çalışınız

2-Çocuğunuzu okula gitme zorluğu nedeniyle cezalandırmayın, küçük düşürücü sözlerle aşağılamayın. Çocuğun bunaltısı ile oluşan belirtileri şımarıklık, ilgi çekme arzusu ya da sizi kızdırmak için yapılan davranışlar gibi yanlış yorumlamaktan kaçının..

3-Sabırlı, tutarlı ve kararlı bir tavır içinde olunuz . Sorunu görmezlikten gelmek ve bir sonraki yıla havale etmek ancak çözümü zorlaştırır.

4-Çocuğunuz okula gitmek istemediğini söylüyor ve okulda kalamıyorsa bir çocuk psikiyatristinden yardım isteyiniz. Okul fobisi hekim, aile ve öğretmenin işbirliği ile çözüme kavuşturulabilir bir sorundur.

ÇOCUK CİNSELLİKTE NEYİ MERAK EDER ?


Çevresini ve dış dünyayı yeni yeni tanımaya çalışan çocuğun özellikle 3 yaş civarında aşırı meraklı olduğu ve bu dönemlerde anne-babasını çeşitli konularda soru bombardımanına tuttuğu bir gerçektir. Bu sorulardan anne ve babayı en çok zorlayanı çocuğun cinsel içerikli soruları olmaktadır. Ansızın, beklenmedik anda böyle bir soruyla karşılaşan anne ve baba ne yapacağını bilmemenin verdiği telaşla ayıptır, daha sen çok küçüksün gibi kaçamak cevaplar vererek çocuğu başından savmak veya soruyu duymazlıktan gelerek cevapsız bırakmayı tercih eder.Oysa bu tutum çocuğun var olan merakını bir kat daha artırır. Bu merakı gidermek için çocuk anne-babanın yatak odasına ani baskınlar düzenler, onları banyo yaparken gizlice izlemeye çalışır ya da arkadaşlarının bedenlerini incelemek ister.

Çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil onun üremeye yani bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerine dair merakı yatar. Bu çocuğun uzaya gezegenlere ya da hayvanların yaşayışlarına olan merakından farklı değildir. . Anne ve babanın sorular karşısında duyduğu gerginlik bu farkı bilmemekten ve çocuğun cinsellik anlayışını erişkin anlayışıyla karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Çocuğa cinsel bilgiler vermenin ideal zamanı onun bu konularda soru sormaya başladığı dönemlerdir. Bu tür sorular genellikle 3 yaş civarında sorulmaya başlanır. İlk sorular kendi bedeni , annenin bedeni ya da bir kardeşin dünyaya gelişi ile ilgilidir. Ona vereceğimiz cevapların içeriği yaşa bağlı değişebilir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken gerçek dışı ifadelerden kaçınmaktır. Örneğin bebekler nasıl gelir ? sorusu çocukların sıkça sorduğu bir sorudur. Buna çok basit şekilde şöyle cevap verebiliriz. Bebekler annenin karnında büyürler. Orada bebeklerin büyümesi için özel bir yuva vardır. Burada büyürler ve bir süre geçtikten sonra annenin döl yolundan dışarı çıkarlar. Bunun yerine bebekler leylekler tarafından getirildi ya da çarşıdan satın alındı gibi gerçek dışı ifadeler çocuğun yanlış bilgilenmesine neden olacak ve bir müddet sonra bu cevabın doğru olmadığını anlayan çocuk merakını gidermenin ve sorularına cevap bulmanın başka yollarını arayacaktır. Diğer taraftan bazı anne ve babalar da çocuklarının sordukları soruları kuşlar , arılar gibi hayvanlar üzerinden onları anlatarak cevaplamak isterler. Böylece üreme ile ilgili bilgilerin daha masum hale geleceğini ve cinsellikten arınacağını düşünürler. Oysa çocuğun asıl merak ettiği konu insanların üremesidir. İşe kuşlar ve arılarla başlamak sadece anne-babanın sıkıntısını hafifleten kaçamak bir yoldur , çocuğun merakını gidermez.

Çocuğun sorularına verilecek cevaplar onun merakını giderici ve doyurucu olmalıdır. Ancak bilgi verme amacıyla çocuğa her şeyi tüm detayları ile anlatmak ve çocuğun aklını karıştırmak da gerekmez. Çocuğun neyi anlayıp anlamayacağını kavramak zor değildir. Her çocuğa yaşına uygun anyabileceği bir dil kullanarak bilgi verilebilir. Çocuğa cinsel konularda yaşına uygun bilgi vermek ona basit trafik kurallarını öğretmek gibidir. Bu bilgilerden onu uzak tutmak ileride karşılaşacağı olaylara karşı savunmasız bırakacak ve yaşam boyu onun izlerini taşımasına neden olacaktır. Vereceğimiz her türlü bilginin doğru ve abartısız olması gerekir. Uydurma yanlış, saçma ve hayali bilgiler vermek çocuğun zihnini bulandırır ve ileriki yaşamı için sorunlar oluşturur. Kullanılan dil basit olmalı ve fazla detaya girilmemelidir. Çocuğa her şeyi detaylı biçimde anlatmanın bir anlamı ve yararı yoktur. Ona yaşına göre kaldıramayacağı derinlikte bilgiler vermek cinselliğin erken devreye girmesine neden olabilir. Cinsel konulardan bahsederken anne ve babaların yüz ifadeleri, gerginlikleri ve huzursuzlukları da çocuklar tarafından dikkatle algılanır. Huzursuz, gergin ve utungaç bir ifadeyle ne söyleyeceğini bilemeyen anne ve babalar çocuklarına bu konunun aslında konuşulmaması gereken kötü ve çirkin şeyler olduğu mesajını vermiş olurlar. Oysa çocuğun algılaması gereken cinselliğin doğallığı ile birlikte gizliliği ve özelliğidir.

Çocuğa üreme ve cinsellik hakkında bilgi vermeye en uygun kişiler anne ve babalardır. Ancak bu gerçeğe rağmen anne ve babalar bilgilendirme açısından kendini yetersiz bulur ya da sıkıntı duyduğu için çoğunlukla bundan kaçarlar. Çocuk ise yaşı ilerledikçe bu konudaki bilgileri dışarıdan başka yollarla öğrenmeye çalışılır. Böyle bir yolla bilgi edinmeyi anne ve baba olarak sizin kontrol edebilme şansınız hiç yoktur.

Çocukların bir kısmı anne ve babaların cinsel yaşamı hakkında soru sorarlar. Cinsel bilgi verme adına anne-babanın çocuklarına cinsel yaşantılarından bahsetmesi sakıncalıdır. Cinsel yaşantıların çok özel konular olduğu ve başkaları ile paylaşılamayacağı ifade edilmelidir. Anne ve babaları sıkıntıya sokan diğer bir düşünce de çocuklarının öğrendikleri bilgileri uygulamaya koyacakları endişesidir. Aslında bu düşünce yetişkinlerin kendi düşüncelerini çocuklara yansıtması anlamına gelir. Çocuk erişkinler gibi cinsel istek ve ilgi duymadığından bu korku yersizdir. Ayrıca biyolojik olarak da hormonlar tarafından uyarılmamaktadır. Çocuğun sorularına yol açan sadece bilgi edinme isteğidir.

İleri görüşlülük adına çocuğa yaşının üstünde detaylı bilgiler veren ve çocuktan hiçbirşeyi gizlenmemesi gerektiğini düşünen anne ve babalar vardır. Bu anne-babalar rahatlıkla evde çıplak dolaşabilmekte ya da yaşı ilerlemesine rağmen çocuğu ile birlikte banyo yapabilmektedirler. Bu tür tutum ve davranışlar çocuğun ruhsal gelişimi için oldukça sakıncalıdır. Çocuğun anne-babasıyla aynı yatakta yatmasının da benzer sakıncaları vardır. Doğduğu günden itibaren en kısa zamanda çocuğun yatağı ve odası ayrılmalıdır.

Cinsel konularla ilgili soru sormayan çocuklar ya daha önce sordukları sorular nedeni ile ayıplanmıştır ya da kendilerini rahat hissedecekleri bir ev ortamı bulamamışlardır. Bu nedenle oyunlarında ve arkadaşları ile konuşmalarında sorularına cevap ararlar. Merakını gidermek isteyen çocuk doktorculuk oynayarak hemcinslerinin ve karşı cinsin bedenini keşfetmeye çalışır. Bu durum bazı anne ve babaların telaşlanmasına neden olur. Başlangıçta bu tür araştırma ve merak giderme çabaları bir noktaya kadar doğal karşılanmalı ve çocuk suçlanmamalıdır. Ancak çocuğa yaptıklarının farkında olduğunuz mesajını vermeli ve merakını giderici gerekli açıklamalarda bulunmalısınız.

 

 

 

 

GECE İŞEMELERİ (ENURESİS NOKTURNA)


Gece altını ıslatma tıbbi adıyla Enürezis Nokturna tedavi edilebilir bir hastalıktır. Çocuklarda sık görülür. 5 yaşından sonra ayda bir-iki kez gece alt ıslatması olan çocuklarda bu hastalığın varlığından söz edilebilir. Hastalığın uyku derinliği ve mesane kapasitesi ile ilgili olduğu görüşü hakimdir. Ayrıca psikolojik etmenler de hastalığın oluşmasında rol oynamaktadır. Erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha sık görülür.

Her sabah yatağından ıslak olarak kalkan bir çocuğun duyduğu sıkıntıyı anlamak çok zor değildir. Bu durum aileler tarafından hastalık olarak kabul edilmediği için çocuk devamlı suçlanmakta ve zaman zaman cezaya çarptırılmaktadır. oysa bu durumdan en fazla çocuk rahatsızdır ve kurtulmak istemektedir. Özellikle yabancı bir evde yatması gerektiği ya da kamp, tatil gibi nedenlerle evden uzak kaldığı durumlarda çocuk çok yoğun utanma duygusu yaşar. Bu nedenle bir çok faaliyete katılmak istemeyebilir.

Toplumumuzda gece altını ıslatmanın zamanla geçen normal bir durum olduğuna dair yanlış bir kanaat vardır. Hatta sünnet olunca, ergenlikte ya da askere gidince geçeceğine inanılır. Oysa yaş ilerledikce bazı vakalarda kendiliğinden düzelmeler görülebilir. Ancak ne zaman olacağını kimsenin bilmediği bu düzelmeyi beklemek çocuğun ruhsal yapısında derin yaralar bırakacağından hatalı bir tutum olur. Gece altını ıslatan çocuğu olan aileler eğer çocukları 5 yaşından büyük ise tedavi yollarını aramalıdırlar. Bu hastalığın tedavisinde oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Tedavide kademeli olarak bazı programlar uygulanmakta ve ilaçlardan da yararlanılmaktadır.

Halk arasında tedavide kullanılan bazı ilaçların kısırlığa neden olabileceği gibi yanlış bir kanaat vardır. Gece alt ıslatma sorunu olan çocuklarda kullanılan ilaçların kısırlık yapması söz konusu değildir. Bu uydurma ve bilimsel dayanağı olmayan bir söylentiden ibarettir.

 

 

ÖĞRENME BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARIN AİLELERİ VE ÖĞRETMENLERİ İÇİN ÖNERİLER:

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul edin. O pek çok işi başarabilecek kadar zeki, uyanık ve isteklidir. Onun kendisini değerli bir birey olarak hissetmesine engel olmayın.
* Günlük yaşam programınızı çocuğunuzla birlikte önceden planlayın. Çocuğunuz ne zaman, ne yapacağını önceden bilsin.
* Disiplin kurallarınızda, isteklerinizde ve günlük işlerinizde tutarlı ve istikrarlı olun....

ÖĞRENME BOZUKLUĞU (DİSLEKSİ)
Zuhal Özer

"Haftanın günlerini öğrenebilecek mi?", "Mars’ta yaşam üzerine konuşabiliyor, ama 2 ile 2’yi neden toplayamıyor?", "Niye okulda iyi değil?", "dede"yi neden "bebe" diye okuyor?", " b ve d harfleri arasındaki farkı göremiyor mu?", "Anlamını bildiği bu kelimeleri neden okuyamıyor?" "Neden aklı kadar başaramıyor?", "Dört farklı aritmetik probleminin hepsine birden neden aynı cevabı veriyor?", "Çok iyi bir çocuk, çok çalışıyor ama neden yapamıyor?", "Her yıl aynı noktada, sanki yalnızca yaşı büyüyor". Anne babalarda bu soruları uyandıran çocuk kimdir? Onlar okulda başarısız, ama zeki çocuklardır. Bu çocuklar "çini"yi "için" diye okurlar. 41’i 14 yazarlar, p’yi d, d’yi b yazarlar ve bir kelimeyi oluşturan harflerin sırasını hatırlayamazlar. Ödevlerini tahtadan alamazlar, kaybederler, kitaplarının yerini unuturlar, eşyalarını kaybederler, içinde bulundukları yılı, günü ve mevsimi ayırt edemezler. Kahvaltıya öğle yemeği diyebilirler; dün, bugün ve yarını karıştırabilirler. Gördüklerini hatırlayamazlar ya da zihinlerinde canlandıramazlar. Bu çocuklar sınıfta öğrenemezler. Bu çocuklar, bir cümle ya da fikrin ortasından başlayabilirler ya da bir cümlenin ortasında durabilirler. Bazı durumlarda toplama, çarpma yapabilirler; ama çıkartma ya da bölme yapamazlar. Kimi zamanda matematiği yalnızca zihinden yapabilirler, ama yazamazlar. Kelimeleri yüksek sesle okurken harfleri ve heceleri atlayabilirler ya da ekleyebilirler.

ALTI YAŞINA GELEN tüm normal çocuklar artık bir eğitim alabilecek zihinsel gelişim düzeyine gelirler. Okula giderler ve ilk öğrendikleri şey okumaktır. Öğrenme bozukluğu adı verilen sorunu yaşayan çocuklarda ise bu hazırlık henüz tamamlanmamıştır. Öğrenmeye yardım eden zihinsel organizasyon bazı bakımlardan yeterli değildir. Okuyamazlar, yazamazlar, matematikte zorluklar yaşayabilirler; ancak zekâ düzeylerinde bir sorun yoktur. Bu çocuklar, özellikle öğrenme bozukluğunun tanınmadığı toplumlarda okulda ve ailelerinde "anlaşılamama" sorunu yaşarlar. Okuyamadıkları ya da yazamadıkları için zekâ düzeylerinden kuşku duyulur. Aileler paniğe kapılır, öğretmen öğretememenin sıkıntısını duyar ve giderek büyüyen bir sorunlar yumağıyla çoğunlukla herkes çocuğa yüklenir durur. Tabii bu yüklenme biraz boşadır, çünkü çocuğun bu farklı durumuna ilişkin pek bir şey bilinmiyordur. Yalnızca öğretmek vardır. Bu tablonun sergilendiği bir çocuk için bir doktor "nörolojik bir olgunlaşmamışlık" ya da "minimal beyin disfonksiyonu"; bir eğitimci "öğrenme bozukluğu" adlandırmalarını kullanır.

Öğrenme bozukluğunun son yıllarda en çok kabul gören tanımı 1988 yılında ABD Ulusal Öğrenme Bozukluğu Birleşik Komitesi (NJCLD) tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre, "Öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur". Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu varsayılıyor. Ayrıca kendini idare etme, sosyal algılama ve sosyal etkileşim sorunları da birlikte görülebilir. Bu tanım, sorunun yaşla birlikte düzelmediğini ve öğrenme bozuklukları ile öğrenme sorunlarının farklı olduğunu vurgulamaktadır. Öğrenme bozukluğu, genel kapsamlı bir terim; çünkü, çok sayıda sorunu içeriyor. Örneğin, okuma sorunları için disleksi (dyslexia), yazı sorunları için disgrafi (disgraphia), matematik sorunları için diskalkuli (dyscalculia) terimleri kullanılıyor ve öğrenme bozukluğu bu sorunların tümünü içeriyor. Öğrenme sorunlarından diğer bir grup da hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu gibi terimlerle adlandırılıyorlar.

Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasının tek bir nedeni yok. Doğum öncesi (yetersiz beslenme, annenin geçirdiği enfeksiyonlar, ilaç kullanma...), doğum sırasında (uzun ve zor doğum, plasenta ve göbek kordonu anomalileri...), doğum sonrası (doğumdan sonra nefes alana kadar geçen sürenin uzunluğu, erken yaşta ateşli hastalık, başa hızlı darbe...) ve kalıtsal (ailelerde öğrenme bozukluğu olan başka kişilerin de olması) etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkma nedeni ne olursa olsun, önemli olan ailelerin ve eğitimcilerin sorunun varlığını kabul edip çözüme yönelmesidir. Bu çocukların aileleri doğal olarak diğer anne babalara göre farklı duygular yaşarlar. Kimisi sorunun nedenini dışarıda görür ve çözümü, okul-öğretmen gibi dış etmenleri değiştirmekte arar. Kimisi suçluluk duyar, kızgınlık hisseder. Endişe veren bu durum, anne babaları depresyona kadar sürükler. Tüm bunlar, aslında sorunun varlığını kabul edememeyle ilgili tepkilerdir. Çocuk ve anne baba açısından en olumlu yaklaşım, anne babanın sorunun varlığını kabul ederek, çocuğa yardım yoluna geçebilmesidir. En uygun ve yeterli yardımın verilebilmesi şansı "Evet, benim çocuğumda öğrenme bozukluğu var." diyebilmeyi yürekten başarmayla artar.

Öğrenme bozukluğu olan çocuk neler hisseder, neler yaşar? "Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.", "Ben yeterince iyi değilim.", "Ben aptalım.", "Ben geri zekâlıyım.", "Kimse beni sevmiyor." gibi duygu ve düşünceler öğrenme bozukluğu olan ve psikolojik destek almayan çocukların hissettiklerinden yalnızca bir kısmı. Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi öğrenme bozukluğu nedeniyle yaşantısının ona sunduğu deneyimler, onun kendine ilişkin olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açar. Çünkü, ailesi ya da öğretmeni çoğunlukla yalnızca olumsuz yönleriyle ilgilenir; olumlu yönleriyle ilgilenen pek olmadığından kendini sevmemesine ve kabul etmemesine yol açan duygu ve düşüncelere sahip olur. Kendi dünyasını hep yanlışlardan (yanlış yazan, yanlış okuyan, yanlış hesaplayan) oluşan bir dünya olarak algılar ve sonuçta kendini "yanlış" bulur hale gelir.

"Benim neyim var?" sorusunu çok sık sorar. Bu noktada özellikle anne baba ve öğretmenin çocukla etkili bir iletişim içinde olması çok önemlidir. Duyulmaya ve anlaşılmaya çok gereksinimi vardır. Gerçekte zeki olduğunu, ama öğrenmek için diğerlerine göre daha çok zaman harcaması gerektiğini ve yavaş da olsa bir gün mutlaka yapacağını bilmeye çok gereksinimi vardır. Benlik algısının güçlenmesi için kendiyle ilgili olumlu mesajlara da çok gereksinim duyar. Çoğunlukla diğerlerinin beklentilerini karşılayamadığı için kızgındır. Kendine kızgındır. Geç olgunlaştığı için bağımsız bir birey olmak adına kazanacağı becerileri daha geç kazanır. Toplu taşım araçlarını kullanmak, para hesabı yapmak, basit yemekler pişirmek, saati anlamak, masa hazırlamak, yatak toplamak, telefon kullanmak gibi işleri kendi başına başarmayı öğrenmek ona iyi gelir. Çünkü, bağımsızlığa geçişte bu becerileri kazanmış olmak oldukça önemlidir.

Akıllıyım, Yaratıcıyım, Disleksiliyim

En sık rastlanan öğrenme bozukluklarından olan disleksi ile ilgili ilk bulgular, 1896 yılında bir İngiliz doktor olan W. Pringle Morgan tarafından elde edildi ve British Medical Journal’da yayınlandı. Morgan makalesinde 14 yaşında olan Percy adındaki erkek çocuğunun her zaman akıllı ve zeki bir tutum içinde olduğunu, yaşıtlarıyla kıyaslandığında oyunlarda hızlı olduğunu ve arkadaşlarından geride kalan hiçbir yönü olmadığını, ancak okuyamadığını belirtiyordu. Bu dönemlerde disleksinin görme sistemiyle ilgili olduğu düşünülüyordu. Çünkü, disleksinin en belirgin özelliklerinden biri harflerin ve kelimelerin karıştırılması ve tersten algılanmasıydı. Bu bakış açısından yola çıkan bir düşünceyle disleksiyle baş etmek için göz eğitimleri yaptırılıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalar ise disleksinin görmeyle ilgili bir bozukluk olmayıp dil sistemiyle ilgili bir bozukluk olduğunu ortaya koydu. Bugün göz eğitiminin disleksiyle yaşamayı kolaylaştırmadığı da artık kesinlikle kabul gören bir gerçek. Bugünkü bilgilerin ışığında, disleksi, fonem adı verilen dil birimlerinin birbirinden farklılıklarının ayırt edilmesi sırasında ortaya çıkan bir bozukluk.

Disleksi, genellikle çocukluk döneminde, okumaya başlama aşamasında fark ediliyor. Bir hastalık değil, ama okumayla ilgili zihinsel süreçlere ilişkin bir farklılık. Bozukluğun bilim adamlarına en çok zorluk çıkaran yönlerinden biri de bu özelliği taşıyan çocukların hiçbirinin birbiriyle tam bir benzerlik içinde olmaması. Bu bozukluğu taşıyanların en belirgin özelliği aynı yaş ve zekâ düzeyindeki diğer çocuklara kıyasla okuma düzeylerinin daha düşük olması. Okuma düzeyinin düşüklüğü örneğin, ilkokul dördüncü sınıftaki bir çocuğun okuma düzeyinin ikinci sınıftaki bir çocuğunki gibi olması anlamına geliyor. Bu durumdaki bir çocuk "okumada iki yıl geride" olarak adlandırılıyor. Böyle bir çocuğun okuma düzeyinin düşük olmasının nedeni her durumda disleksi olmayabiliyor. Disleksi olmayıp okuma sorunları yaşayan çocukların olduğu da unutulmaması gereken bir konu. Okumayı sınıf düzeylerine göre değerlendirmek bazı yönlerden yeterli olabilir; ancak yanıltıcı da olabilir. İlkokul dördüncü sınıftayken iki yıl geride olan bir çocuk, lise ikinci sınıfta olup, iki yıl geride olan bir çocuğa göre büyük zorluklar içindedir. İlkokul dördüncü sınıftaki çocuk ilk sınıflarda öğretilen okuma becerilerinin az bir kısmını öğrenebilmiştir; ancak bu ölçüye göre lise ikinci sınıftaki öğrenci aradaki 3 yıllık zaman içinde iyi bir okuyucu olmak için gereken becerilerin % 80’ini kazanmış olur.

Samuel T. Orton, disleksi üzerinde ilk çalışan nörologlardan biri olup, 1920’lerde disleksinin sık karşılaşılan özelliklerini şöyle belirlemişti:

* Yazılı kelimeleri öğrenme ve hatırlamada zorluk.
* b ve d, p ve q harflerini, 6 ve 9 gibi sayıları ters algılama; kelimelerdeki harfleri ya da sayıları karışık algılama, ne’yi en; 3’ü E; 12’yi 21 olarak algılamak gibi.
* Okurken kelime atlamak.
* Hecelerin seslerini karıştırmak ya da sessiz harflerin yerini değiştirmek, sıklıkla yazım hatası yapmak.
* Yazı yazmada zorluk.
* Gecikmiş ya da yetersiz konuşma.
* Konuşurken anlama en uygun kelimeyi seçmede zorluk.
* Yön (yukarı, aşağı gibi) ve zaman (önce, sonra, dün, yarın gibi) kavramları konusunda sorunlar.
* Elleri kullanmada hantallık ve beceriksizlik; okunamayan el yazısı.

Disleksili çocukların çoğunda bu sorunların birkaç tanesi var; ancak bunlardan yalnızca bir tanesinin var olması bile çocuğun özel eğitim gereksinimi duymasına yeterli. Bir de disleksiyle ilgili yanlış kanılar var. Ayna yazısı adı verilen yazıyı tersten yazma,
harf ya da kelimelerin yerini değiştirme durumunun yalnızca disleksililerde görüldüğü görüşü bunlardan biri. Oysa, yazmayı yeni öğrenen her çocukta ayna yazısı yazma durumu ortaya çıkabiliyor. Ayna yazısı, yazmayla ilgili acemilik döneminin olağan görüntülerinden biri; ancak acemilik döneminden sonra da sürerse, disleksiden şüphelenilmesi gerekiyor. Disleksililer kelimeleri kopyalarken değil, adlandırırken zorluk çekiyorlar. Disleksinin yaş ilerledikçe geçtiği düşüncesi de artık kabul görmüyor. Bozukluk yetişkinlikte de sürüyor. Disleksililerin çoğu yetişkinliklerine kadar okumayı öğrenmiş oluyorlar, ancak yavaş okuyorlar. Disleksiyle ilgili yanlış kanıların en önemlilerinden biri de bu bozukluğun zekâ düzeyi yüksek olanlarda görülemeyeceğine ilişkin olanı. Oysa, disleksililer zekâ düzeyleri düşük olmadığı gibi özel yetenekli de olabiliyorlar. Buna en önemli kanıt, disleksili olduğu bilinen bilim adamları ve sanatçılar: Albert Einstein, William Butler Yeats, George Patton, Harry Belafonte, Leonardo da Vinci, Auguste Rodin ve Cher gibi.

Yukarıdaki bulguların da ortaya koyduğu gibi disleksi bir hastalık değil. Disleksililer de toplumların ilgilenip destek vermesi gereken "farklı"lardan. Onları kelime dünyalarında zorlukları olan bireyler olarak görmek gerekiyor. Günlük yaşamda dile ve kelimelere dayalı bir kültür söz konusu. Böyle bir kültür içinde yaşam disleksililere birçok güçlük sunuyor. Adres yazmak ya da tren tarifesi okumak onlar için çok zor oluyor. Günümüzde toplumlardaki bilgi paylaşımı giderek daha dile dayalı hale geldiği için disleksililere destek vermenin önemi de artıyor.

Beyin üzerinde yapılan çalışmalar normal bireylerde sağ beyin yarımküresinin sol beyin yarımküresine göre daha küçük, disleksililerde ise eşit büyüklükte ya da sol beyin yarımküresinin daha küçük olduğunu ortaya koyuyor. Disleksililerin sol beyin yarımküresindeki farklılıkların bu bozukluğun nedeni olduğu düşünülüyor. 1978 ve öncesine kadar bu alanda birbirine çok ters düşen düşünceler vardı. Disleksililere sanat eğitimi vermemek gerektiği, çünkü sağ beyin yarımküresinin daha da gelişeceği ve sol beyin yarım küresinin daha zayıf kalacağı gibi. Bu düşünce de artık terk edildi. Davranış bozukluklarıyla disleksililere özgü dil bozuklukları arasında da özel bir ilişki olmadığı belirlenmiş. Davranış bozukluklarının olma sıklığı normal insanlarda ne kadarsa, disleksililerde de o kadar. Bu çocuklarda yaratıcılığın oldukça yüksek olduğu da belirlenmiş.

Disleksililerde, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi diğer sorunlar da olabiliyor, ancak koşul değil. Disleksi bir lanet (!) değil de, bir takdir gibi yaşandığında, diğer insanların okuma düzeyini yakalamak ve yetenek sahibi olduğu diğer özelliklerini de ortaya koyabilmek şansı doğuyor. Disleksinin tanınmadığı aile ve okul ortamlarında yetişen çocuklarda okuyamamak ve varsa diğer öğrenme bozukluklarını da yaşamak yüzünden güven kaybı oluyor ve bu temel güvensizlik duygusu yaşamın her alanına yansıyor. Başarılı oldukları kabul edilen disleksililerin özgüven sahibi oldukları, benlik algılarının olumlu olduğu, kim olduklarının ve nasıl düşündüklerinin farkında oldukları da belirlenmiş. Fikirlerinin ve yaklaşımlarının genelden değişik olduğunu fark ettiklerinde zihinsel becerilerinin yetersiz olduğu düşüncesinden vazgeçip, yaratıcılıklarını yaşamlarında kullanma yönünde güdülendikleri de ortaya konmuş.

Okuma Nasıl Gerçekleşiyor?

Disleksinin fonemleri birbirinden ayırt etmeyle ilgili bir bozukluk olduğunun kabul edilmesi ve bunu açıklayan modeller, zekâ düzeyi yüksek bazı insanların okumayı öğrenmede ve dille ilişkili bazı işleri yapmada neden zorluk çektiklerini de açıklayabiliyor. Son 20 yıl içinde, disleksinin fonolojik (sese ilişkin) süreçlerle ilgili olduğu model kabul görüyor. Fonolojik model, disleksinin klinik belirtileriyle ve nörologların beynin fonksiyonu ve organizasyonuna ilişkin bulgularıyla da tutarlı görünüyor. Fonolojik modelin nasıl olduğunu anlamak için önce dilin beyinde nasıl bir süreçten geçtiğini bilmek gerekiyor. Araştırmacılar, dil sistemini her biri dilin belirli bir yönüyle ilgili olan bileşenlerin aşamalı dizilişi olarak kavramsallaştırıyor. Bu aşamalı dizilişin en alt basamağında bir dilin içerdiği ayırt edici ses parçacıklarını (fonemleri) süreçten geçiren fonolojik modüller var. Linguistik sistemin temel öğesi de fonemler. Kelimelerin tanınması, anlaşılması ve hafızada depolanması ya da gramer açısından incelenmesi için beynin fonolojik modülü tarafından fonetik birimlerine ayrılması gerekiyor. Bu süreç konuşma dilinde otomatik olarak gerçekleşiyor.
Okuma, konuşma dilini yansıtıyor, ancak dil psikoloğu Alvin M. Liberman’
ın belirttiği gibi okuma kazanılması daha zor olan bir beceri. Liberman, konuşma ve okumanın her ikisinin de fonolojik süreçlerle ilgili olduğunu, ama aralarında önemli bir fark olduğunu belirtiyor. Bunu "Konuşma doğal, okuma değil. Okuma bir buluş olduğundan, bilinç düzeyinde öğrenilmesi gerekiyor." diye ifade ediyor. Okuyan kişinin görsel alfabetik yazıyı dille ilgili kavramlara çevirmesi gerekiyor. Bu da harfleri (grafemleri) ilgili fonemlere çevirmek anlamına geliyor. Bunun için, okumaya yeni başlayan birinin konuşma sırasında kullanılan kelimelerin fonolojik yapısının farkında olması gerekiyor. Bundan sonra ise, bu fonolojiyi temsil eden harflerin kâğıttaki dizilişini (ortografi) anlaması gerekiyor. Bir çocuk okumaya başlarken olan şey bu; ancak disleksili bir çocukta, dil sisteminde fonolojik modül düzeyindeki bir eksiklik, yazılı bir kelimenin fonolojik bileşenlerine parçalanmasına engel oluyor ve yazı bütününün anlaşılmasını önlüyor. Kavrama ve anlamlandırma ile ilgili süreçler bu işe dahil değil, çünkü bunlar ancak kelime tanındıktan sonra devreye giriyor. Fonolojik modül eksikliğinin etkisi en açık okuma sırasında ortaya çıkıyor, ancak bazı durumlarda konuşmayı da engelliyor. Disleksililerin çoğu için okumak son derecede zor ve çok büyük enerji gerektiren bir işlem.

fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile beyin üzerinde yapılan çalışmalar, harflerin tanınmasının (occipital lob’daki extrastriate cortex’te), fonolojik süreçlerin (inferior frontal gyrus’te), anlama geçişin (orta ve superior temporal gyri’de) beynin farklı bölümlerinde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Okumak için gereken fonolojik süreçlerin gerçekleştiği yerler kadınlar ve erkekler arasında da farklılık gösteriyor. Fonolojik model ve deneyler ezberlemenin ve ezberlenenlerin geri çağrılmasının disleksililer için çok güç olduğunu ortaya koyuyor.

Umut Veren Çalışma

Disleksiyle baş edebilmek için özel eğitim desteği gerekiyor. Bugüne kadar disleksililerin eğitiminde kullanılan klasik yöntemlerin yetersiz kaldığını düşünen San Francisco’daki California Üniversitesi’nden Michael M. Merzenich ve William M. Jenkins ile New York’taki Rutgers Üniversitesi’nden Paula Tallal, dil öğrenme bozukluklarını tedavi etmek amacıyla bilgisayar oyunları geliştirdiler ve Ocak ayının Science dergisinde geleceğe dönük umut veren bu çalışmalarını yayımladılar. Bazı araştırmacılar bu yeni tedavi yönteminin çocuklarda olduğu kadar yetişkinlerde de disleksiyle baş edebilmeye yardım edeceğini düşünüyorlar. Bu araştırmacılar, fonemleri bazı süreçlerden geçiren bilgisayara dayalı bir teknik oluşturarak bilgisayar oyunları geliştirdiler. Bu çalışmada kelimeleri oluşturan hecelerin % 50 oranında uzatılarak söylendiği ve sessiz harflerin düzeyinin yükseltildiği bilgisayar oyunları ürettiler. Bilgisayar oyunlarında düşsel yaratıklar, çan ve ıslık sesleri ile ödül niteliğinde uygulamalar da var. Bir monitörün karşısına kulaklıklarla oturan çocuk da, ba, ta, ka gibi birbirine benzeyen hecelerin seslerini duyuyor. Çocuğun oyunu kazanabilmesi için zevkli, dikkat çekici görüntülere eşlik eden seslerin şaşırtıcı parçalarını birbirinden ayırması gerekiyor. Doğru cevap verdiğinde ise ödül alıyor. Duyduğu sesleri doğru ayırt edince uçan inekleri yakalayabiliyor, sirk akrobatlarının ipe tırmanmasını sağlıyor ve palyaçoları su kovalarına düşürebiliyor. Başında kolay olan oyun, giderek zorlaşıyor. Araştırmacılar hazırladıkları bu oyunları zekâları en az ortalama düzeyde olan, işitme sorunu olmayan, ancak fonemleri birbirinden ayırt etmede sıklıkla güçlük çeken çocuklar üzerinde denediler. Dört haftalık bir süre içinde, çocukların neredeyse tümünün kayıp yıllarını tamamlayabildiğini belirten araştırmacılar, bu tedavi yönteminin bütün disleksililere hitap edip edemeyeceği konusunda henüz bir çalışma yapmadıklarını söylüyor. Oyunların amacı heceleri anlaşılabilir hale getirmek.

Gelelim Yapabileceklerimize

Öğrenme bozukluğuyla ilgili sorunların görülme sıklığı % 8-10 arasındadır. 40-50 kişilik bir sınıfta 3-4 çocukta öğrenme bozukluğu sorunlarının olduğu düşünülebilir. Bu oran oldukça düşündürücüdür, çünkü bu kadar çocuk, bugünkü eğitim sistemine göre, gözden çıkarılmış görülmektedir. Bu çocuklar bazen yok olup gitmekte, bazen de okulda başarısız, yaramaz, aşırı hareketli ve dikkatsiz olarak adlandırılan özellikleri nedeniyle uzmanlara götürülmektedir. Uzmanlara götürülenler biraz daha şanslı, ama onlara gereken özel eğitim merkezleri henüz Türkiye’de bulunmuyor. Gelişmiş ülkelerde öğrenme bozukluğunun daha okulöncesi dönemde belirlenebilmesine yönelik çalışmalar yürütülürken, Türkiye’de pek çok kimsenin öğrenme bozukluğunun bir sorun olduğunu anlamaya yetecek ölçüde bile bilgisi yoktur. Sorun genellikle okula başlandığında fark edilmektedir. Ancak, sorunun eğitimciler ve anne babalar tarafından yeterince tanınmaması nedeniyle çocuklar bazen okuma yazma becerisini ilkokul birinci sınıf düzeyinde bile kazanamadan ilkokul beşinci sınıfa kadar ilerleyebilmektedir. Fark edildiği durumlarda da çocuğun okuldan alınması ya da alt özel sınıfa verilmesi gibi yaklaşımlar da olabilmektedir. Ayrıca, bu çocuklara % 6,6 kadar düşük oranda doğru tanı konulduğu gereksiz ilaç kullanımı ve yanlış yönlendirmelerin de yapıldığı belirlenmiştir. Konuyla ilgili tanı-terminoloji karmaşası nedeniyle tanı konmadan önce oldukça uzun ve incelikli uygulamalar yapmak gerekmektedir. Konunun en önemli yönü ise öğrenme bozukluğu tanısı konmuş çocuklara yaşadıkları sorunlar doğrultusunda eğitim programlarının hazırlanmasıdır.

Sonuç olarak, önemli olan insan kalitesidir. Bireylerin kendileri hakkında olumlu düşüncelere sahip olması gereklidir. Herkes birbirinden farklıdır. Kimisi trigonometriyi iyi bilir, kimisi bilmez. Kimisi atletiktir, kimi değildir. Kimisinin yazısı iyidir, kimisinin kötüdür. Toplum içinde ilişki kurduğumuz insanların yazısının iyi ya da kötü olması ilişkilerde pek bir şeyleri değiştirmemelidir. Önemli olan güzel anlarda yüreğiyle gülebilen, çevresine sevgi ve dostluk verebilen, güvenilir olan ve insanlarla olumlu etkileşimler kurabilen bireyler olabilmektedir. İyi arkadaş, iyi eş, iyi anne baba olmak için gereken bu özellikleri öğrenme bozukluğu olan çocuklar da taşıyabilirler ve topluma üretken bir biçimde katkıda bulunabililer. Öğrenme bozukluğu olan çocukların anne babalarından, eğitimcilerden ve yetkililerden daha çok destek görmesi dileğiyle.

Konu Danışmanı: Ümran Korkmazlar
Pedagog Dr., İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Psikiyatrisi Bölümü

Kaynaklar:
Korkmazlar, Ü. Özel Öğrenme Bozukluğu, 1993.
Plain Talk About Children With Learning Disabilities, National Institute of Mental Health
Shaywitz, S. "Dyslexia", Scientific American, Aralık 1996.
Science et Vie, Kasım 1996

 

 

 

 

 

Özel Öğrenme Bozukluğu

Okuma Bozukluğu

İşte sıra yine bana gel

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: 1-y

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

Uzm. Dr. Özlem Erman
Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

   

 

Bir kişide dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun varlığından söz edebilmek için belirtilerin yedi yastan önce başlaması, birden fazla ortamda görülmesi, sürekli ve kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir. Dikkat eksikliği, dikkat suresinin ve yoğunluğunun bireyin yaşına göre daha az olması durumudur. Bu sorunu taşıyan kişiler belirli bir noktaya odaklanmakta güçlük çekerler ya da dikkatleri kolayca dağılır. Dağınık ve unutkandırlar, sık sık eşya kaybederler. Dikkat süresi ve yoğunluğu, her yaşta farklıdır. Beş-altı yaşlarındaki bir çocuk için normal kabul edilebilecek dikkat süresi, on iki yaşındaki bir çocuk için kısadır. Bu nedenle her birey kendi yaş dilimi içinde değerlendirilmelidir.

Uyarana ve gevreye ait bazı faktörler dikkat süresi ve yoğunluğunu etkiler. Ödev başında on dakikadan fazla oturamayan bir çocuk, bilgisayar başında saatlerce oyun oynayabilir ya da sevdiği bir televizyon programını uzun süre izleyebilir. Bu onda dikkat eksikliği olmadığını göstermez. Dikkat eksikliği olan bir birey için, dikkatin bir noktaya odaklanması ve sürdürülmesi kalabalık, gürültülü ortamlarda daha da zordur. Bununla birlikte bire bir ilişkilerde, sakin ortamlarda ve ilgisini çeken konularda daha uzun süre odaklanabilir.

Aşırı hareketlilik (hiperaktivite), bireyin yaşından ve gelişim düzeyinden beklenmeyecek düzeyde hareketli olmasıdır. Aşırı hareketli olan kişiler uzun süre yerinde oturamazlar. Otururken elleri ayakları kıpır kıpırdır, çoğu zaman hareket halindedirler ve çok konuşurlar.

Dürtüsellik, genel olarak, bireyin kendisini kontrol edebilmesinde bir sorunun olmasıdır. Bu tür bireyler yapacakları şeyin sonucunu düşünmezler, akıllarına geleni hemen yaparlar ya da hemen söylerler. Acelecilik, istekleri erteleyememe, söz kesme, sıra bekleyememe gibi özellikleri olan kişilerde, bu sorunun olduğu düşünülür.

Bu tanıyı alan kişilerde belirtilerin tümünün olması gerekli değildir. Bir kişide sadece dikkat sorunları ya da sadece aşırı hareketlilik-dürtüsellik belirtileri görülebilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun üç farklı tipi vardır. Kişide var olan belirtilerin türüne göre, bu tiplerden hangisine girdiğine karar verilir.

Dikkat Eksikliği Önde Olan Tip:
Dikkat eksikliği belirtileri ön plandadır. Aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya yoktur ya da tanı alacak kadar şiddetli değildir.

Aşırı Hareketlilik Önde Olan Tip:
Aşırı hareketlilik ve dürtüsellik belirgin olarak vardır. Dikkat eksikliği belirtileri vardır ancak tanı alacak kadar şiddetli değildir.

Birleşik Tip:
Hem dikkat eksikliği hem de aşırı hareketlilik dürtüsellik belirtileri tanı alacak kadar şiddetlidir. En sık olarak görülen tip birleşik tiptir."Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu" toplumda, çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluğudur. İlköğretim çağındaki çocukların %3-5'inde görülür. Yani her yirmi-otuz çocuktan birinde bu sorun vardır.

Bozukluğun nedenleri, beyindeki dikkat ve davranış kontrolüyle ilgili bölgelerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Yapılan araştırmalarda bu bölgelerin yeterince etkin olmadığı, yeterince kanlanmadığı bulunmuştur.

"Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu" kalıtsal bir bozukluktur yani anne ya da babadan çocuğa geçen bazı genlerle taşınır. Bugün için belirlenmiş tek bir gen yoktur, birden fazla genin bu soruna yol açtığı düşünülmektedir. Bu tanıyı alan çocukların anne babalarında ve kardeşlerinde benzer belirtiler olma olasılığı genel topluma oranla iki-sekiz kat daha fazladır. Bu sorunun zeka ile ilgisi yoktur. Toplumda yaygın olarak çok zeki olan çocukların hiperaktif olduklarına inanılmaktadır. Oysa bu doğru değildir. Hiperaktif çocukların çoğu normal zekaya sahiptirler. Ayrıca zeka sorunu olan ve aynı zamanda hiperaktivitesi olan çocuklar da vardır.

Bu sorunu taşıyan gocuklar okulda dersi yeterince dikkatli dinleyemezler; sınavlarda dikkatsizce hatalar nedeniyle bildiklerini de yanlış yapabilirler. Evde ders çalışmaları dikkatin kolayca dağılması nedeniyle verimli olmaz. Sonuç olarak normal bir gelişim düzeyi ve zekaya sahip olmalarına karşın okul başarıları, kapasitelerine oranla düşük olur. Dürtüsellik nedeniyle aile, arkadaş ve öğretmenleriyle ilişkilerinde sorunlar yasarlar. Zaman içinde sürekli eleştiri ve olumsuz uyarılar almaları nedeniyle benlik saygıları düşer.

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, bebeklikten erişkinliğe kadar yaşamın her alanında olumsuz etkileri olan önemli ama tedavisi olan bir bozukluktur.

Büyüdükçe Geçer mi ?

Erken çocukluk döneminde başlayıp yaşam boyu devam edebilen bir bozukluk olan dikkat eksikliği hiperaktivitede, büyüdükçe iyileşmek söz konusu değildir. Bu tanıyı almış olan bireylerin yüzde sekseninde, ergenlik döneminde de belirtiler devam eder. %3.65'i erişkinlikte de bu tanıyı alır. Temel belirtiler aynı olmakla birlikte her yaş döneminde farklı bir görünüm vardır.

Özellikle aşırı hareketlilik ve dürtüsellik belirtileri zaman içinde azalır.

Dikkat eksikliği yasam boyu devam eder.

Yaş ilerledikçe başka sorunlar eşlik etmeye başlar.

Tanı Nasıl Konulur ?

Bu sorunun tanısı için önce aileden çocuğun detaylı gelişim öyküsü ve davranışlarıyla ilgili bilgiler alınır. Ayrıca aileden tanı için kullanılan bazı ölçekleri doldurması istenir. Çocuk bireysel olarak muayene edilir, dikkat ve diğer becerileri değerlendiren testler yapılır. Bunların dışında çocuk okula gidiyorsa, öğretmenlerinden davranışları ve akademik durumu hakkında bilgiler alınır. Öğretmenlerin de doldurduğu bazı ölçekler vardır. Sonuç olarak aile, öğretmen ve hekimin değerlendirmeleri birleştirilerek bu tanıya ulaşılır.

Tüm bu değerlendirmeler dışında kesin tanı için uygulanabilecek bir laboratuar ya da görüntüleme yöntemi yoktur. Beyin EEG haritalama yöntemi gibi bazı yöntemler henüz kesin tanıya ulaştıracak kadar güvenilir değildirler. Önemli olan çocuğun klinik olarak bu tanıyı alıp almadığıdır.

Nasıl Tedavi Edilir ?

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tedavisinde ilaç, anne baba eğitimi, öğretmen eğitimi ve çocuğun bireysel terapisi birlikte kullanılmaktadır. Bu yöntemler içinde en etkin ve en kısa sürede yanıt veren tedavi ilaç tedavisidir. Ancak çocuğun, anne babanın ve öğretmenin bu konudaki eğitimi, tedavinin etkinliği ve kalıcılığı için önemlidir. Uzun süreli bir sorun olduğu için tedavi planı da uzun süreli ve çocuğa özel olmalıdır.

Tedavisinde kullanılmakta olan uyarıcı ilaçlar, normalde de beyinde bulunan ve davranışı etkileyen bazı kimyasal maddelerin (dopamin ve noradrenalin) beyindeki miktarlarını düzenleyerek dikkati dağıtan uyaranların süzgeçten geçirilmesine yardımcı olurlar. Beyindeki dikkat ve davranışların kontrolüyle ilgili olan bölgeleri etkin hale dönüştürür, böylece dikkatin dağılmasını önler ve davranışların daha kontrollü olmasını sağlarlar. Uyancı ilaçların dikkat ve davranış. kontrolü üzerine olumlu etkisi, ilaç kullanıldığı sürece devam eder. Beyinde var olan yapısal ve işlevsel farklılığı tamamen ortadan kaldıramazlar. Bu nedenle uzun süreli olarak kullanmaları gerekmektedir. Ancak ilaçlar kullanılırken diğer tedavi yaklaşımları da uygulanırsa (anne baba eğitimi, okulda, evde davranış kontrolü ve bireysel tedavi gibi) tedavinin etkileri ilaç kesildikten sonra da devam edebilmektedir. Ancak bu konuda yeterli sayıda uzun süreli çalışma yoktur.

Uyarıcı İlaçlar

Bağımlılık yapmaz !

Büyümede gerilik yapmaz !

Kısırlık yapmaz !

Çocukları uyuşturmaz !

Yan etkiler geri dönüşümsüz değildir !

Altı yaştan itibaren her yaşta kullanılabilir.

Anne Baba ve Öğretmen Eğitimi Nedir, Nasıl Uygulanır ?

Bu eğitim anne baba ve öğretmenlere;

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hakkında ayrıntılı bilgi vermek, bu bilgilerin çocuğu daha iyi anlama ve uygun ilişki kurmada kullanabilmesini sağlamak;

Çocuğun uyumsuz davranışları ile baş edebilmesini sağlayacak belirli davranışçı teknikleri öğretmek;

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan birey için evde ve okulda uygun bir çevre oluşumunu sağlamak;

Anne baba ve öğretmenlerin ortak bir dille işbirliği yapabilmelerini sağlamak amacıyla uygulanır.

Bu tanıyı almış olan tüm çocukların anne babalarının alması gereken bir eğitimdir.

Anne Babalar ve Öğretmenler Ne Yapmalı ve Nasıl Davranmalıdırlar ?

Öncelikle uygun tanı ve tedavi için bir çocuk ruh sağlığı uzmanına başvurup, hekimle işbirliği yapılmalıdır. Bu sorun evde anne babanın ya da okulda öğretmenin uygulayacağı disiplin yöntemleriyle çözülebilecek bir sorun değildir.

Çocukla iletişim kurarken mutlaka göz teması kurun, sizi dinlediğinden emin olun, gerekirse söylediğinizi tekrarlatarak kontrol edin.

Evde ve okulda, açık ve net kurallar ve sınırlar oluşturun. Bu kurallara bağlı kalın.

Çocuğun güçlü ve zayıf yanlarını belirleyip, başarılı olabileceği durumlar ve etkinlikler planlayın. Çocuğun kendine güvenebilmesi ve benlik saygısının artması için bu çok önemlidir.

Olumlu davranışları övgü, sevgi ve ödülle destekleyin.

Göz ardı edebileceğiniz, ilginizi çekmek için yapılan davranışları görmezden gelin.

Olumsuz davranışlarının doğal sonuçlarını yaşamalarına izin verin.

Kurallar ve sınırlar bozulduğunda uygun bir ceza verin ( mola, bir ayrıcalığı geri almak, puan düşürmek).

Eleştiriden çok övgüyü kullanın. Özellikle başka çocukların içinde onu eleştirmekten kaçının.Diğer çocuklarla kıyaslamayın.

Çocuğunuzla her gün en az yarım saat "özel zaman" uygulaması yapın. Bu uygulama sırasında onun istediği bir oyun ya da etkinliği gerçekleştirin. Bu süre içinde çocuğu yönlendirmeyin, eleştirmeyin, bir şeyler öğretmeye çalışmayın. Amaç bir şey öğretmek değil birlikte keyifli zaman geçirebilmektir.

Ev dışında sosyal ve sportif etkinliklere katılmasını destekleyin.

Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Tanımladığı Belirtiler

Dikkat Eksikliği

Belirli bir işe ya da oyuna dikkatini vermekte zorlanır.

Dikkati kolayca dağılır.

Dikkatsizce hatalar yapar.

Başladığı işi bitiremez.

Kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş, gibi görünür.

Görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanır.

Yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınır (ev ödevi, okul aktiviteleri gibi).

Etkinlikler için gereken eşyaları kaybeder.

Günlük etkinliklerde unutkandır.

Hiperaktivite-Dürtüsellik

Eli ayağı kıpır kıpırdır.

Oturduğu yerde duramaz.

Gereksiz yere sağa sola koşturur, eşyalara tırmanır.

Sakince oynamakta zorlanır.

Sürekli hareket eder ya da sanki motor takılmış. gibidir. Çok konuşur.

Sorulan soru tamamlanmadan yanıt verir.

Sırasını beklemekte güçlük çeker.

Başkalarının sözünü keser ya da oyunlarında araya girer.

"Çocuğunuzda bu belirtilerin çoğunu, okulda ve evde, sık olarak görüyorsanız mutlaka bir çocuk ruh sağlığı uzmanı ile görüşün !" 

ÇOCUK VE GENÇLERDE YEME BOZUKLUKLARI

Doç. Dr. Elvan İŞERİ KARACAN
Gazi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi
Anabilim Dalı

   

 

Çocukluk Çağı Yeme Boz uklukları

Pika

Pika, çocuğun yenilebilir olmayan maddeleri 4-9 hatta 10. aylar arasındaki dönem dışında yeme çabası şeklinde tanımlanabilir. Bebek, belirtilen dönemler arasında dünyayı tanımak için her şeyi ağzına götürebilir. Bu yüzden bu dönemde görülen durum, bir bozukluk olarak yorumlanmamalıdır. Pikada çocuk; çivi, bozuk para, küçük oyuncaklar, sigara külü, kağıt, oyun hamuru, çim, toprak, kum, boya, sıva vb. değişik maddeleri ağzına alır, sıklıkla da her şeyi yiyebilir.

Bu davranış, ya ağır bir duygusal yoksunlukta ya da terkedilmiş çocuklarda ortaya çıkar, ayrıca beslenme ve sindirim bozukluklarının eşlik ettiği psikotik çocuklarda da görülebilir. Bazı uzmanlar, bu çocuklarda yaygın olarak hipokrom anemi yani kansızlık görülmesi nedeni ile bu yeme davranışını "demir" arama şeklinde yorumlamışlardır. Tanımlanmış belirli bir tedavisi olmayıp, tedavide temel olarak çocuğun psikososyal, çevresel davranışları incelenir, aile danışmanlığı yapılır ve aile-uzman işbirliğine gidilir.

Ruminasyon Bozukluğu

Kısmen hazmedilmiş yiyeceğin; belirgin bir bulantı, tiksinme, öğürme ya da ilişkili sindirim sistemi bozukluğu olmadan ağıza getirilmesi ve yeniden çiğnenmesidir. Çocuk, çiğnenen yiyeceği yeniden yutar ya da tükürür. Yineleyici bir biçimdedir, başlangıcı genellikle üç aylıktan sonradır. Daha ileri yaşlarda ve ergenlerde ise sıklığı azalır.

Ruminasyon, çocuklarda nadiren görülür, cinsiyet farklılığı yoktur, daha çok 3 ila 12. aylar arasında ve zeka geriliği olan çocuklarda ortaya çıkar. Bu çocuklarda basit bir kendini uyarma davranışı olarak, diğer çocuklarda ise anne çocuk ilişkisindeki çeşitli bozukluklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. İmmatür adı verilen, evlilik sorunları yaşayan ve çocuğa yeterli bakımı sağlayamayan bir anne tipi vardır. Çocuk ruminasyon ile yeme sürecini yeniden başlatmakta, böylece annenin sağlayamadığı doyumu elde etmeye çalışmaktadır. Ayrıca aşırı gerginliğin de nedenler arasında olduğu vurgulanır.

Tedavi sonuçları olgu sunumları ile sınırlıdır ve çocuğun psikososyal çevresinin düzenlenmesi, bakım verenin şefkatli ilgisi, annenin tek ya da baba ile birlikte psikoterapiye alınmasını içerir. Ruminasyon oluştuğunda, çocuğun ağzına hafif elektrik akımı verilmesi ya da limon gibi tadı hoş olmayan maddelerin sıkılması gibi davranışçı teknikler de etkili olabilmektedir.

Yetersiz Beslenme

Bebeklerin ya da küçük çocukların beslenme bozukluğu tanımı, kilo alamama ya da kilo kaybı ile gerçekleşen yetersiz beslenmeyi belirtmek için kullanılır. Bu bozukluk genellikle hayatın ilk yılında ortaya çıkar, bazen de 2-3 yaşlarında başlar. Pediatri kliniklerine yatırılan çocukların %1-5'i yeterli kilo alamayan çocuklardır. Bu hastaların yaklaşık yarısı herhangi bir genel tıbbi duruma bağlı olmayan ve bu grupta ele alınan beslenme bozukluklarıdır. Bakım veren kişi değiştiğinde, beslenmede iyileşme ya da kilo alımı tanıyı destekleyen önemli bir ipucudur. Tanı koyabilmek için bozukluğun altı yaşından önce başlaması koşulu vardır.

Obesite

Çocuklarda yeme ile ilgili olarak ortaya çıkan, ancak anoreksinin arkasında kalmış bir sorundur. Özellikle de erişkinlerdeki obesite ile ilgili çalışmalar sonrası ortaya çıkmıştır. Klinik anlamda obesite, kişinin ağırlığının boyuna göre beklenen kilodan %20 daha fazla olması şeklinde tanımlanır. %60 ya da daha fazla olması ise ağır risk etkeni olarak değerlendirilir. Okul çağındaki çocuklarda sıklığı %5 oranındadır.
Obesitenin yerleşmesi için iki dönem vardır:

Bebeklik döneminde başlayan,

2-12 yaşlarında başlayan.

Dolayısıyla, birincil ve ikincil olmak üzere iki tür obesiteden söz edilebilir. Yağ hücrelerinin yapı ve sayısı bakımından çocuk hekimleri üç tip şişmanlık tanımlamışlardır:

Hiperplazik tipte yağ hücrelerinin sayısı artmıştır. Obesite hayatın ilk yıllarından itibaren başlar.

Hipertrofik tipte yağ hücrelerinin hacimleri artmıştır.

Karışık tipte ise beslenme bakımından obesite, tıkınırcasına ya da aşırı yemenin olduğu bir dönemden sonra başlayabilir. Ancak sıklıkla, aile ortamındaki aşırı yemek yemenin bir sonucudur. Bu aşırı yeme bütün alanlara yayılabileceği gibi, şekerli gıdaları yeme şeklinde sınırlı da olabilir (okul dönüşü şekerli gıdaların fazla alınması gibi). Hormonal bir nedene bağlı obesiteler çok nadirdir (%1'in altında) ve genellikle bir gelişme geriliği ile birlikte görülür. Psikolojik anlamda bir kez obesite yerleştikten sonra tepkisel ya da nedensel bozuklukların ayırdedilmesi zordur.

Obesiteye eşlik eden psikolojik sıkıntılar diğer belirtilerle ortaya çıkar. Bunlar, okul başarısızlığı ve gece altını ıslatma (ikincil obezlerde en sık rastlanır) gibi göstergelerdir.

Zeka geriliğinde de obesiteye sık rastlanır. Çocuk sembolik anlamlar bulamadığı için doyum arar. Aile ise eğitici olması gerekirken çocuğun beslenmesine yönelmiştir. Sıklıkla, ailenin duygusal bakımında eksiklikler söz konusudur. Obesitenin gelişmesi ve çocuğun muayeneye getirildiği yaş arasında uzun süreler vardır. Kural dışı olarak ergenlik dönemi verilebilir. Aileler 11-13 yaşlan arasında, daha çok da kızlar için endişe ederler. Obezlerin %15-25'i zayıflarken, diğerlerinde obesite, yetişkinlik dönemlerinde de devam eder.

Dikkatin obesite belirtilerine yöneltilmesi, tedavide başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü aile, çocuğun diyet yapmasını ister, çocuğun ise böyle bir isteği yoktur. Diyet süresince çocuk zayıflatılabilirse de diyetin bitmesiyle kilolarını hızla alacaktır. Kalori kısıtlaması gereklidir, fakat şişmanlığın psikosomatik değerlendirilmesi gerekir. Tedavi, çocuğun uyumu olmaksızın bir işe yaramaz. Duygusal destek, davranış düzenlenmesi, aşırı yeme ve perhiz ile ilişkili kaygı ya da depresyona yardım önerilir. İlaç ile tedavi hiçbir zaman önerilmez. İştah kesiciler (amfetamin) ya da cerrahi yöntemlerin yararı ise sınırlıdır.

 

 

 

ÇOCUĞUNUZUN RUH SAĞLIĞI:
Bir çocuğun ateşinin yükseldiği kolayca anlaşılabilir, fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak daha zordur. Çünkü ruh sağlığı ile ilgili problemler her zaman gözle görülmeyebilir ama belirtilerini anlamak mümkündür. Ruh sağlığı problemleri teşhis edilebilmektedir. Ruh sağlığı uzmanları belirtilerle ilgili bilgileri toplamakta ve incelemektedirler. Depresyon ve kaygı ile uyum, yeme bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite ruh sağlığı problemlerinden bazılarıdır.

 

ÇOCUK VE GENÇLERDE DEPRESYONUN GELİŞİMİ:

Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif, distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.

 

 

DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU (DEHB)


Son 25-30 yıldır Çocuk Psikiyatrisi kliniklerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı popülaritesini korumaktadır. Tarihsel süreç içinde minimal beyin disfonksiyonu, hiperkinezi, hiperkinetik sendromu ve hiperaktiviteli dikkat eksikliği sendromu gibi farklı isimlerler ele alınmış, son sınıflama sisteminde ise dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olarak tanımlanmıştır. DEHB tanımı ile yukarıda sayılan tanımlar arasında belirgin farklılıkların olduğu bir gerçektir. Günümüzde DEHB alt tipleri tarif edilerek tanısal yaklaşım sınırları genişletilmiştir.

DEHB çocuklu çağının en önemli psikiyatrik sorunlarının başında gelir. Aileyi, okulu ve toplumu ilgilendiren yönleriyle ve geniş anlamıyla bir eğitim ve öğretim sorunudur. Sorunun erken teşhisinde tedaviden elde edilen sonuçların yüz güldürücü olması hiperaktivitenin sağlık ve eğitim alanında çalışanlar tarafından mutlak bilinmesi gerekli konular arasında yer alması gerçeğini göstermektedir.

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu,

Aşırı hareketlilik,
Dikkat eksikliği ve
İmpulsivite olarak sınıflandırılabilen üç temel belirti kümesinden oluşur.

AŞIRI HAREKETLİLİK (HİPERAKTİVİTE)

Aslında her çocuğun hareketli olması beklenir. Çocuk koşar, düşer ve gürültü çıkararak oynar. Bunların hepsi doğal karşılanabilir. Ancak DEHB’da ise çocuğun hareketliği aşırıdır ve yaşıtlarıyla kıyaslandığında farklılık hemen anlaşılır. Genellikle bu çocuklar bir motor tarafından sürülüyormuş gibi sürekli hareket halindedirler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjileri vardır. Yükseklere tırmanır, koltuk tepelerinde gezer, ev içinde koşuşturur ve dur sözünden anlamazlar. Sakin bir şeklide oynamayı beceremez, bir süre sakin bir şekilde oturamazlar. Oturmaları gereken durumlarda ise elleri ayakları kıpır kıpırdır. Çok konuşur, iki kişi konuşurken sık sık lafa girerler. Masanın başında oturamaz, dolayısıyla derslerini uygun mekanlarda çalışamazlar.

DİKKAT EKSİKLİĞİ

Çocukta dikkat kusuru özellikle eğitim hayatının başlamasıyla belirgin hale gelir. Okul öncesi dönemde de her şeyden çabuk sıkılan ve bıkan bu çocuklar, oyuncaklardan dahi sıkılıp kısa bir süre sonra onları parçalamayı tercih ederler. Okulun başlamasıyla birlikte öğrenmeye karşı ilgisizdirler. Ödev yapmayı sevmez, anne/baba ve öğretmenin zoruyla ödev yaparlar. Ödevleri yapmakta hayli zorlanırlar. Masanın başına oturamaz, otursalar dahi çeşitli bahaneler uydurarak (tuvalete gitme, su içme gibi) sık sık masa başından kalkarlar. Anne /babayı ders çalışırken sürekli yanlarında isterler. Üzerine aldıkları bir işi sürekli bitirmekte zorlanır, bir işi bitirmeden hemen diğerine geçerler. Kendileriyle konuşulduğunda sanki konuşanı dinlemiyormuş görüntüsü verirler. Bir komutu birkaç defa söyledikten sonra yerine getirirler.

Sınıfta dersi takip etmedikleri gözlenir. Dışarıdan gelen uyarılarla hemen dikkatleri dağılır. Ders dışı işlerle fazlaca ilgilenir, elindeki kalem, defter ve oyuncak gibi malzemeyle uğraşır, dersi takip edemezler. Derste sıkılmaları nedeniyle sınıfın dikkatini ve huzurunu bozacak davranışlar sergileyebilirler. (derste konuşma, arkadaşlarına laf atma ve garip asker çıkarma gibi).

Okuma ve yazma kaliteleri yaşıtlarından kötü, defter düzeni ve yazıları bozuk olabilir. Okurken sık hata yapabilir ve cümlenin sonunda kelime uydurmalarına rastlanabilir. Unutkandırlar. Sınıfta sık eşya kaybetme yanında, iyi öğrendiklerini düşündüğünüz bir bilgiyi de çabuk unutabilirler. Kendilerine uygun bir çalışma düzeni ve sistemi geliştiremezler. Okuma ve yazmayı genellikle sevmezler. Ders kitabı okumanın yanında hikaye ve roman türü kitapları okumaya karşı da isteksizdirler.

Yaşanan tüm bu öğrenme zorluklarına sınavlarda dikkatsizce yapılan hatalar eklenir. Sabırsızlıkları nedeniyle soruları hızlıca okuma, tam okumama ve yanlış okumalara sık rastlanır. Bu nedenle çok iyi bildikleri bir soruyu dahi yanlış cevaplayabilirler. Test sınavlarında çeldiricilere kolaylıkla kanarlar. Özellikle ilkokula başladığı yıllarda sınav kağıdını öncelikle vermeyi marifet sayarlar. Sonunda bilgileri ve bildiklerinden daha azı oranında not alırlar.

Dikkat eksikliği okul öncesi dönemde pek fark edilmeyebilir. Ancak bu çocukların bir kısmı ders dışı işlerde de çabuk sıkılma belirtileri gösterirler. Zeka düzeyi iyi olan ve ek olarak özel öğrenme güçlüğü olmayan çocuklar ilkokulun 3.ve 4.sınıflarına kadar derslerde sorun yaşamayabilirler. Çalışmadıkları ve dersi iyi takip etmedikleri halde notları kötü olmayabilir. Derslerin ağırlaşmasıyla birlikte başarıda ciddi düşüşler yaşanmaya başlanır.

Ev içinde günlük yapmaları gereken işler konusunda sorumluluk almak istemezler. Genellikle dağınıktırlar ve kurallardan hoşlanmazlar.

İMPULSİVİTE (DÜRTÜSELLİK)

Sonunu düşünmeden eyleme geçme olarak tarif edilebilecek olan impulsivite, bu çocukların uyumlarını bozan en ciddi belirti kümesidir. Sabırsızlıkları, sırasını beklemekte güçlük çekmeleri ve yönergeleri dinlemeleri tipik özellikleridir. Sonuçta kendisi ve çevresindekiler için zararlı olabilecek fevri hareketleri ve sınır tanımadaki zorlukları davranış sorunlarının ilk habercileri gibidir. Yaşıtlarıyla birlikte olduklarında olaylara aşırı tepki vermeleri ve fiil ve sözle arkadaşlarını rahatsız etmeleri nedeniyle toplum içinde istenmeyen adam ilan edilirler.

ALT TİPLERİ

Önceleri dikkat eksikliği hiperaktivite tablosunun aynı yoğunlukta bulundukları düşünülürdü. Oysa şimdi DEHB’nun farklı alt tipleri tariflenerek tanısal yaklaşımlar yeniden düzenlenmiştir.

Dikkat eksikliği hiperaktivite BİLEŞİK TİP

Klasik anlamda DEHB dendiğinde anlaşılan bileşik tiptir.
Dikkat eksikliği belirtilerinin yanında hiperaktivite belirtileri de bulunmaktadır.

Dikkat eksikliği hiperakitvite HİPERAKİTVİTE ve İMPULSİVİTENİN ÖNDE GELDİĞİ TİP

Hiperakitvite ve impulsivite belirtileri belirgin iken eksikliği belirtileri daha az gözlenir. Genellikle ders başarıları kötü değildir, ancak bulundukları ortamda hiperakitvite ve impulsiviteleri nedeniyle uyum sorunu yaşarlar.

Dikkat eksikliği hiperakitvite DİKKATSİZLİĞİN ÖNDE GELDİĞİ TİP

Dikkat eksikliği belirtileri belirgin iken hiperakitvite ve impulsivite belirtileri daha az gözlenir. Genellikle ders başarıları iyi değildir, ancak hiperakitvite ve impulsiviteleri belirgin olmadığından uyum sorunu yaşamazlar.

GÖRÜLME YAŞI, CİNSLER ARASI FARK VE GÖRÜLME SIKLIĞI

Belirtilerin 7 yaşından önce başlaması gerekir. Genellikle 4-5 yaşlarında belirtiler belirgin hale gelir. Ancak bir kısmı bebekliklerinden itibaren huysuzlukları az uyumaları ve az yemeleri ile dikkat çekerler. Okul döneminin başlamasıyla dikkat eksikliğine bağlı öğrenme sorunlarının gündeme gelmesi ve arkadaşlarla olan sorunları aileyi tedirgin etmeye başlar. Ergenlik döneminde ise okul başarısızlığı yanında davranış sorunları ve aileye karşı gelişen tutumlar gözlenir. Ergenlikte aşırı hareketsizlik azalır ve yerine çabuk sıkılma ve dikkat kusuru belirgin olur.

Erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık rastlanır. Erkek çocuklarda genellikle hiperaktivite ve impulsivite belirtileri ön planda iken, kız çocuklarında daha çok dikkat eksikliği belirgindir. DEHB her kültür ve toplumda görülen bir bozukluktur. Toplumda görülme sıklığı farklı araştırmalarda farklı sonuçlar elde edilmesine karşın yaklaşık %5-6 gibidir.

DEHB’NA EŞLİK EDEN DİĞER PSİKİYATRİK SORUNLAR

DEHB çocuklarda karşı gelme bozukluğu ve davranım bozukluğu ile birlikte görülebilir. Ayrıca, özel öğrenme güçlüğü sıklığı bu çocuklarda daha fazladır. Özel öğrenme güçlüğü ile birlikte görüldüğünde ders başarısızlığı çok daha belirgin hale gelir.

NEDENLERİ

Son 15-20 yılda yapılan araştırmalar DEHB’nun organik kökenli olduğu görüşünü hakim kılmıştır. Yeni araştırmalar beyin glikoz metabolizmasındaki bozukluklar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu çocukların özgeçmişlerinde hamilelikte ilaca maruz kalma ve intra uterin infeksiyonlar, zor doğum, düşük doğum ağırlığı,geçirilmiş M.S.S infeksiyonları dikkat çekmiştir. Bozukluğun genetik geçişi üzerinde durulmuş ve bu çocukların 1.dereceden akrabalarında DEHB oranı daha yüksek bulunmuştur. Kaotik alie yapısında yetişen ve ağır ihmal ve tacize maruz kalan çocuklarda da DEHB belirtileri gözlenebilmektedir.

ÜLKEMİZDE HİPERAKTİVİTE

Batı toplumlarında ve özellikle A.B.D’de DEHB tanısının fazlaca konduğu tartışmaları sürerken, maalesef ülkemizde Çocuk Psikiyatristi sayındaki yetersizlik bu çocuklardan önemli bir kısmının zamanında gerekli tedavi programına alınmasını engellemektedir. Toplumumuzdaki hiperaktivite konusunda yanlış ve eksik bilgilerin tedaviyi engelleyici veya geciktirici bir yanı vardır. Halk arasında DEHB belirtileri yanlış bir şekildi üstün zekalı olma, şımarıklık, terbiyesizlik, tembellik ve huysuzluk gibi terimlerle izah edilmeye çalışılır. Dolasıyla belirtileri görmezlikten gelmeden, şiddet uygulamaya kadar geniş bir yelpazede çözüm aranır. Belirtileri bu sorunun yansımaları olarak görmek yerine suçlu aramak ve sonunda çocuğu cezalandırmak aslında en büyük çözümsüzlüğü üretmek demektir.

Anne/babaların sürekli birbirlerini suçlayarak, ‘adeta sorunun nedeni ben değilim’ mesajını vermeye çalışmaları, ev içindeki huzuru bozarak çocuğa ulaşmamızı daha da güçleştirir. Başta eğitimciler olmak üzere çocukla ilgili her kesimin DEHB hakkında temel bilgilere sahip olması gerekir. Toplumda yaygınlığı hiç de azımsanmayacak oranda olan bu sağlık ve eğitim sorunun erken teşhisi anne-baba-çocuk üçgeninde oluşacak yanlış tutumların en aza indirilmesini sağlar.

TEDAVİ

Tedavinin ilk şartı, aile okul ve hekim arasında sıkı işbirliğidir. Çünkü DEHB evde olduğu kadar okulda da sorun yaşanmasına neden olur. Öğrenmeyle ilgili sorunlar yanında arkadaş ilişkilerinde yaşanan sorunlar ve kurallara uyma güçlüğü aile ve okulun ortak ve sağlıklı yaklaşımlarıyla aşılabilir.

Öncelikle ailenin hiperaktivite hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Çünkü çocukta var olan sorunların nedenlerini başka yerlerde aramak, çözüm üretmeyi engellediği gibi, telafisi mümkün olmayan yanlış yaklaşımlar sergilenmesine neden olacaktır. Çocukla olan ilişkimizi düzenleyebilmek için DEHB belirtilerini yanlış yorumlamamak gerekir. Çocuğun davranışlarını ya da derslerle ilgili zorluğunu yaramazlık ya da tembellik olarak yorumlayan anne-babalar çocukla ilişkilerinin bozacak derecede sürekli ceza verme eğilimindedirler. Oysa bu çocukların cezalardan pek anlamadıkları kısa süre içinde görülecektir. Tedavide çocukla yeniden sağlıklı ilişki kurabilmenin yolları aranır. Ailenin çocuğa yönelik tutumları gözden geçirilerek yanlışlar ayıklanmaya çalışılır.

DEHB’nun tedavisinde ilaçlar önemli yer tutarlar. Dikkat arttırmaya ve davranışların kontrol edilmesine yönelik ilaç tedavisi uzun yıllardır kullanılmaktadır. Stimülanların bulunmasıyla ilaç tedavisinde ciddi gelişmeler olmuştur. Günümüzde DEHB’nun tedavisinde Metylfenidat, dextroamfetamin ve pemolin gibi stimülanların yanında bazı antidepresan ve karbamezapin’den yarar görüldüğü bilinmektedir. Medikal tedaviden elde edilen sonuçlar çocuğun yaşı, zeka düzeyi, ailenin tedaviye uyumu ve sebatı gibi faktörlerden etkilenmektedir. Stimülanların devreye girmesiyle tedaviden elde edilen başarı oranı oldukça artmıştır. Stimülanlar; tedavideki başarıları yanındı, güvenilir ilaç olmaları, çocuklarda bağımlılık yapmamaları ve yan etkilerinin az olması nedeniyle tercih edilirler.

Ülkemizde psikiyatrik ilaç kullanımı konusundaki yanlış bilgilenmeler DEHB olan çocukların gerektiğinde ilaç kullanmalarını da engellemektedir. Ailenin yan etkilerden korkarak ilaç reddetmesi, tedaviyi geciktirmekte ve sonradan geri dönüşümü olmayan sonuçlar doğurabilmektedir.

Öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda özel eğitim programlarının uygulanması gerekebilir. Kalabalık sınıflarda dikkatlerinin dağılması nedeniyle öğrenemeyen çocuklara bireysel eğitim öğrenemeyen çocuklara bireysel eğitim desteği verilmelidir. Olumsuz davranışların düzeltilmesi ve yerine olumlu davranışların konulması için çeşitli destekleyici ve davranışçı tedavi teknikleri uygulanabilir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

- Çoğunlukla elleri ayakları kıpır kıpırdır ve oturduğu yerde kıpırdanıp durur.

- Çoğu zaman hareket halindedir ve bir motor tarafından sürülüyormuşçasına koşuşturur durur, yükseklere tırmanır.

- Oturması istendiğinde, oturduğu yerde bir müddet kalmakta güçlük çeker.

- Dikkati konu dışı uyaranlarla çabuk dağılır.

- Zihinsel çabayı gerektiren ders dinleme, ders çalışma, okuma ve yazma görevlerinden kaçar.

- Ödevlerde ve sınavlarda dikkatsizce hatalar yapar.

- Sabırsızdır, sırasını beklemekte güçlük geçer

- Kendisiyle konuşulduğunda sanki dinlemiyormuş izlemini verir.

- Sakin ve gürültüsüz biçimde oynamakta zorluk çeker

- Verilen yönerge ve ödevleri yapmakta zorlanır, bu işi tamamlamadan diğerine geçer

- Çok konuşur, sık sık başkalarının sözünü keser ve lafa girer.

- Çabuk unutur, sık eşya kaybeder.

- Çoğu zaman sonuçlarını düşünmeden tehlikeli işlere girer.

 

OKUL FOBİSİ


"Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi. Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?"

Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Çocuklarda okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissi nedeniyle okula gitmek istememe ve okulda yanlız kalamama ile karakterize duruma okul korkusu (okul fobisi) adı verilmektedir. Okul korkusunun çoğunlukla anneden ayrı kalma korkusu (bunaltısı) ile yakından ilgisi vardır. Çocuk anneden ayrı kalamaz ve annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği , kötü bir şeyler olacağı endişesini yaşar. Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Her sabah okula gitmek için evden çıkmak büyük sorun olur. Çocuk çeşitli bahaneler ile ( karnım ağrıyor, başım ağrıyor gibi ) evde kalmak ister. Okula gitmesi konusundaki zorlamalar çocuğun var olan sıkıntısını daha da artırır. Çocuğun anneden ayrı kaldığında duyduğu bunaltı bazen o kadar dayanılmaz olur ki çocuk sürekli ağlar, bağırır, hırçınlık nöbetleri gösterir.

Okul korkusu sorunu ailenin tüm bireylerinin sorunudur. Ailenin her ferdinin problemin çözümünde katkısını bekleriz. Çocuğa içinde bulunduğu durumu anladığımız ve ona yardımcı olacağımız mesajını vermeliyiz. Eleştiren, aşağılayan, korkutan ve sindiren bir yaklaşım başarıya ulaşamaz. Başarıya ulaştı görünse dahi daha sonra oluşacak daha büyük sorunları peşinden sürüklemiş olur. Böyle bir sorunla karşı karşıya kalan ailelerin dikkat etmesi gerekli hususları şöyle sıralayabiliriz

1-Kendinizi çocuğunuzun yerine koyunuz ve duyduğu kaygı ve endişeyi anlamaya çalışınız

2-Çocuğunuzu okula gitme zorluğu nedeniyle cezalandırmayın, küçük düşürücü sözlerle aşağılamayın. Çocuğun bunaltısı ile oluşan belirtileri şımarıklık, ilgi çekme arzusu ya da sizi kızdırmak için yapılan davranışlar gibi yanlış yorumlamaktan kaçının..

3-Sabırlı, tutarlı ve kararlı bir tavır içinde olunuz . Sorunu görmezlikten gelmek ve bir sonraki yıla havale etmek ancak çözümü zorlaştırır.

4-Çocuğunuz okula gitmek istemediğini söylüyor ve okulda kalamıyorsa bir çocuk psikiyatristinden yardım isteyiniz. Okul fobisi hekim, aile ve öğretmenin işbirliği ile çözüme kavuşturulabilir bir sorundur.

ÇOCUK CİNSELLİKTE NEYİ MERAK EDER ?


Çevresini ve dış dünyayı yeni yeni tanımaya çalışan çocuğun özellikle 3 yaş civarında aşırı meraklı olduğu ve bu dönemlerde anne-babasını çeşitli konularda soru bombardımanına tuttuğu bir gerçektir. Bu sorulardan anne ve babayı en çok zorlayanı çocuğun cinsel içerikli soruları olmaktadır. Ansızın, beklenmedik anda böyle bir soruyla karşılaşan anne ve baba ne yapacağını bilmemenin verdiği telaşla ayıptır, daha sen çok küçüksün gibi kaçamak cevaplar vererek çocuğu başından savmak veya soruyu duymazlıktan gelerek cevapsız bırakmayı tercih eder.Oysa bu tutum çocuğun var olan merakını bir kat daha artırır. Bu merakı gidermek için çocuk anne-babanın yatak odasına ani baskınlar düzenler, onları banyo yaparken gizlice izlemeye çalışır ya da arkadaşlarının bedenlerini incelemek ister.

Çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil onun üremeye yani bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerine dair merakı yatar. Bu çocuğun uzaya gezegenlere ya da hayvanların yaşayışlarına olan merakından farklı değildir. . Anne ve babanın sorular karşısında duyduğu gerginlik bu farkı bilmemekten ve çocuğun cinsellik anlayışını erişkin anlayışıyla karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Çocuğa cinsel bilgiler vermenin ideal zamanı onun bu konularda soru sormaya başladığı dönemlerdir. Bu tür sorular genellikle 3 yaş civarında sorulmaya başlanır. İlk sorular kendi bedeni , annenin bedeni ya da bir kardeşin dünyaya gelişi ile ilgilidir. Ona vereceğimiz cevapların içeriği yaşa bağlı değişebilir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken gerçek dışı ifadelerden kaçınmaktır. Örneğin bebekler nasıl gelir ? sorusu çocukların sıkça sorduğu bir sorudur. Buna çok basit şekilde şöyle cevap verebiliriz. Bebekler annenin karnında büyürler. Orada bebeklerin büyümesi için özel bir yuva vardır. Burada büyürler ve bir süre geçtikten sonra annenin döl yolundan dışarı çıkarlar. Bunun yerine bebekler leylekler tarafından getirildi ya da çarşıdan satın alındı gibi gerçek dışı ifadeler çocuğun yanlış bilgilenmesine neden olacak ve bir müddet sonra bu cevabın doğru olmadığını anlayan çocuk merakını gidermenin ve sorularına cevap bulmanın başka yollarını arayacaktır. Diğer taraftan bazı anne ve babalar da çocuklarının sordukları soruları kuşlar , arılar gibi hayvanlar üzerinden onları anlatarak cevaplamak isterler. Böylece üreme ile ilgili bilgilerin daha masum hale geleceğini ve cinsellikten arınacağını düşünürler. Oysa çocuğun asıl merak ettiği konu insanların üremesidir. İşe kuşlar ve arılarla başlamak sadece anne-babanın sıkıntısını hafifleten kaçamak bir yoldur , çocuğun merakını gidermez.

Çocuğun sorularına verilecek cevaplar onun merakını giderici ve doyurucu olmalıdır. Ancak bilgi verme amacıyla çocuğa her şeyi tüm detayları ile anlatmak ve çocuğun aklını karıştırmak da gerekmez. Çocuğun neyi anlayıp anlamayacağını kavramak zor değildir. Her çocuğa yaşına uygun anyabileceği bir dil kullanarak bilgi verilebilir. Çocuğa cinsel konularda yaşına uygun bilgi vermek ona basit trafik kurallarını öğretmek gibidir. Bu bilgilerden onu uzak tutmak ileride karşılaşacağı olaylara karşı savunmasız bırakacak ve yaşam boyu onun izlerini taşımasına neden olacaktır. Vereceğimiz her türlü bilginin doğru ve abartısız olması gerekir. Uydurma yanlış, saçma ve hayali bilgiler vermek çocuğun zihnini bulandırır ve ileriki yaşamı için sorunlar oluşturur. Kullanılan dil basit olmalı ve fazla detaya girilmemelidir. Çocuğa her şeyi detaylı biçimde anlatmanın bir anlamı ve yararı yoktur. Ona yaşına göre kaldıramayacağı derinlikte bilgiler vermek cinselliğin erken devreye girmesine neden olabilir. Cinsel konulardan bahsederken anne ve babaların yüz ifadeleri, gerginlikleri ve huzursuzlukları da çocuklar tarafından dikkatle algılanır. Huzursuz, gergin ve utungaç bir ifadeyle ne söyleyeceğini bilemeyen anne ve babalar çocuklarına bu konunun aslında konuşulmaması gereken kötü ve çirkin şeyler olduğu mesajını vermiş olurlar. Oysa çocuğun algılaması gereken cinselliğin doğallığı ile birlikte gizliliği ve özelliğidir.

Çocuğa üreme ve cinsellik hakkında bilgi vermeye en uygun kişiler anne ve babalardır. Ancak bu gerçeğe rağmen anne ve babalar bilgilendirme açısından kendini yetersiz bulur ya da sıkıntı duyduğu için çoğunlukla bundan kaçarlar. Çocuk ise yaşı ilerledikçe bu konudaki bilgileri dışarıdan başka yollarla öğrenmeye çalışılır. Böyle bir yolla bilgi edinmeyi anne ve baba olarak sizin kontrol edebilme şansınız hiç yoktur.

Çocukların bir kısmı anne ve babaların cinsel yaşamı hakkında soru sorarlar. Cinsel bilgi verme adına anne-babanın çocuklarına cinsel yaşantılarından bahsetmesi sakıncalıdır. Cinsel yaşantıların çok özel konular olduğu ve başkaları ile paylaşılamayacağı ifade edilmelidir. Anne ve babaları sıkıntıya sokan diğer bir düşünce de çocuklarının öğrendikleri bilgileri uygulamaya koyacakları endişesidir. Aslında bu düşünce yetişkinlerin kendi düşüncelerini çocuklara yansıtması anlamına gelir. Çocuk erişkinler gibi cinsel istek ve ilgi duymadığından bu korku yersizdir. Ayrıca biyolojik olarak da hormonlar tarafından uyarılmamaktadır. Çocuğun sorularına yol açan sadece bilgi edinme isteğidir.

İleri görüşlülük adına çocuğa yaşının üstünde detaylı bilgiler veren ve çocuktan hiçbirşeyi gizlenmemesi gerektiğini düşünen anne ve babalar vardır. Bu anne-babalar rahatlıkla evde çıplak dolaşabilmekte ya da yaşı ilerlemesine rağmen çocuğu ile birlikte banyo yapabilmektedirler. Bu tür tutum ve davranışlar çocuğun ruhsal gelişimi için oldukça sakıncalıdır. Çocuğun anne-babasıyla aynı yatakta yatmasının da benzer sakıncaları vardır. Doğduğu günden itibaren en kısa zamanda çocuğun yatağı ve odası ayrılmalıdır.

Cinsel konularla ilgili soru sormayan çocuklar ya daha önce sordukları sorular nedeni ile ayıplanmıştır ya da kendilerini rahat hissedecekleri bir ev ortamı bulamamışlardır. Bu nedenle oyunlarında ve arkadaşları ile konuşmalarında sorularına cevap ararlar. Merakını gidermek isteyen çocuk doktorculuk oynayarak hemcinslerinin ve karşı cinsin bedenini keşfetmeye çalışır. Bu durum bazı anne ve babaların telaşlanmasına neden olur. Başlangıçta bu tür araştırma ve merak giderme çabaları bir noktaya kadar doğal karşılanmalı ve çocuk suçlanmamalıdır. Ancak çocuğa yaptıklarının farkında olduğunuz mesajını vermeli ve merakını giderici gerekli açıklamalarda bulunmalısınız.

 

 

 

 

GECE İŞEMELERİ (ENURESİS NOKTURNA)


Gece altını ıslatma tıbbi adıyla Enürezis Nokturna tedavi edilebilir bir hastalıktır. Çocuklarda sık görülür. 5 yaşından sonra ayda bir-iki kez gece alt ıslatması olan çocuklarda bu hastalığın varlığından söz edilebilir. Hastalığın uyku derinliği ve mesane kapasitesi ile ilgili olduğu görüşü hakimdir. Ayrıca psikolojik etmenler de hastalığın oluşmasında rol oynamaktadır. Erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha sık görülür.

Her sabah yatağından ıslak olarak kalkan bir çocuğun duyduğu sıkıntıyı anlamak çok zor değildir. Bu durum aileler tarafından hastalık olarak kabul edilmediği için çocuk devamlı suçlanmakta ve zaman zaman cezaya çarptırılmaktadır. oysa bu durumdan en fazla çocuk rahatsızdır ve kurtulmak istemektedir. Özellikle yabancı bir evde yatması gerektiği ya da kamp, tatil gibi nedenlerle evden uzak kaldığı durumlarda çocuk çok yoğun utanma duygusu yaşar. Bu nedenle bir çok faaliyete katılmak istemeyebilir.

Toplumumuzda gece altını ıslatmanın zamanla geçen normal bir durum olduğuna dair yanlış bir kanaat vardır. Hatta sünnet olunca, ergenlikte ya da askere gidince geçeceğine inanılır. Oysa yaş ilerledikce bazı vakalarda kendiliğinden düzelmeler görülebilir. Ancak ne zaman olacağını kimsenin bilmediği bu düzelmeyi beklemek çocuğun ruhsal yapısında derin yaralar bırakacağından hatalı bir tutum olur. Gece altını ıslatan çocuğu olan aileler eğer çocukları 5 yaşından büyük ise tedavi yollarını aramalıdırlar. Bu hastalığın tedavisinde oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Tedavide kademeli olarak bazı programlar uygulanmakta ve ilaçlardan da yararlanılmaktadır.

Halk arasında tedavide kullanılan bazı ilaçların kısırlığa neden olabileceği gibi yanlış bir kanaat vardır. Gece alt ıslatma sorunu olan çocuklarda kullanılan ilaçların kısırlık yapması söz konusu değildir. Bu uydurma ve bilimsel dayanağı olmayan bir söylentiden ibarettir.

 

 

ÖĞRENME BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARIN AİLELERİ VE ÖĞRETMENLERİ İÇİN ÖNERİLER:

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul edin. O pek çok işi başarabilecek kadar zeki, uyanık ve isteklidir. Onun kendisini değerli bir birey olarak hissetmesine engel olmayın.
* Günlük yaşam programınızı çocuğunuzla birlikte önceden planlayın. Çocuğunuz ne zaman, ne yapacağını önceden bilsin.
* Disiplin kurallarınızda, isteklerinizde ve günlük işlerinizde tutarlı ve istikrarlı olun....

ÖĞRENME BOZUKLUĞU (DİSLEKSİ)
Zuhal Özer

"Haftanın günlerini öğrenebilecek mi?", "Mars’ta yaşam üzerine konuşabiliyor, ama 2 ile 2’yi neden toplayamıyor?", "Niye okulda iyi değil?", "dede"yi neden "bebe" diye okuyor?", " b ve d harfleri arasındaki farkı göremiyor mu?", "Anlamını bildiği bu kelimeleri neden okuyamıyor?" "Neden aklı kadar başaramıyor?", "Dört farklı aritmetik probleminin hepsine birden neden aynı cevabı veriyor?", "Çok iyi bir çocuk, çok çalışıyor ama neden yapamıyor?", "Her yıl aynı noktada, sanki yalnızca yaşı büyüyor". Anne babalarda bu soruları uyandıran çocuk kimdir? Onlar okulda başarısız, ama zeki çocuklardır. Bu çocuklar "çini"yi "için" diye okurlar. 41’i 14 yazarlar, p’yi d, d’yi b yazarlar ve bir kelimeyi oluşturan harflerin sırasını hatırlayamazlar. Ödevlerini tahtadan alamazlar, kaybederler, kitaplarının yerini unuturlar, eşyalarını kaybederler, içinde bulundukları yılı, günü ve mevsimi ayırt edemezler. Kahvaltıya öğle yemeği diyebilirler; dün, bugün ve yarını karıştırabilirler. Gördüklerini hatırlayamazlar ya da zihinlerinde canlandıramazlar. Bu çocuklar sınıfta öğrenemezler. Bu çocuklar, bir cümle ya da fikrin ortasından başlayabilirler ya da bir cümlenin ortasında durabilirler. Bazı durumlarda toplama, çarpma yapabilirler; ama çıkartma ya da bölme yapamazlar. Kimi zamanda matematiği yalnızca zihinden yapabilirler, ama yazamazlar. Kelimeleri yüksek sesle okurken harfleri ve heceleri atlayabilirler ya da ekleyebilirler.

ALTI YAŞINA GELEN tüm normal çocuklar artık bir eğitim alabilecek zihinsel gelişim düzeyine gelirler. Okula giderler ve ilk öğrendikleri şey okumaktır. Öğrenme bozukluğu adı verilen sorunu yaşayan çocuklarda ise bu hazırlık henüz tamamlanmamıştır. Öğrenmeye yardım eden zihinsel organizasyon bazı bakımlardan yeterli değildir. Okuyamazlar, yazamazlar, matematikte zorluklar yaşayabilirler; ancak zekâ düzeylerinde bir sorun yoktur. Bu çocuklar, özellikle öğrenme bozukluğunun tanınmadığı toplumlarda okulda ve ailelerinde "anlaşılamama" sorunu yaşarlar. Okuyamadıkları ya da yazamadıkları için zekâ düzeylerinden kuşku duyulur. Aileler paniğe kapılır, öğretmen öğretememenin sıkıntısını duyar ve giderek büyüyen bir sorunlar yumağıyla çoğunlukla herkes çocuğa yüklenir durur. Tabii bu yüklenme biraz boşadır, çünkü çocuğun bu farklı durumuna ilişkin pek bir şey bilinmiyordur. Yalnızca öğretmek vardır. Bu tablonun sergilendiği bir çocuk için bir doktor "nörolojik bir olgunlaşmamışlık" ya da "minimal beyin disfonksiyonu"; bir eğitimci "öğrenme bozukluğu" adlandırmalarını kullanır.

Öğrenme bozukluğunun son yıllarda en çok kabul gören tanımı 1988 yılında ABD Ulusal Öğrenme Bozukluğu Birleşik Komitesi (NJCLD) tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre, "Öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur". Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu varsayılıyor. Ayrıca kendini idare etme, sosyal algılama ve sosyal etkileşim sorunları da birlikte görülebilir. Bu tanım, sorunun yaşla birlikte düzelmediğini ve öğrenme bozuklukları ile öğrenme sorunlarının farklı olduğunu vurgulamaktadır. Öğrenme bozukluğu, genel kapsamlı bir terim; çünkü, çok sayıda sorunu içeriyor. Örneğin, okuma sorunları için disleksi (dyslexia), yazı sorunları için disgrafi (disgraphia), matematik sorunları için diskalkuli (dyscalculia) terimleri kullanılıyor ve öğrenme bozukluğu bu sorunların tümünü içeriyor. Öğrenme sorunlarından diğer bir grup da hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu gibi terimlerle adlandırılıyorlar.

Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasının tek bir nedeni yok. Doğum öncesi (yetersiz beslenme, annenin geçirdiği enfeksiyonlar, ilaç kullanma...), doğum sırasında (uzun ve zor doğum, plasenta ve göbek kordonu anomalileri...), doğum sonrası (doğumdan sonra nefes alana kadar geçen sürenin uzunluğu, erken yaşta ateşli hastalık, başa hızlı darbe...) ve kalıtsal (ailelerde öğrenme bozukluğu olan başka kişilerin de olması) etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkma nedeni ne olursa olsun, önemli olan ailelerin ve eğitimcilerin sorunun varlığını kabul edip çözüme yönelmesidir. Bu çocukların aileleri doğal olarak diğer anne babalara göre farklı duygular yaşarlar. Kimisi sorunun nedenini dışarıda görür ve çözümü, okul-öğretmen gibi dış etmenleri değiştirmekte arar. Kimisi suçluluk duyar, kızgınlık hisseder. Endişe veren bu durum, anne babaları depresyona kadar sürükler. Tüm bunlar, aslında sorunun varlığını kabul edememeyle ilgili tepkilerdir. Çocuk ve anne baba açısından en olumlu yaklaşım, anne babanın sorunun varlığını kabul ederek, çocuğa yardım yoluna geçebilmesidir. En uygun ve yeterli yardımın verilebilmesi şansı "Evet, benim çocuğumda öğrenme bozukluğu var." diyebilmeyi yürekten başarmayla artar.

Öğrenme bozukluğu olan çocuk neler hisseder, neler yaşar? "Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.", "Ben yeterince iyi değilim.", "Ben aptalım.", "Ben geri zekâlıyım.", "Kimse beni sevmiyor." gibi duygu ve düşünceler öğrenme bozukluğu olan ve psikolojik destek almayan çocukların hissettiklerinden yalnızca bir kısmı. Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi öğrenme bozukluğu nedeniyle yaşantısının ona sunduğu deneyimler, onun kendine ilişkin olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açar. Çünkü, ailesi ya da öğretmeni çoğunlukla yalnızca olumsuz yönleriyle ilgilenir; olumlu yönleriyle ilgilenen pek olmadığından kendini sevmemesine ve kabul etmemesine yol açan duygu ve düşüncelere sahip olur. Kendi dünyasını hep yanlışlardan (yanlış yazan, yanlış okuyan, yanlış hesaplayan) oluşan bir dünya olarak algılar ve sonuçta kendini "yanlış" bulur hale gelir.

"Benim neyim var?" sorusunu çok sık sorar. Bu noktada özellikle anne baba ve öğretmenin çocukla etkili bir iletişim içinde olması çok önemlidir. Duyulmaya ve anlaşılmaya çok gereksinimi vardır. Gerçekte zeki olduğunu, ama öğrenmek için diğerlerine göre daha çok zaman harcaması gerektiğini ve yavaş da olsa bir gün mutlaka yapacağını bilmeye çok gereksinimi vardır. Benlik algısının güçlenmesi için kendiyle ilgili olumlu mesajlara da çok gereksinim duyar. Çoğunlukla diğerlerinin beklentilerini karşılayamadığı için kızgındır. Kendine kızgındır. Geç olgunlaştığı için bağımsız bir birey olmak adına kazanacağı becerileri daha geç kazanır. Toplu taşım araçlarını kullanmak, para hesabı yapmak, basit yemekler pişirmek, saati anlamak, masa hazırlamak, yatak toplamak, telefon kullanmak gibi işleri kendi başına başarmayı öğrenmek ona iyi gelir. Çünkü, bağımsızlığa geçişte bu becerileri kazanmış olmak oldukça önemlidir.

Akıllıyım, Yaratıcıyım, Disleksiliyim

En sık rastlanan öğrenme bozukluklarından olan disleksi ile ilgili ilk bulgular, 1896 yılında bir İngiliz doktor olan W. Pringle Morgan tarafından elde edildi ve British Medical Journal’da yayınlandı. Morgan makalesinde 14 yaşında olan Percy adındaki erkek çocuğunun her zaman akıllı ve zeki bir tutum içinde olduğunu, yaşıtlarıyla kıyaslandığında oyunlarda hızlı olduğunu ve arkadaşlarından geride kalan hiçbir yönü olmadığını, ancak okuyamadığını belirtiyordu. Bu dönemlerde disleksinin görme sistemiyle ilgili olduğu düşünülüyordu. Çünkü, disleksinin en belirgin özelliklerinden biri harflerin ve kelimelerin karıştırılması ve tersten algılanmasıydı. Bu bakış açısından yola çıkan bir düşünceyle disleksiyle baş etmek için göz eğitimleri yaptırılıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalar ise disleksinin görmeyle ilgili bir bozukluk olmayıp dil sistemiyle ilgili bir bozukluk olduğunu ortaya koydu. Bugün göz eğitiminin disleksiyle yaşamayı kolaylaştırmadığı da artık kesinlikle kabul gören bir gerçek. Bugünkü bilgilerin ışığında, disleksi, fonem adı verilen dil birimlerinin birbirinden farklılıklarının ayırt edilmesi sırasında ortaya çıkan bir bozukluk.

Disleksi, genellikle çocukluk döneminde, okumaya başlama aşamasında fark ediliyor. Bir hastalık değil, ama okumayla ilgili zihinsel süreçlere ilişkin bir farklılık. Bozukluğun bilim adamlarına en çok zorluk çıkaran yönlerinden biri de bu özelliği taşıyan çocukların hiçbirinin birbiriyle tam bir benzerlik içinde olmaması. Bu bozukluğu taşıyanların en belirgin özelliği aynı yaş ve zekâ düzeyindeki diğer çocuklara kıyasla okuma düzeylerinin daha düşük olması. Okuma düzeyinin düşüklüğü örneğin, ilkokul dördüncü sınıftaki bir çocuğun okuma düzeyinin ikinci sınıftaki bir çocuğunki gibi olması anlamına geliyor. Bu durumdaki bir çocuk "okumada iki yıl geride" olarak adlandırılıyor. Böyle bir çocuğun okuma düzeyinin düşük olmasının nedeni her durumda disleksi olmayabiliyor. Disleksi olmayıp okuma sorunları yaşayan çocukların olduğu da unutulmaması gereken bir konu. Okumayı sınıf düzeylerine göre değerlendirmek bazı yönlerden yeterli olabilir; ancak yanıltıcı da olabilir. İlkokul dördüncü sınıftayken iki yıl geride olan bir çocuk, lise ikinci sınıfta olup, iki yıl geride olan bir çocuğa göre büyük zorluklar içindedir. İlkokul dördüncü sınıftaki çocuk ilk sınıflarda öğretilen okuma becerilerinin az bir kısmını öğrenebilmiştir; ancak bu ölçüye göre lise ikinci sınıftaki öğrenci aradaki 3 yıllık zaman içinde iyi bir okuyucu olmak için gereken becerilerin % 80’ini kazanmış olur.

Samuel T. Orton, disleksi üzerinde ilk çalışan nörologlardan biri olup, 1920’lerde disleksinin sık karşılaşılan özelliklerini şöyle belirlemişti:

* Yazılı kelimeleri öğrenme ve hatırlamada zorluk.
* b ve d, p ve q harflerini, 6 ve 9 gibi sayıları ters algılama; kelimelerdeki harfleri ya da sayıları karışık algılama, ne’yi en; 3’ü E; 12’yi 21 olarak algılamak gibi.
* Okurken kelime atlamak.
* Hecelerin seslerini karıştırmak ya da sessiz harflerin yerini değiştirmek, sıklıkla yazım hatası yapmak.
* Yazı yazmada zorluk.
* Gecikmiş ya da yetersiz konuşma.
* Konuşurken anlama en uygun kelimeyi seçmede zorluk.
* Yön (yukarı, aşağı gibi) ve zaman (önce, sonra, dün, yarın gibi) kavramları konusunda sorunlar.
* Elleri kullanmada hantallık ve beceriksizlik; okunamayan el yazısı.

Disleksili çocukların çoğunda bu sorunların birkaç tanesi var; ancak bunlardan yalnızca bir tanesinin var olması bile çocuğun özel eğitim gereksinimi duymasına yeterli. Bir de disleksiyle ilgili yanlış kanılar var. Ayna yazısı adı verilen yazıyı tersten yazma,
harf ya da kelimelerin yerini değiştirme durumunun yalnızca disleksililerde görüldüğü görüşü bunlardan biri. Oysa, yazmayı yeni öğrenen her çocukta ayna yazısı yazma durumu ortaya çıkabiliyor. Ayna yazısı, yazmayla ilgili acemilik döneminin olağan görüntülerinden biri; ancak acemilik döneminden sonra da sürerse, disleksiden şüphelenilmesi gerekiyor. Disleksililer kelimeleri kopyalarken değil, adlandırırken zorluk çekiyorlar. Disleksinin yaş ilerledikçe geçtiği düşüncesi de artık kabul görmüyor. Bozukluk yetişkinlikte de sürüyor. Disleksililerin çoğu yetişkinliklerine kadar okumayı öğrenmiş oluyorlar, ancak yavaş okuyorlar. Disleksiyle ilgili yanlış kanıların en önemliler

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: 1-y

Okul Seçiminde Aile Rehberi:

 

Nasıl Bir İlkokul Seçeceğiz?

Çocuk için okula başlamak, yeni bilgiler edineceği yeni bir dünyaya girmek anlamını taşır. İlkokula atılan bu ilk adım öğrenme ve sosyal yönünün yanı sıra duygusal açıdan da bir çağın başlangıcı demektir.

İlkokul eğitimi "temel eğitim" olarak tanımlandığına göre, bu dönem birçok alanda temellerin atıldığı çok önemli bir dönem olmaktadır. Bu önemli dönemin başlangıcında alınacak bilinçli kararlar, çocuğun öğrenim yaşantısına ait yazgısını belirleyeceği için, ayrı bir önemi gerektirir. Bu döneme özgü en önemli karar, çocuğun gideceği ilkokulun seçilmesi aşamasında verilecek kararlardır.

Ailelerin ilkokul seçimine yönelik kararlarında etkin olan iki boyut vardır. Bunlardan ilki çocuk, diğeri ise aile boyutudur.

Bu çok genel anlamda ilkokulun özelliklerinin, çocuğun ve ailenin beklentilerine ve özelliklerine uygunluğu prensibini içerir.

İlkokul seçiminde, çocuk boyutuyla ifade edilmek istenen, çocuğun gideceği okulu kendisinin seçmesi demek değildir. Bu yaştaki çocuk böyle önemli bir kararı alabilecek sosyal ve zihinsel olgunlukta değildir. Çocukların fikirleri alınabilir ancak son karar ailenin olmalıdır. Burada çocuk boyutuyla vurgulanmak istenen, okul seçimi sırasında ilkokulun yapısının, çocuğun özelliklerine ve ihtiyaçlarına cevap verip vermeyeceğinin tespit edilmesidir.

İster çocuk açısından ister aile açısından düşünülerek bu seçim yapılma yoluna gidilsin izlenecek ilk ve en temel yol, ailenin mevcut ilkokullar hakkında bilgilenmesidir. İlkokula başlamak ve ilkokul seçimi, tesadüfe bırakılamayacak kadar, özenli bir araştırmayı gerektirir.

Aileler, çocukları hakkında en net bilgilere sahip olan bireyler olarak, çocukları için en doğru seçimi yapacaklardır. Örneğin; çocukluğundan beri bireysel olarak desteklenmeye ve yoğun bir ilgi görmeye alışmış bir çocuk için, seçilecek ilkokul sınırlarındaki çocuk sayısının düşük olması, ailenin tercih nedeni olabilir.


İlkokul Seçerken Ailelerin Cevap Aradığı Sorular

İlkokul seçiminde aile boyutu ise, aşağıdaki beklentilere cevap arar:

Çocuğumun gideceği ilkokulun tam gün ya da yarım gün eğitim vermesi bizim beklentilerimize ve çocuğumuzun özelliklerine cevap vermeli mi?

Çocuğumun ilkokulu şehrin merkezinde mi yoksa şehir dışında yeşillik bir alan içinde mi olmalı?

İşyerime ya da evime yakın bir okulu mu tercih etmeliyim?

Genç ve dinamik bir öğretmenin enerjisine mi yaşlı fakat deneyimli bir öğretmenin birikimine mi güvenmeliyim?

Yıllardır çok sayıda mezun vermiş, tecrübeli fakat eski okullar mı yoksa çağdaş ve yenilikleri sunmayı hedefleyen yeni girişimleri sergileyen okullar mı çocuğuma daha çok fayda sağlayabilir?

Çocuğumun öğretmenin kadın ya da erkek olması onun öğrenim yaşantısında nasıl bir farklılık-etki yaratır?

İlkokul döneminde özel ilkokul deneyimi çocuğuma ne gibi kazançlar verir ya da bir kazanç sağlar mı?

Çocuğumun ilkokulda ikinci bir dil öğrenmesi gerekir mi?

Çocuğum bu okula girdiğinde, herhangi bir sağlık sorunu olduğunda anında ve yeterli tıbbi yardım görebilir mi?

Okulun, psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetleri benim ve çocuğumun ihtiyaçlarını karşılayabilir düzeyde mi?

Okulun emniyet ve güvenlikle ilgili tedbirleri yeterli mi?

Okulun benimsediği bilimsel, çağdaş, yaratıcılığı destekleyen bir öğretim ve eğitim felsefesi var mı? Ya da bir başka eğitim felsefesini kendine ilke edinmiş mi?

Çocuğumun sosyal yönünü geliştirip destekleyecek, sanat, spor vb. gibi sosyal faaliyetler yeterli mi?

Her aile çok doğal olarak, çocuğunun en nitelikli ve en ideal okul imkanlarından yararlanmasını ister. Ancak her aile için en ideal kavramıyla algılanan özellikler farklılık gösterir. Bu farklılıklar ailenin okuldan ve çocuklarından beklentilerine göre değişiklik gösterir. Ailelerin beklentilerinin çerçevesi ise, onların içinde yaşadığı sosyokültürel ve sosyo-ekonomik olanaklarla paralel olarak şekillenir.

Aileler, çocukları için ideal okulu bulmadan önce mutlaka birkaç okulu gezmeli, incelemeli ve beklentilerini tatmin edip etmeyeceğine karar vermelidir. Örneğin bazı aileler çocuklarının ilkokulda sosyal etkinliklere (spor, drama, müzik, tiyatro, bilgisayar v.b.) katılımına çok önem verebilir ya da bazı aileler şehirden uzak, temiz havası olan yeşillik bir mekandaki okulları tercih edebilirler. Aileler seçenekler üzerinde karar verirken hangi özelliklere önem veriyorlarsa bu özellikleri taşıyan okullarla ilgilenmelidirler.

Ailelerin okul seçimine, ilkokulların açılmasından birkaç ay önce başlamaları uygun olacaktır. Okulların açılışından kısa bir süre önce okul arayışına çıkmak yanlış kararların verilmesine yol açabilir. Ancak bu ön hazırlık dönemi, asla abartılı bir şekilde de geçirilmemelidir. Çocuğun konuyla ilgili hiçbir bilgisi olmadığı için, kendi adına yapılan koşuşturmaya anlam veremez fakat anne ve babasının telaş ve heyecan içinde olduğunu algılayabilir. Bu durum, çocuk açısından kaygı verici bir tablo yaratabilir. Bu nedenle okul seçimine ilişkin titizlik gösterilmeli fakat abartılı tepkilerden kaçınılması gerektiği de unutulmamalıdır.

Aileler düşündükleri ilkokullar hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için, aynı okula devam eden çocukların ailelerinin referanslarına da başvurabilirler. Bu aileler, okulla ilgili somut deneyimleri geçirdikleri için yeni ilkokula başlamaya hazırlanan çocuklar ve aileleri için yol gösterici olabilirler.

Ancak her çocuğun kendine özgü özellikleri nedeniyle aynı koşullar olsa bile bu koşullardan farklı şekilde etkilenmelerinin söz konusu olacağı da unutulmamalıdır. En önemli husus, çocuğa eğitim ve öğrenim imkânlarını sunan eğitimcinin özellikleridir. Bir okul ancak eğitimcisi kadar başarılı olabilir, bu gerçek gözardı edilmemelidir.

Çocuğumuz ilkokula başlarken ebeveyn olarak bazı hususlara dikkat etmemiz gerekir.

 

İlkokulda Uyum Sorunları Neler Olabilir Ve Bunlara Nasıl Çözüm Bulunabilir?

İlkokulun ilk günlerinde bazı sorunların yaşanması mümkündür ve bu doğaldır!

İlkokula başlama, çocuğun yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biridir. Okul çağına değin içinde yaşadığı, uyum sağlamayı başardığı, kendini çoğunlukla kabul ettirdiği ev veya anaokul ortamından ayrılarak değişik özellikler taşıyan ilkokul ortamına geçiş çocuk ve aile için belli bir uyum sürecini gerektirir.

İlkokul; çocuk için yepyeni bir sosyal çevredir. Bu yeni çevrenin uyulması gereken kuralları, farklı özelliklere sahip öğretmen ve çocukları, başarmak zorunda olduğu öğrenim görevleri çocuğun uyum sağlamasını güçleştirebilir. Çocukların bu güçlükleri yenebilmesinde, ilkokulun onlar için anlamlı, mutlu ve yaratıcı deneyimlerle dolu bir yer haline getirilmesinde ana-babaların ve öğretmenin yardımı gerekmektedir.

Çocuk ilkokula başlarken, onun bu olaya zihinsel olarak hazır olmasının yanı sıra, duygusal ve sosyal olarak da hazır olması önem taşımaktadır.

Çocuk ilkokula gitmek için hem heveslidir hem de cevap aradığı bir çok soru nedeniyle kaygılıdır.

Formal eğitim sürecinin ilk kademesi olan ilkokulun bu ilk yılına ait izlenimler, gelecek yıllardaki öğrenim yaşantılarını etkileyebileceği için çok önemlidir.

İlkokula başlamadan önceki dönemde ailenin çocuğunu ilkokul hakkında bilgilendirmesi gerekmektedir. Ancak, ailenin ilkokul hakkında vereceği bilgiler, çocuğun çok yüksek beklentilere yönelmesine neden olmamalıdır. Çocuk ilkokula başladığında kendine anlatılan yaşantılarla karşılaşmaz ise, hem hayal kırıklığına uğrar hem de ailesine olan güveni sarsılır. Bunun sonucu olarak da ilkokulda uyum problemleri yaşanabilir.

Örneğin çocuğa "öğretmenin kendisiyle çok ilgileneceğini, en çok onu seveceğini söylemek çocuğu bu ilgi beklentisine koşullandırır. Ancak aksi durumun söz konusu olabileceği ve çocuğun beklentilerinin dışında bir tutumla karşılaşabilme olasılığını da unutmamak gerekir.

Çocuğa mümkün olduğu kadar ön yargısız ve gerçekçi bir şekilde bilgi vermek gerekmektedir. Ailenin ve anaokul eğitimcilerinin sorumluluğu, çocuğun ilkokula ait olası kaygılarını giderecek sorularına cevap verebilme olmalıdır.


İlkokula Adımını Atan Çocuk İçin Kaygı Yaratacak Sorular Nelerdir ?

Evinden ya da anaokulundan ilkokula adımını atan çocuk için kaygı yaratacak sorular neler olabilir. Gelin şimdi hep birlikte ilkokulun sıralarında oturan bir çocuğun aklından geçenleri öğrenelim:

Burası neresi, nasıl bir yer? Oldukça da büyük bir bina, acaba burada kaybolur muyum?

Evim, okuluma yakın mı? Acaba anne ve babam beni almaya gelecekler mi? Servisim ne renkti? Ya servisimi bulamazsam? Servis şoförü evimi bulabilecek mi? Annem ve babam beni almaya gelmezse ve servisimi kaçırırsam evime nasıl gideceğim?

İlkokulun bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum, ne kadar çok çocuk var. Üstelik birçok yaramaz çocuk da var. Dilerim bana zarar vermezler.

Sınıfımızda da çok çocuk var. Öğretmenimin beni sevmeye benimle ilgilenmeye vakti olacak mı? Ya beni fark etmez ise?!

Anaokul öğretmenim şimdi ne yapıyor acaba onu çok özledim, keşke burada olsaydı. İlkokul öğretmenimi de anaokulu öğretmenim kadar sevmek isterim!

İlkokul dersleri hiç de kolay değilmiş bütün bunları nasıl öğreneceğim? Başaramazsam öğretmenim ne yapar, ne söyler? Peki ya arkadaşlarım benimle alay ederler mi?

Bu dersler ne kadar uzun sürüyor. Zil ne zaman çalacak? Tenefüse çıkmak ve OYNAMAK İSTİYORUM.

Bu okulda neden oyun dersi yok?

Anaokulunda da birçok kuralımız vardı ama ilkokuldaki kurallar daha çok ve daha zor. Bu kuralları anlamak ve uygulamak benim için biraz zor, zamana ihtiyacım var. Bazı kuralların yaşamı kolaylaştırdığını ve düzene soktuğunu bilmiyor değilim, ama zamana ihtiyacım var.

İlkokula başlamadan önce okuma yazmayı öğrenmiştim, şimdi arkadaşlarımın öğrenmesini bekliyorum, çabuk öğrenmelerini istiyorum çünkü derslerde çok sıkılıyorum, bence bütün bunlar çok basit!

İlkokula başladığımız günden beri evde annem babam, okulda öğretmen bir "karne"den bahsediyorlar. Karnesinde notu zayıf olanlar sınıfta kalıyormuş. "Sınıfta kalmak ne demek? Anaokulunda sınıfta kalmak yoktu herkes akşam evine gidiyordu.

Bazen de yaramazlık yapanların küçüklerin yani anaokulluların sınıfına geri gönderileceğini duyup kaygılanıyorum, orada çok güzel günlerim geçti. Fakat yine de oraya geri dönmek istemem. Çünkü artık büyüdüm.

Anaokulunda güzel bir davranış yapınca öğretmenimiz bunu hemen ödüllendirirdi. İlkokul öğretmenleri de ödül veriyor olmalı. Acaba nasıl ödüller kullanıyorlar?

Tuvaletim neden bu kadar sık geliyor bilmiyorum? Öğretmenimden her seferinde izin almaya çekiniyorum.

Öğrenmem gereken çok şey olduğunu biliyorum. Bana anlatılan birçok şeyi anladığımı sanıyorum ama "sınav" dan korkuyorum, heyecanlanıyorum ve bu yüzden hata yapabileceğimi düşünüyorum. Burada zayıf not almak istemiyorum. Çünkü tembeller pek sevilmiyor!

"DAHA DÜN ANNEMİZİN
KOLLARINDA YAŞARKEN
ŞİMDİ OKULLU OLDUK
SINIFLARI DOLDURDUK
SEVİNÇLİYİZ HEPİMİZ
YAŞASIN OKULUMUZ"

Nesilden nesile hepimizi ilkokula kaynaştıran bu şarkıyı şimdi ben öğreniyorum.
OKULLU OLDUĞUMU BİLİYORUM AMA HALA BİR ÇOCUK OLDUĞUMU DA UNUTMAMANIZI İSTİYORUM.

 

Peki Ya Çocuğumuz İlkokul Öncesi Okuma-Yazmayı Öğrenmiş İse Nasıl Davranmamız Gerekir?

Okuma yazma becerisini kazanmış çocuk, ilkokula başladığında çok büyük olasılıkla, okulun ilk günlerinin program hedeflerini oluşturan hazırlık çalışmalarından sıkılır. Büyük bir heves ve beklentiyle geldiği ilkokulda karşılaştığı bu tempodan hoşlanmaz ve ders süresince dikkatini farklı ilgilere verir. Böylece öğretmen tarafından sürekli uyarılara maruz kalan bir öğrenci modeli ortaya çıkar. Oysaki çocuk sadece kendi seviyesinin çok altında olan bu ders programına bir tepki göstermektedir. Böyle bir pozisyondaki çocuk, kendisine gösterilen bu tepkileri hak etmemiştir. Okuma yazma bilerek ilkokula başlayan çocuk, sınıf içinde ihtiyaç duyduğu desteği görme hakkına ve şansına sahip olmalıdır.

Neden mi? Çünkü okuma yazmayı öğrenmek, öğrenim dilinde okuma yazmayı sökmek, başarılması hedeflenen birer temel beceridir ve hedeflenen bir noktaya varıldığında çocuk okulda ve evde büyük bir ilgi görür. Adeta terfi etmiştir, söz verilen bir çok ödülü almaya hak kazanmıştır. Çevrenin bu beklentilerini çok duyarlı bir şekilde farkında olan çocuk, okuyup, yazdığı halde hak ettiği büyük ödülleri alamadığım, hatta cezalandırılmak gibi tüm ilgiden de mahrum kalmanın üzüntüsünü yaşar. Oysaki gerçekten yaşının beklenen düzeyinin üstünde bir başarı göstermiş ve yaşıtlarından önce, kendinden beklenen bu önemli beceriye sahip olmuştur. Bu gelişmenin, desteklenmesi ve teşvik edilmesi gerekir.

Bazı çocuklar ise, ilkokulun ilk günlerinde gösterdikleri bu akademik başarı avantajını süreç içinde sürdüremezler. Yani, ilk günlerdeki bu parlak öğrenci imajı yerini daha vasat öğrenci imajına bırakır. Bu durum iki nedenden kaynaklanabilir. Ya, çocuk başlangıçta diğer çocuklarla arasındaki avantajı kullanma yönünde kendine gereken özeni göstermemiştir. Dersler, kendisine basit geldiği için, derslerle arasında bir kopukluk yaşayan çocuk bu sürede diğer çocukların kendi seviyesine yükseldiğini fark etmemiştir. Ve sonuçta ders çalışma alışkanlığını kaybetmiş, bu çocuk, bu kez kendim yeniden derslere konsantre etmek için ikinci bir uyum sürecine daha ihtiyaç duymaya başlamıştır. Ya da çocuğun okulun ilk aylarındaki akademik olarak hazır bulunduğu düzey gerçekten çocuğun tüm gelişimine ait bir avantaj olmadığı için kısa sürede diğer çocuklarla arasındaki f ark kapanmıştır. Yani bu demektir ki çocuğun sadece akademik olarak diğer arkadaşlarından daha üst düzeyde özellikler göstermesi onun okul başarısı için tek kriter değildir.

Çocuğun bu avantajını sosyal uyum davranışları ve iletişim becerileri açısından da göstermesi gerekmektedir.

Okuma yazma bilerek okula başlayan çocukların okul yaşantısını ilk günlerindeki bu akademik avantajını ve başarısını tüm öğrenim yaşantısı boyunca korumak için takviyeli kaynak donanımının çocuğa sunulması gerekmektedir. Yani, çocuğun öğrenme ilgisini motive edecek alternatif öğretim koşullarının çocuğa sağlanması gerekir. Çocuk, diğer arkadaşlarıyla aynı fiziksel ortamda olsa bile, evde ve okulda kendine sağlanan daha üst seviyedeki sorumluluklar ve ilgilerle tatmin olacaktır. Böylece bir çocuğu sadece okul olanaklarıyla sınırlı tutmak çocuğun bu başarı düzeyini zaman içinde olumsuz yönde etkileyebilecektir.

Tabii, bu sorunlar tüm okuma-yazma bilerek ilkokula başlayan çocuklar için olası olan sorunlar değildir. Bazı çocuklar sahip oldukları bu özel durumu sınıfın uyumunu kendi ve bireysel uyumlarını da zedelemeyecek kadar doğal bir süreç olarak geçirirler.
Çocuğun okuma yazma bilerek ilkokula başlamasının bir diğer etkisi de diğer çocuklar üzerinde yaşanmaktadır. Nasıl?

Öğretmenlerin bazıları sınıflarında okuma-yazma bilen çocukların seviyesini, sınıfına baz kabul ederek okuma yazma bilmeyen çocukların seviyesini yukarı çekmeye çalışırlar. Böyle bir durum, çocukların bireysel kapasitesini ve gelişim düzeyine ait ilkeleri göz ardı ettiği için, asla tercih edilmemesi gereken bir yaklaşımdır. Bir önceki örnekte, okuma yazma bilerek ilkokula başlayan çocukların öğretmenin diğer çocuklarla ilgilenmesi sonucunda ihmale kalması söz konusundayken, bu örnekte de okuma yazmayı henüz başaramayan çocukların, arkadaşlarının seviye, ulaşmak için kapasitelerinin üstünde bir çaba sarf etmeleri sonucunda örselenmeleri söz konusudur.

Görüldüğü gibi, her iki durumda da sınıfın mevcudunu oluşturan çocuklardan bir grubu olumsuz yönde etkilenmektedir. Okuma yazma bilerek ilkokula başlayan çocuk örnekleri, sınıf öğretmenleri için çok rastlanan örneklerdir. Şu andaki mevcut durumda iki grubu ayırma imkânları olmadığına göre, bu durumda mevcut olanakları çevresinde gereken demokratik tutumu izlemeleri gerekir. Bir grup çocuk diğerine tercih edilemez. Her çocuk hak ettiği akademik ve psikososyal ve duygusal desteği almalıdır. Bu durum, öğretmenlerin zaten yoğun olan öğretim sorumluluklarına bir diğerini de ekleyerek öğretmen olmanın ciddiyetini bir kez daha gözler önüne sermektedir.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/3/2008 · Kategori: 1-y

Çocuk Ruh Sağlığı Açısından Din Eğitimi

 

BAZI EĞİTİMCİLER çocuklara küçük yaşlarda din eğitimi vermenin laikliğe aykırı olduğunu, ancak ergenlik çağına geldiğinde hür iradesi ile buna kendisinin karar vermesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu görüş, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ateist bir anne veya baba din eğitimine karşı olsa bile çocuğunu içinde yaşadığı toplumdan soyutlayamaz. Zira çocuk, yetişkinler gibi peşin yargılara sahip değildir. Çevresinde gördüğü herşeyle ilgilenir, öğrenme isteğiyle doludur, tarafsız bir gözlemcidir. İlk defa duyduğu ezan sesini yahut ilk defa gördüğü caminin ne olduğunu sorup öğrenmek isteyecektir.

Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.

Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.

Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?

Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar hoşuna gitmişti ki, "Babacığım, bir daha anlat" demişti.

Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada "Allah’tan başka ilâh yoktur" inancının geldiğini görüyoruz. "Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır" (bkz. Kur’ân, 31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü anlatacağız. "Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz."

Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, "Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır." (bkz. Kur’ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi seveceğini anlatmalıyız.

Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): "Yavrucuğum," der, "namazı kıl, (insanlara) iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya değer şeylerdir" (bkz. Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.

Sorulara Çocuk Mantığı ile Yaklaşmalıyız

Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.

Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.

Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir anne anlatmıştı: "Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı." Büyük çocuklara bu açıklama yeterli olmayabilir. "Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?" gibi soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:

— Bu masa kendi kendine olur mu?

— Olmaz.

— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.

— Evet.

— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?

— Olmaz.

— Onları kim yapıyor?

— Adamlar.

— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.

— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor, değil mi?

— Evet.

— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?

— Olmaz.

— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?

— Allah.

— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları da göremiyoruz.

Çocuklarımızı İbadete ve Duaya

Nasıl Alıştırabiliriz?

Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey yoktur, her şey mümkündür. "Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni öpüp gitti" deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.

Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.

Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi göstererek sordu: "Bu ne?" Annesi, "O bir cami," dedi. Çocuk tekrar sordu: "Bu ne?" Annesi yine aynı cevabı verdi: "O bir cami." Çocuk istediği cevabı alamadığını anlatmak için yine sordu: "Bu ne?" Anne sesini yükselterek ve kelimelerin üzerine basarak, "O bir cami," dedi. Anneye yaklaştım, "Hanımefendi," dedim, "çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını soruyor."

Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:

"Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:

— Anne, neden yemek yiyoruz?

— Büyümek için.

— Büyüyünce ne olacak?

— Yaşlanacağız.

— Yaşlanınca ne olacak.

— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.

Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. ‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir mantık geliştiriyor."

Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı öldüğünde bize sormayacak mı: "Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?" Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp sorduğunda ne cevap vereceksiniz?

Korkutarak Değil, Sevdirerek Eğitmeliyiz

Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk duygusuna kapılır.

Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, "Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden öleceğim" diye yakınsa veya "Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde yakar" diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.

Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. "Çocukları Dinsiz Yapmanın Yolları" başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:

• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.

• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.

• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları hataları sayarak gözden düşürün.

Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, "Yatın çabuk, kapatın gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer," derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, "Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar," diye korkuturdu. Bir suç işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, "Baban akşam gelsin görürsün sen, temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin," derdi.

Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, "Yaramazlık yapıp namazımızı bozuyor," derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının farkında değildirler.

Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye varırız. "Ne yapıyorsun?" diyenlere de "Babamla namaz kılıyorum" der. Biz oğlumla son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, "Bu namaz olmadı, yeniden kılacaksın!" dedi. Güldüm. "Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun." Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. "Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?" dedi kızarak. Ben de anlattım, ama aklı yatmadı. "Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!" dedi.

Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı Anlatmalıyız

Bir akşam bir komşumuz telefon etti. "Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor" dedi. "Hayırdır, hele anlat bakayım" dedim. Anlatmaya başladı: "Ah sormayın, benimle birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden önce size bir danışayım dedim."

Komşuyu dinledikten sonra güldüm.

— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.

Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.

— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?

— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl kalkacaksın?"

Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:

— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı... dedi. Ben hocalardan Peygamberimizin "Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın," dediğini duydum.

— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..

— Haklısınız galiba... Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?

— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.

Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi.

Çocuklarda Ölüm Korkusu

Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamadığımıza göre, "Nereden geldik, nereye gideceğiz?" sorusuna cevap bulmak zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.

Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,

— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.

Başsağlığı ve sabır diledim.

Konuşmaya devam etti:

— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.

Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.

— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.

Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:

— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, "Büyük annemi bir daha göremeyecek miyim?" derse ne cevap vereceğim?

— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.

Çocuğun din eğitimini bir makaleye sığdıramayacağımızı siz de takdir edersiniz. Çocuklardan gelen, cevaplamakta zorluk çektiğiniz soruları elektronik posta adresime gönderebilirsiniz; elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz.

 

Ìslamda Çocuk Hakları

 

Çocuk haklarıyla ilgili meselelerin müstakillen ele alınması Batı’da pek yenidir. Çünkü Batı yakın zamana kadar "Çocuğa küçük insan, yaşlıya büyük çocuk" nazarıyla bakarak aralarında fark görmemiştir. Bilhassa suçlar meselesinde, küçüğün cezası ile büyüğün cezası arasında fark görülmemiş, işlediği suç büyükler için idamlık cezayı gerektiriyorsa çocuk idam edilmiştir. Bu uygulama, Amerika’nın bazı eyaletlerinde hâla câridir.

Ayrıca, İslam dışı hukuk sistemlerinde çocuk, himaye edici kanunlarla korunmamıştır. Mesela eski Yunanistan’da çocuk devletindir. Babanın sınırlı bir mülkiyet hakkı vardır. Rüştüne erdiği vakit velayet hakkı kalkar. Roma’da ise, aksine, devlet âile hâkimiyetine müdahale etmiyor ve hatta aile üzerindeki babanın hâkimiyeti karşısında âciz kalıyordu. Babanın çocuk üzerindeki hakkı hudutsuzdu: çocuğu dilerse terk edebilir, satabilir, bir uzvunu kesebilir ve hatta öldürebilirdi, bu işlerde sorumluluğu vicdanına ve tanrısına karşı idi.

Germenlerde de çocuğun durumu Romadakine benziyordu. Kabîleye kabulden önce terk dilebilir, öldürülebilirdi.

Çocuğu himayeye yönelik kanunlar Batı’da 18. asırda teşrî edilmeye başladı. Bunu ilk defa Rousseau, Kant, Lock, Voltaire gibi tabiî hukukçular ele aldı. Fransa’da 1791, 1793 yıllarında çocukları himaye eden bazı kanunlar çıktı. 1826, 1854, 1855 yıllarında Ìngiltere’de bazı himaye kanunları görüldü. 1866’da Ìngiltere’de 17 serseri çocuk için ıslah evi kuruldu.

1899’da Amerika’da Çocuk Mahkemesi açıldı.
1919’da çocukların çalışma şartları üzerine bazı esaslar kabul edilir.
1935’te Milletler Cemiyeti, yoldan çıkan çocukların kurtarılması için terbiyevî tedbir alınması tavsiyesinde bulunmuştur.
1948’de Birleşmiş Milletler’de kabul edilen Ìnsan Hakları Beyannamesi’de çocukları himayeye yönelik bazı maddelere yer vermiştir (20, 25, 26. maddeler).
20 Kasım 1959’da Birleşmiş Milletler’de 10 maddelik bir Çocuk Hakları Beyannamesi kabul edilmiştir.

Ìslamda Çocuk Hakları meselesine gelince, Batılılar görmezden gelse de, bu, Hz. Peygamber’le başlar. Hatta "çocuk hakkı" tabirini ilk defa telaffuz eden Zât Aleyhissalâtu vesselâm’dır. Mesela bazı hadisler "Çocuğun babası üzerindeki hakkı diye başlar ve: "Ìsmini ve edebini güzel yapması, yazı öğretmesi, atıcılık, yüzme öğretmesi, helal şeyle beslemesi .... gibi teferruatları zikreder. Çocuğun bir kadın tarafından bakılması, süt emmesi, doğumunda akîka kesilmesi, sünnet edilmesi vs. de hakları arasında zikredilir.

Hemen belirtelim ki, bazı âlimler bu hakları "farz olanlar" "mendub olanlar" diye iki kısımda mütâlaa ederler.

Çocuk bahsinde ikinci esas: Ìslam’ın net bir şekilde büyükle çocuğu ayırmasıdır. Pek çok cihetten bu ayrılığı esas alır. Bu prensip Hz. Peygamber’in "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, şifâ buluncaya kadar deliden, büluğa erinceye kadar çocuktan" hadîsine dayanır. Batı bugün "ayrı bir çocuk antropolojisi gerekir" diyecek kadar bu fark meselesine ehemmiyet vermiştir.

Ìslam alimleri çocuğa üç mühim hak verir:
1- Velayetü’t-terbiye
2- Velayetü’n-nefs
3- Velâyetü’l-mal.

Bunlardan birincisine hidane de denir. Çocuğu, zarar veren şeylerden koruma, temizliği, beslenmesi, beşikte uyutulması vs. buna dahildir. Daha ziyade anneye terettüp eder.

Ìkincisi, hidâneyi tamamlamayı, büluğdan sonraki himayeyi sağlamayı, kâsırları evlendirmeyi gaye edinen terbiyedir, bu daha ziyade babaya terettüp eder. Çocuğun hayat hakkı garanti edilmiştir. Savaşta bile öldürülmez.

Çocuğa karşı işlenen cinayetler büyüğe karşı işlenen cinayetler gibidir, aynı ceza uygulanır.

Velayetu’l-mal, çocuğun malını koruyup artırmayı gözetir. Büluğa kadar ki kazancından kimse istifade edemez, babası bile olsa haramdır.

Güzel terbiye hakkı üzerinde durulması gereken bir tabirdir. Bunun içine temel eğitimi, bu eğitimde farz-ı ayn bilgileri alması, büluğ’a kadar bir de meslek öğrenmesi girer.

Büluğ öncesi terbiye, çocuğun tek başına hayatını idame ettirecek zaruri bilgi, beceri ve alışkanlıkları kazanmasını hedefler. Bu hedefe ulaştıracak terbiyeyi almak çocuğun hakkıdır, bunu vermekten âile sorumludur. Çocuk bu hedefi önleyici meşguliyetlerden korunmalıdır.

 

Çocuğun manevi Beslenmesinde Babanın Terbiye Sorumluluğu

 

Günümüz araştırmacıları "kötü çocuk yoktur, kötü terbiye vardır" düstûrunda müttefiktirler. Kötü terbiye ise, öncelikle anne ve babadan gelen bir eksikliktir. Elbette bu eksikliği, içtimâî ve fizikî çevre şartları tamamlayacaktır. Yapılan istatistikî araştırmalar, suç işleyen çocukların büyük ekseriyetini, dağılmış veya geçimsiz, kavgalı, içki, kumar, sefahet gibi kötü alışkanlıklara mağlup âile çevrelerinden gelen çocukların teşkîl ettiğini göstermektedir.

İslâm dini, çocukların doğuştan suçlu olduğunu kabul etmez. Tam tersine, yaratılışta asıl olan temizliktir, iyiliktir, mâsumluktur. "Berâati zimmet asıldır" düstûru esastır. İslâm’da, Hıristiyanlarda olduğu gibi doğuştan getirilen bir "aslî günah" anlayışı yoktur. Aksine her insan herkeste müşterek olan ortak bir "fıtrat" (kabiliyetler mecmuası) üzere yaratılır. Çevrenin telkîn ve terbiyesiyle Yahûdî veya Hıristiyan, Türk veya Arap, iyi veya kötü olur. Bu husûs âyet ve hadîslerle ifâde edilmiştir. (1)

Şu hâlde, İslâm’a göre iyilik veya kötülük tamâmen çevreye bağlı, sonradan kazanılan bir vak’adır. Bu bir terbiye işidir. Bu sebeple İslâm terbiyeye çok ehemmiyet vermiştir.

Bir hadîste Hz.Peygamber aleyhissalâtu vesselâm: "Bir baba evlâdına güzel ahlâk kadar kıymetli bir şey (mal-mülk vs.) veremez" (2) buyurmuştur. Bir başka hadîste de, güzel ahlâk üzere terbiye almak çocuğun baba üzerindeki hakkı olarak tesbît edilmiştir. (3) Kur’ân-ı Kerîm de pek çok âyette, evlâtların saâdet ve şekavetlerinden baba (ve anne)yi sorumlu tutmuş; bu sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin, kıyâmet günü ebedî bir hüsrâna mahkûm edileceklerini açık, kesin ve ürpertici tasvîrlerle haber vermiştir. (4)

Çocukların uhrevî kurtuluş veya hüsrânlarından Cenâb-ı Hakk’ın âile reisini sorumlu tutması cidden mânidârdır ve üzerinde durulması gereken bir husûstur. Bu âyetlerden hareketle hemen şunları söyleyebiliriz:
1- Âile fertlerinin âhirette hüsrâna (zarara) uğramaları, onların dünyâda da hüsrâna düştüklerini, günahlar, cinâyetler işlediklerini ifâde eder.
2- Bunları hüsrândan (cinâyetlerden, kötülüklerden) kurtarmak kişinin gücü dâhilindedir. Allah, bu sebeple babayı sorumlu tutuyor.
3- Bu kurtarmanın yolu güzel terbiyedir. İyi bir terbiye sâdece âhireti kurtarmaz, dünyâyı da kurtarır. Bu noktada diyebiliriz ki: âhiretteki hüsrân ile dünyâdaki suçlar, cinâyetler birbirinden kopuk değildir. Âile reisine farz olan "iyi terbiye verme" işinin eksikliği sebebiyle dünyâda bir kısım kötülükler, cinâyetler işlenmektedir.

Kaynaklar:
1-Buhârî, Tefsir, Rûm suresi 1; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, 10, 130; Müslim, Kader, 22, 23
2-Hâkim, Ebu Abdillah en-Neysâbûrî (v. 405 h.), el-Mustedrek alâ’s-Sahîhayn, Haydârâbâd-Deken, 1335, 4, 263
3-bkz. el-Câmi‘u’-sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr şerhiyle), Beyrut 1972, 3, 394
4-Şu âyetler görülebilir: Tahrîm suresi, 6; Zümer suresi,15-16; Şûrâ suresi,45

 

Terbiyeye Erken Başlama

 

Batıda yakın zamana kadar, terbiye açısından çocukluk yıllarının ehemmiyeti kabul edilmezken, zamanımızda, çocukların okullaşma yaşı gitgide aşağılara çekilmektedir. En yeni iddialara göre, çocuğun şahsiyet terbiyesi büyük kısmıyla ilk yaşlarda gerçekleşmektedir. Bloom’a göre insan zekâsının yarısı, dört yaşına geldiğinde, üçte ikisi de altı yaşına gelince teşekkül etmiş olmaktadır. (1) Russel’e göre karakter terbiyesi 6 yaşında tamamlanmış olmalıdır. İlk yaşların öğrenme, kabiliyetlerin inkişâfı ve güzel alışkanlıkların kazanılması açılarından önemi anlaşıldıkça, Batıda okullaşma yaşının aşağılara çekildiğini ve hatta 3-6 aya kadar olabileceğine dâir görüşlerin ortaya atıldığına şâhid olmaktayız. (2)

Dinimiz açısından da fiilî ve sistemli terbiye mümkün mertebe erken başlatılmalıdır. Hz.Peygamber: "Küçüklükte öğrenilen taş üzerine kazıdır, büyüklükte öğrenilen buz üzerine yazıdır" buyurmuş (3) ve fakat yaşla ilgili rakam vermemiştir. Hatta Kur’ân-ı Kerîm’de küçük yaşta hikmet verilen Hz.Yahya (4) ve beşikte konuşan Hz.İsa’dan (5) bahsedilmiş olması bile terbiyede erken yaşın önemine ilâhî bir uyarı kabul edilebilir. (6)

Gerek dinî bilgilerin ve gerekse dinî amellerin (namâz, oruç, tesettür, hac vs.) çocuklara erken yaşlarda verilmesinin bir sebebi, insan fıtratında hayrın bir alışkanlık olduğu’na dâir düstûr olsa gerektir: "Hayra alışın. Zira hayır alışkanlıkla kaimdir."(7) Burada hayır kelimesiyle, dinimizin yapılmasını emir ve teşvîk ettiği her çeşit güzelliklerin ifâde edildiğini anlayabiliriz.

Anne ve babalar, çocuk terbiyesinde, küçüklükten îtibâren dinin öngördüğü hayırları öğretme ve alıştırmayı esas alsalar, çocuk suçlulukları büyük ölçüde önlenir.

 

Çocuğun Yetişmesinde Sevgi Ve Şefkat

 

Günümüz terbiyecilerinin ısrarla üzerinde durdukları bir husûs, çocuğun sevgiye olan ihtiyâcıdır. Bu ihtiyâcın şiddetini belirtmek için, sevgi ihtiyâcını ekmek ve suya ve hatta temiz havaya olan ihtiyâca benzetirler. Bu benzetmede asla mübâlâğa yoktur. Sevgi görmeyen çocukların ne karakter ne de zekâ ve kabiliyetler yönüyle gelişmeyeceği, çocuğun bencil bir hâl alıp içine çekileceği, rûhî kuvvelerinin yeterince inkişâf etmeyeceği belirtilmiştir. Kezâ bedenen sağlıklı inkişâf da onun rûh hâliyle ilgilidir. Sevgisiz yetişen çocuklar, hayâtları boyunca bunun eksikliğini ve bu eksiklikten hâsıl olan pek çok maddî, mânevî, rûhî, psikolojik sıkıntıları çekecektir.

Hz.Peygamber de çocuklara karşı izhâr edilecek şefkat ve sevgi üzerinde ısrarla durur, şiddetle buna teşvîk eder: "Küçüklerimize şefkat etmeyen ... bizden değildir" (1) "Çocuklarınızı çok öpün, zîrâ her öpücük için size cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beş yüz yıllık mesâfe mevcuttur. Öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar." (2)

Aleyhisalâtu vesselam, kendi yakınlarına karşı çok müşfik davranmış, çocuklarını, torunlarını ve diğer yakınlarını yeri geldikçe öpmüştür. Bu sebeple Hz.Enes, Aleyhissâlâtu vesselam’ı: "İyâline karşı insanların en şefkatlisi" olarak tavsîf etmiştir.

Hemen belirtmeliyiz ki, onun çocuklara olan sevgisi, kalpte kalan, izhâr edilmeyen bir sevgi olmayıp, fiile dökülen, başkalarınca görülen, çocuklar tarafından hissedilen ve fiilen yaşanan bir sevgidir. Yani Aleyhissalâtu vesselam rûhunun derûnunda beslediği samîmî duygularını öpmek, kucaklamak, dizine oturtmak, başından okşamak, şakalar yapmak: dil çıkarmak, saçından tutmak, isim takmak, yüzüne ağzından su püskürtmek; ikramda bulunmak, selam vermek, selamlarını almak, omuzuna almak, sırtına bindirmek, göğsüne çıkarmak, çocuksu konuşma ve telaffuzla hitâp etmek, bineğine almak gibi çeşitli yollarla fiile dökmüştür. Bu nevî sevgi ve şefkat izhârlarını, Resûlullah, sâdece kendine yakın olan çocuklara değil, bütün çocuklara yapardı. Bu sebeple yine Hz.Enes’ten gelen bir rivâyete göre "Aleyhissalâtu vesselam, insanlar arasında, çocuklara en müşfik olan kimseydi."

 

Öncelik Dinî Eğitime

 

Çocuklara öğretilmesi gereken "hayır"lar çoktur. Bunların hepsi birden öğretilemez. Mutlaka burada bir hiyerarşi gerekmektedir. Bu noktada hemen belirtmek isteriz; İslâm dini, ta baştan beri, çocuklara önce îmân esaslarının öğretilmesini, sonra da ibâdetlerini yapmaya alıştırılması sûretiyle dinî terbiyenin verilmesini esas almıştır.

Bazı rivâyetlerde Hz.Peygamber: "Çocuklara ilk öğrettiğiniz kelime ‘Lâilâhe illallah’ (Allah’tan başka tanrı yoktur) olsun" emretmiştir. (1) Kezâ Abdulmuttalib oğulllarından bir çocuk konuşmaya başladığı zaman, şu mealdeki âyeti yedi sefer okutarak ezberlettiği rivâyet edilmiştir(2): "Hamd o Allah’a olsun ki, O, ne bir çocuk edinmiştir ne de mülkünde ortağı vardır." (3)

Muallim, veli ve öğrenci ile ilgili meseleler üzerinde yazılan ilk te’lîflerden olan Kaabisî’nin risâlesinde: "Kur’ân ve yazı öğretmek maksadı olmadan sâdece başka şeyleri öğretmek için hoca tutmak câiz değildir" denir. (4) İbnu Haldun, kendi devrinde, Kuzey Afrika’da çocuklara önce sâdece Kur’ân öğretildiğini; çocuk Kur’ân’ı iyice öğrenmedikçe hadîs, fıkıh, şiir, Arapça, hiçbir şey öğretilmediğini belirtir. (5) Çocuklara meslek bilgisi de vermenin gereğine dikkat çeken İbnu’l-Kayyim, bunun, "çocuğun muhtaç olduğu her çeşit dinî bilgilerin ta’lîminden sonra olacağını" ayrıca belirtir. (6)

Esâsen Kur’ân-ı Kerîm’de, âile efrâdına öğretilmesi gereken pek çok şey içerisinde sâdece namâzla ilgili açık bir emre yer verilerek: "Âilene namâzı emret, sen de namâza sabır ve sebâtla devâm et" (7) denmesi, namâzın nasıl öncelikli bir yer tuttuğunu gösterir. Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’de, namâzın "hayasızlık ve kötülükten" alıkoyacağının ifâde edilmesinden (8), dinimiz açısından çocukların fenalıklardan, suçlardan korunmasında önce namâz olmak üzere, din eğitiminin nasıl önemli bir yer tuttuğu anlaşılır. Önceliği dinî terbiyeye veren bir terbiyenin gerçekleşmesinden İmam’ın da sorumlu olduğuna dikkat çeken Kadı Iyaz, gerekçeyi de ilâve eder: "... Zîrâ çocuğun, bilâhare kalbinden sökülüp atılması zor olan bozuk bir mezhep üzere yetişme ihtimâli vardır." (9)

 

 

 

Terbiyede Anne Önceliği

 

İslâmî anlayışta, çocuk terbiyesinde annenin önceliği vardır. Bu düstûru, çocuğun sevgi ve şefkate olan şiddetli ihtiyâcının bir sonucu ve gereği olarak da ifâde edebiliriz. Çünkü, Allah kadınları, erkeklerde bulunmayan üstün bir şefkat ve merhametle mücehhez ve dolu olarak yaratmıştır. Bu sebeple, çocuğun istiğnâ yaşı denen –yeme, içme, giyinme ve hattâ istincâ işlerinde- başkasına muhtaç olmayacağı yaşa kadarki terbiyesi anneye âittir. Boşanma, ölüm gibi durumlarda istiğnâ yaşına gelmeyen çocuklar, -evlenmediği müddetçe- anneye verilir. Evlenme veya terbiye velâyetine ehliyetsizliği gibi durumlarda çocuk, belli esaslar çerçevesinde öncelik anne tarafında olan kadınlara verilir. İslâm hukuku bu noktada, öncelikle de anne olmak üzere bir kadın tarafından bakılmayı, "çocuğun haklarından biri" olarak tesbît etmiş ve annenin çalışması gibi bir mazeretle çocuğun bu haktan mahrûm edilmeyeceğini hükme bağlamıştır. (1)

Günümüzde Batıda gelişen ve benimsenen kadının çalışma hakkı ile, çocuğun anne tarafından bakılma hakkı, çocuk terbiyesinde ciddî bir problem olmuştur. Normalde annenin yerini hiçbir kadın veya en konforlu imkânlarla teçhîz edilmiş çocuk bakım müesseselerinin de tutmayacağı kabul edilmiştir. Öyle ki ilk iki yıl içinde, çalışma sebebiyle çocuğunu emzirmeyen kadınların da –suçluluk duygusuna düşerek- psikolojik rahatsızlıklara düşükleri tespît edilmiş, rapora bağlanmıştır. (2) Hz.Ebu Bekir, küçük çocuğa, maddî imkânı son derece mütevâzî bir annenin ilgisinin yerini, maddî bakımdan en geniş imkânlara sâhip babanın ilgisinin tutamayacağını, boşandığı hanımından küçük çocuğunu almak isteyen Hz.Ömer’e sarf ettiği şu cümlede ifâde etmiştir: "Ey Ömer, bırak onu. Annesinin tükrüğü, ona senin yanındaki şekerden ve baldan daha hayırlıdır." (3)

Bugünkü uygulamada, çalışan anneler, küçük çocuklarına hizmet ve nezaret etmek üzere, mürebbîlik formasyonu hiç olmayan, ucuz ücretle ya çok genç, ya da çok yaşlı kadınları istihdâm etmektedir. Bu sûretle yaşanan sıkıntı az değildir. Çocukları, ilk yaşlarında eğitimsiz insanların nezâretine terk etme mâcerâsının, ileriki yaşlarda, çocukların suçluluk durumlarına te’sîr edecek bir kısım terbiyevî kirlenmelere mârûz kalabileceklerini göstermek için iki vak’a anlatacağım:
Yıllar önce Erzurum’da Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’nde hizmet veren Y.M. isminde beyin cerrâhı bir komşum vardı. Lojmanlarda aynı blokta oturuyorduk. Hanımı da çalıştığı için, çocuklarına nezâret etmek üzere 15 yaşlarında bir kız gündüzleri geliyordu. Bir akşam, elinde cep feneri, zemin katta merdivenin alt boşluklarını araştırırken gördüm. Ne yaptığını sorunca, gelen kız çocuğunun evdeki bir kısım eşyaları gündüzleyin buralara saklayıp geceleyin gelip götürdüğünü, kaç sefer buralardan eşyalarını topladığını söyledi. Bu vak’ayı bir vesîle ile anlattığım dâhiliyeci doktorlardan Prof. Dr. Mehmet Gündoğdu Bey, terbiye târihine geçecek kadar enteresan bir vak’ayı, o sıralarda üniversiteden ayrılmış bulunan bayan bir profesörün –ismini de vererek- başından geçen bir hâdiseyi anlattı. Bu profesör hanım, evdeki küçük çocuğuna nezâret etmek üzere yaşlıca bir kadınla anlaşır. Bir gün, ânî bir işi çıkar ve beklenmeyen bir saatte evine uğramak zorunda kalır. Çocuk uykuda olabilir, uyandırmayayım diye zile basmadan kapıyı anahtarıyla usulca açarak içeri girer. Bir de ne görsün: mürebbiye hanım koltuğa kurulmuş, ayak parmağını bebeğin ağzına vermiş, uyuyor, bebekte şapır şapır emiyor. M. Gündoğdu bey, doktor hanımın, çocuğu olan kadının çalışmasının bir cinâyet ve hıyânet olduğu kanâatini her yerde pervâsızca söylediğini ilâve etmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

Çocuğu Murakabe altına alma

 

Hz.Enes’in beyânlarından hareketle, nebevî terbiyede müdâhalesizliği bir prensip olarak belirlemiş isek de, bununla çocukları başıboş bırakmayı, onları hevâlarına terk etmeyi de kast etmedik. Konunun yanlış veya eksik anlaşılmaması için belirtmek isteriz ki, Hz.Peygamber, çocukların eve giriş çıkış saatlerinden, verilen vazîfeleri yapıp yapmadıklarına, kılık kıyâfette edep ve yasağa uyup uymadıklarına, vs. varıncaya kadar pek çok teferruatta murâkabeyi, tâkip etmeyi esas kılmış, tâkip etmiştir. Birkaç örnek:
Hz.Enes, kendisine Resûlullah’ın mûtad dışı verdiği bir işten dolayı bir gün evine gecikerek döndüğünü, annesinin kendisini: "Niye geç kaldın?" diye sigaya çektiğini, "Resûlullah bir işe yollamıştı" cevabı üzerine: "O iş de ne idi?..." diye iyice tahkîk ettiğini belirtir. (1)

Yani, Enes Resûlullah’a hizmete geliyor ama alışılmış dönüş vakitleri var. Bir kere gecikme dikkat çekiyor ve sebebi soruluyor.

Yine Enes’in anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselam, kendisini bir işe gönderir. Fakat aksiliği tutar "gitmeyeceğim" diyerek evden ayrılır. Yolda rastladığı bir grup çocukla oyuna takılır. Derken Resûlullah gelip ensesinden yakalar. Dönüp yüzüne bakınca görür ki yakalayan Resûlullah’tır ve tebessüm ederek: "Ey Enescik! Sana emrettiğim yere git!" diye tekrar emretmektedir. Ve Enes: "Gidiyorum" diyerek gider. (2)

Yani verilen işten çocuğun kaytarması, ciddî takiple önlenmelidir; aksi takdirde bu kötü bir alışkanlık hâline gelebilir.

Nûman İbnu Beşîr anlatıyor: "Hz.Peygamber’e Tâif üzümünden bir miktar hediye getirilmişti. Beni çağırarak: "Şu salkımı al, annene götür!" dedi. Aldım, fakat yolda giderken yedim bitirdim. Birkaç gün sonra (karşılaşmıştık ki sordu): "Salkımı ne yaptın, annene ulaştırdın mı?" "Hayır!" dedim. Bunun üzerine beni gunder (vefâsız) diye tesmiye etti." (3)

Yani çocuk takip edilecek, verilen işi yerine getirmediyse, bir sûrette hoşnutsuzluk ihsâs edilecek.

Bazı rivâyetler Resûlullah’ın çocuklara, günün belli saatlerinde dışarı çıkmayı yasakladığı görülmektedir: Öğle sıcağında(4) ve güneşin batmasından(5) akşamın alaca karanlığı çıkıncaya kadar ki vakitte(6).

Bilhassa dayakla ilgili bazı rivâyetlerden hareketle, çocuk üzerinde, murâkabe edildiği hissinin canlı tutulması gerektiği netîcesi bile çıkarılabilir. Çünkü Hz.Peygamber, değneği ev halkının göreceği bir yere asmayı tavsiye etmektedir: "Kamçıyı ev halkının göreceği bir yere asın. Zira (böyle yapmak onlar için edebtir.)" (7) Bir başka rivâyette: "Âilen halkından sopayı ref etme (yani görmeyecekleri yere koyma), onları Allah ile korkut." (8) "Allah, âilesini te’dîb için evine kamçı asan kişiye rahmetini bol kılsın." (9)

Bu hadîsler teker teker ele alındıkta zayıf ise de, birbirlerini güçlendirirler. Ve bunlar, çocukların terbiyelerinde muayyen bir disiplinin, murâkabenin olması gerektiğine, belli düstûrlara ve yasaklara uymaya mutlaka alıştırılmalarına ve yasak ihlallerinin bir müeyyidesinin olması gerektiğine işâret ederler. Hz.Peygamber, şahsî hayâtında kimseye karşı kamçı kullanmamıştır; ama mükerrer çağırmalarına rağmen cevap alamadığı, sonra oyunda yakaladığı hizmetçiye misvak çubuğunu göstererek: "Eğer kısastan korkmasaydım şu çubukla canını yakardım" dediği mervîdir. (10)

Şu hâlde bu meselede kullanmaktan kaçınma sünnet ise de, kamçıyla korkutarak da olsa disiplini sağlamak esastır.

 

 

ÇOCUK VE DİN

Din, bireye hayatını düzene koymak için bazı ilkeler kazandırır. Din eğitimi insana Allah inancını öğreterek hayatının değerini ve üstünlüğünü anlatır. Ona, bedensel zevklerini ve ihtiyaçlarını gidermesi yanında ruhunun isteklerini de dikkate almasını öğretir. Din sosyal gruba iyi ve doğru hedefler gösterir.(1)

Din duygusu evlat olma duygusudur. Bu duygunun çocuktaki ilk konusu ana babadır. Çocuk onlarda bütün tanrısal yetkinliklerini bulur. Fakat hayattaki denemeler,çocuğu, din değilse bile tanrı değiştirmeye, ilkin ana babasına yüklediği üstün özellikleri uzak bir varlığa geçirmeyi zorunlu kılar.(2)

Sorgu çağının hemen ardından, etrafını kuşatan fizik ve sosyal çevreyi keşfetme ve tanıma arzusunda olan çocuğun önde gelen meraklarından biri de Kim tarafından yaratıldığı?dır. Diğer meraklarda olduğu gibi, bu konuda da çocuk cevabı öncelikle anne ve babasından bekler. Peygamberimiz Her kişiye kendi anlayışına göre konuşun demiştir. Eğer çocuğunuzla sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsanız, belli zamanlarda onun baktığı pencerelerden bakabilmelisiniz. Din konusunda da çocuğun düzeyi düşünülerek hareket edilmelidir.

 

H. Ayhan a göre din konularını zamanından önce ya da sonra yanlış öğretir5sek, hangi yaşta olursa olsun çocuğa veya yetişkin insana iyilik yerine kötülük yapmış oluruz.

Çocuk 4 yaş dolaylarında Allah hakkında fikir yürütmeye başlar. Bu yaş çocuklarının Allah tasavvuru,gelişim özelliklerine ve zihinsel kapasitelerine uygun olarak Allah’ı insana benzetme,insani vasıflarla düşünme şeklindedir.(1)

Din ve Allah ile ilgili kavramlar yaklaşık 4 yaşlarından itibaren soru kalıbı haline getirilirler. Her ne kadar bu yaşta sorulanların da tam bir bilinç ile sorulmadığını anlasak da, sorularda gerçekten anlamak arzusunun bulunduğunu görürüz.4yaş çocuğunun din ile ilgili sorabileceği ve merak içeren cümlelerden bazı örnekler verebiliriz:

Allah’ın boyu ne kadar?

Allah’ın arkadaşları var mı?

Her şeyi Allah mı yapıyor?

Allah’ı neden göremiyoruz?

Biz de Allah olamaz mıyız? Keşke biz de Allah olsaydık.

Allahı neden göremiyoruz? Sen Allahı gördün mü?

Sınırlı düşünce yapısından dolayı, herkesin çok kullandığı ve bilindiğini zannettiği Allah kavramını da sınırlı imkanlarıyla kavramaya çalışır. Özellikle 4 yaşlarında başlayan ilginin oldukça şaşırtıcı olduğu, ailelerin bildiği bir gerçektir.(2) Çocuğun kafasında güçlü ve büyük sıfatlarıyla özdeşleştirdiği ve çevresinde bu sıfatları taşıyan kişilerle somutlaştırdığı bir Allah tasavvuru oluşur.(1)

5-6 yaşlarındaki çocukların kafalarındaki tanrı düşüncesi bir insan gibi tasavvur edilse de onun diğer insanlardan farklı olması gerektiğine ilişkin gizli bir inanç da taşırlar.İnsan gibi olsa da, en büyük insan olmalı. diye düşünebilirler.

Okulöncesi dönemde çocuğa göre Tanrı, yaşlı bir erkek olarak,canlı ve hareketli ve bu dünyada olan her şeyle ilişkili biçimde çocukların yararına göre,çocuklar sevinsin diye dünyayı tıpkı bir ustanın yaptığı gibi biçimlendirmiştir.

Çocuklar Tanrının gücünü anlayabilmek için ebeveynlerin muktedir olma gücünü ölçüt olarak alırlar. Onlara göre Tanrı cennette ya da yukarılarda bir yerde oturan birisidir. Yaşlıdır ve bütün organları insanlarınkine kıyasla büyüktür. Bir Süpermen gibi istediği şeyi yapabilir.

Bazılarına göre Allah yalnız yaşar bazılarına göre Allah ile beraber yaşıyor olabilir. Okulöncesi çocukları eğer yakına gelirse -ki gelme ihtimali vardır- o zaman Allah’ı görebilir ya da çok iri olması görünmesine mani oluyordur.

Özetlersek çocuk anlayışı için Allah;

Gökyüzünde bir yerde asılı duruyor olabilir. Eğer çok büyükse inmesi tehlikeli olabilir. Çoğunlukla yalnız yaşar ve çoğunlukla erkektir.

1993 yılında 44 çocuk ve anneleri ile yapılan bir araştırma, okulöncesinde bulunan çocukların kendilerini seven dost bir Tanrı ya inanmak istediklerini göstermektedir. Bu yaş grubu çocuklarına göre

Tanrı’nın çocukları sevme nedeni, anne ve babalarının onlardan bekledikleri ile yakından ilgilidir. Anneleri gibi Tanrı da onlardan, yemek yemelerini, uslu durmalarını beklemektedir.(2)

7-9 yaş grubu çocuklarda Allah arayışı 10-12 yaş grubuna göre daha etkin görünmektedir. 7 yaşından itibaren çocuklar, Allah’ı kendisinin ve yakınlarının yaratıcısı çok yüce bir varlık olarak tasavvur ederken hala onun gökte olduğunu düşünürler. Ancak 11 yaşından itibaren çocuklar soyut bir yaklaşımla Allah’ın her zaman her yerde olduğuna inanırlar. Bu bilişsel gelişime koşut olarak, çocuğun getirdiği açıklamalarda, hiç şüphe yok ki anne ve baba modelinin rolü çok büyüktür. Anne ve baba, dini inanç, düşünce ve uygulamalarıyla öncelikle sağlıklı bir model oluşturmalıdır.

Çocuğun soruları yukarıda belirtilen gelişim aşamaları göz önünde tutularak basit fakat doğru ve sade bir dille cevaplandırılmalıdır.(1)

Diyelim ki 4 yaşındaki bir çocuk bir çocuk bir gün Keşke Allah olsaydık. Şeklinde bir ifadeyi diline doladı. Dini inançlarınız gereği içinizden gelecek tepki hayır, böyle bir şey olamaz! şeklinde olabilir. Fakat bunu dile getirmeniz, çocuğunuzun size en azından olmak istedikleri konusunda bir daha açılmamasına neden olabilir. Bunun yerine Vay canına, demek güçlü olmak istiyorsun. ve ya Demek görünmez olmak istiyorsun diye karşılamak gerekir.

Çocuğunuzun ısrarla Allah’ı neden göremiyoruz? dediğinde , Bizim gözlerimiz küçük, Allah ise çok büyük. Bu yüzden göremiyoruz diyebiliriz. Konuya onun açısından bildiği kavramlarla ifade ederek bakmış oluruz. Görülmeyen şeyleri anlatmak için, nefes üfleme deneyi yapabilirsiniz. Nefesini üfle deyip görüp görmediğini sorabilir böylece ona bazı şeylerin görülmeden de var olabileceğini anlatabilirsiniz.(2)

Allah’ın esirgeyen, her şeyi yaratan ve koruyan bir yüce varlık olduğu anlatılmalı ve çocuğa Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmalıdır. Eğer çocuk Allah sevgisine ulaşan bir insan olabilirse, başta insanlar olmak üzere her türlü varlıkları sevecektir. Bu sevgi ise, ona her türlü güçlüğü yenmesine yardımcı olacaktır. İnsanları sevme ve saymanın Allah’a yaklaşma demek olduğu anlatılmalıdır.

Allah inancı gelişen çocuk kafasındaki sorulara yanıt bulan güven duygusu gelişmiş,dingin, huzurlu bir birey olmaya başlar. Bu nedenle özellikle 7 yaşından başlayarak din konusunda ihtiyacı olan bilgiyi vermek ve olumlu bir model oluşturmak suretiyle çocuğu desteklemek, ebeveynin başlıca görevi olmalıdır.

Allah korkusu terbiye aracı olarak kullanılmalı mıdır?

Allah hakkında henüz hiçbir bilgisi olmayan çocuklara, Allah’ın ceza verici ve korkutucu olduğunu telkin etmek çok yanlış sonuçlar doğurur.

Bazı aileler, Allah korkusunu yanlış bir şekilde terbiye aracı olarak kullanmakta ve bu korkuyu Annesinin sözünü dinlemeyeni Allah taş yapar!, Yemeğini yemeyeni cehennemde yakar! Yalan söyleyenin dilini keser! gibi cümlelerle çocuğun kafasına sokmaya çalışmaktadır. Bunun sonucunda yanlış bir Allah tasavvuru oluşmakla kalmaz, aynı zamanda sürekli kendini suçlayan ve aşağılayan bu çocuğun ruh sağlığı da bozulur.

Nitekim Mualla Öztürk , aşırı derecede gelişmiş Allah korkusu’nun ortaya çıkardığı bir takım rahatsızlıkları ele almakta ve çocuğun zamanla yenemediği mikrop, hastalık, ölüm gibi korkularının içinde ve başında Allah korkusunun olduğunu söylemektedir.

Dodurgalı’ya göre, bu duruma meydan vermekten kaçınılmalıdır. Hatta Allah’ın çocuklar için günah yazmadığı sık sık vurgulanarak çocuğun Allah’a yaklaşması temin edilmelidir. Kısaca, çocuğun Allah korkusu yerine Allah sevgisiyle yetişmesi gerekmektedir.

Çocuk, Allah’ın seven, koruyan, hoş gören, affeden, cezadan çok ödüllendiren bir varlık olduğunu öğrenmelidir.(1)

 

KAYNAKLAR

1. YAVUZER Haluk,2003, Çocuğu Tanımak Anlamak , İstanbul, 2.baskı, s:70,71
2. YURDAGÜL Mehmedoğlu, 2003, Çocuk ahlak ve Din, İstanbul, 1.baskı, Morpa Kültür yayınları, s: 30-56

 

 

Amerika'da din eğitimi anaokulunda başlıyor

Dr. Zeynep Nezahat Özeri'nin ABD'de okul öncesi din ve ahlak eğitimi araştırmasına göre, Amerika'da okul öncesi din eğitimine devlet karışmıyor. Anaokullarında, çocuklara müzik dinletilerek başlatılan din dersleri toplu yapılan dualar ile bitiriliyor.

ABD'de çocuklara yönelik din eğitimi anaokullarında başlıyor. Okul öncesi eğitimdeki din dersleri, dini müzikle başlıyor, hikayeler, İncil'den kısa pasajlar anlatılarak devam ediyor ve dua ile bitiriliyor.

Dr. Zeynep Nezahat Özeri'nin Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktora tezi olarak yaptığı araştırmaya göre, Amerika'da okul öncesi din eğitimine devlet karışmıyor. Özeri, Amerika'da her ırktan ve dinden insan bir arada yaşadığı için devletin okullarda din eğitimi görevini üstlenmediğini belirterek, din eğitimi görevini dini kuruluşlar ve çeşitli dini cemaatlerin yürüttüğünü kaydetti. ABD'de okul öncesi dini eğitimin özellikle kilise teşkilatı tarafından kurulan anaokullarında sürdürüldüğünü kaydeden Özeri, kilise tarafından açılan Pazar Okulları (Sunday School)'nın çok yaygın olduğunu belirtti. Pazar Okulları'nda her yaştan çocuğa haftada bir gün bir saatlik din eğitimi veriliyor.

Müfredatta dua etmek de var

Araştırmaya göre, kilise anaokullarında ve Pazar Okulları'nda temel hedef olarak İncil'in sevdirilmesi alınıyor. Sınıflarda Hz. İsa'ya ait resimler, haçlar ve mumlar gibi Hristiyan insanı için önemli olan objeler yer alıyor. Anaokullarının müfredatında çacukların dua etme alışkanlığı kazanmaları yönündeki çalışmalara sıklıkla yer verilirken, sınıf içerisinde toplu olarak Allah'ın onlara verdikleri tek tek sayılıyor, Allah'a teşekkür ediliyor ve toplu olarak amin deniliyor. Anaokullarda ayrıca çocuklara yönelik hazırlanmış dini içeriği bulunan şarkılar öğretiliyor. Dua edilirken, duanın bir bölümünden sonra dini semboller taşıyan müzik parçaları çalınıyor. Hıristiyanlar için önemli olan Şükran Günü, Noel, Paskalya Bayramı gibi dini günlerde okulda kutlamalar düzenleniyor. Sınıf içinde bu günlerin önemine yönelik süslemeler yapılırken, dramatizasyonlar hazırlanıyor.

Ailelerle işbirliği yapılıyor

Bu arada araştırmada din eğitiminin sadece okulda bırakılmadığı, devamlılığı sağlamak için ailelerle işbirliği yapıldığı da belirtildi. YAKUP BULUT / ANKARA

 

 

 

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIMIZIN DİNİ EĞİTİMİ:

 

İnsan rûh ve beden olarak üzere iki ayrı unsurdan müteşekkildir. Bedenin maddî ihtiyaçları olduğu gibi rûhun da mânevî ihtiyaçları vardır. Rûhun bu önemli ihtiyacını en güzel din karşılar. Din duygusu ve inanma ihtiyacı fıtrî bir temâyüldür. İnsan yaratılışı gereği bir şeylere inanma ve sığınma ihtiyacı duyar. Her insan bu ihtiyacını dine inanarak ve yaşayarak karşılamaz. Ama bütün insanların bir şeylere inanma, rûhunu tatmin etme yolunda çok şeyler yaptığı vâkîdir. Bu ihtiyacını gideremeyen insan rûhunu aç bırakmış olur. Bu da, insanın pek çok rûhî sıkıntı yaşamasına sebep olur.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîsinde, "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yaparlar." buyurmuştur. Bu hadisten çıkarılan iki sonuç vardır:
- Her insan iyiye, doğruya, güzele yâni, İslâm'a meyilli olarak yaratılmıştır.
- Kişinin hayattaki yolunu çizmede en önemli müessir anne-babasıdır.
Şüphesiz âilenin din eğitimindeki yeri tartışılmaz. Din eğitiminin en etkili olduğu dönem ise henüz çocuğun dışarıya açılmadığı okul öncesi dönemdir. Ayrıca 0-6 yaş dönemi çocuğun zihninin boş olduğu, gördüğü her şeyi kaydettiği, zekâ oluşumunun P'sinin tamamlandığı dönemdir. Müslüman her âilenin bu dönemi elinden geldiğince en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir.
Peki ama nasıl?
Eğitimin birinci ve en önemli şekli görerek öğrenmektir:
Yâni âilenin çocuğa örnek olmasıdır. Özellikle ilk üç yaş döneminde çocuklar gözlem aşamasındadır. Çevrelerinde olup biten herşeyi doğru-yanlış ayrımı yapmaksızın bir teyp gibi kaydederler. Zamanla konuşma, yürüme ve kas gelişimi tamamlandıkça gözleyip kaydettiklerini fiiliyâta dökerler. Çocuklar âdetâ âilenin aynası gibidir. Bu aynadaki yansımanın iyi ya da kötü olması bizim elimizdedir.
Mes'ûliyyeti çok ağır olan, çocuğumuzun yetişmesi ve rûhâniyetinin şekillenmesi sürecinde anne-babanın dîni, ellerinden geldiği ölçüde güzel yaşamaya dikkat etmesi ve hatâlarını en aza indirmeye çalışması gerektir. Bunun için de âile en baştan, yâni çocuk doğmadan bu zor göreve hazır olmalıdır. İslâm fıtratı üzere doğan çocuğu fıtrat üzere korumak onlara bağlıdır.
Çocuklara dîni ve ibâdeti sevdirme ve bunları özendirme:
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi çocuklar çok dikkatli birer gözlemcidirler. Özellikle annenin her hareketi, her duygusu çocuğa yansır. Uzmanlar annenin rûhî hâllerinin daha anne karnındayken bebeği etkilediğini belirtmektedir. Doğduktan sonra ise bu etkilenme daha da çok olacaktır. Çocuklar o kadar saf ve temizdirler ki, hangi davranışın samîmi hangisinin yapmacık olduğunu hemen fark ederler.
Anne babasını çok iyi takib eden çocuk, büyüklerinin hareketlerini bilinçsiz de olsa tekrar eder. Annesiyle beraber namaza durur ve ona bakarak aynısını yapmaya çalışır. İşte bu noktada ebeveynin çok dikkatli olması gerekir. Çocuklara ibâdet ve din sevgisini vermek için dînî hususlarda çocuklarına örnek olacak şekilde davranışlarına îtinâ göstermelidirler.
Namazı son ânına kadar erteleyen, abdeste ve namaza çok zor bir işmiş gibi üşenerek kalkan, daha uygun zamanları varken çocuğun tam ilgi istediği bir zamanda onu bırakarak zorla namaza duran bir annenin çocuğunun ibâdeti sevmesi düşünülemez. Halbuki din eğitiminde sevgi ön plana çıkmalıdır. Çocukları ibâdete özendirmek için büyükler ibâdetle meşgul olurken ne kadar büyük bir haz duyduklarını çocuklara hissettirmelidirler. Çocuklarla birlikte Kur'ân-ı Kerîm okumak, onları camiye götürüp gezdirmek cemâate dâhil etmek de onların üzerinde büyük tesir bırakır.
Allâh ve peygamber sevgisini vermek:
Bu mevzuya bir anne ve çocuğu arasında geçen şu diyaloğu aktararak başlamak istiyorum:
Bir gün çocuk annesine:
"-Anne ben Peygamberimizi Allâh'tan daha çok seviyorum." der.
Annesi:
"-Niçin?" diye sorunca:
"-Onun cehennemi yok! Kimseyi yakmıyor da ondan?!." cevabını verir.
Bu cevap, çocuklarımıza Allâh'ı ve Peygamberi anlatırken ne kadar dikkatli davranmamız gerektiğinin tipik bir misâlidir. Çocuğun yaptığı kötü hareketleri "Allâh yakar, Allâh taş eder" gibi cezâlandırıcı bir Allâh yerine daha çok Allâh'ın "Vedud" ism-i celîlini öne çıkararak; bizi seven, bizi ve her şeyi yaratan ve bize nimetler veren bir Allâh'ı onlara tanıtmalı ve sevdirmeliyiz. Bizi cennetine koymak için peygamber gönderen de O'dur. Çocuklar yanlış yaptığında; "günah, Allâh sevmez, cezalandırır" diye nitelemek yerine "öyle değil de şöyle yaparsan Allâh daha çok sever ve mükâfâtlandırır" demek daha doğrudur.
Okul öncesi dönemde çocuklar henüz mücerred kavramları anlayacak seviyede değildirler. Mücerred şeyleri de kendi çocuk akıllarına göre müşahhaslaştırarak anlamaya çalışırlar. Onun için Allâh, âhiret, cennet, cehennem gibi kavramları hakkıyla anlatabilmek zor, hattâ imkânsızdır. Bu dönem çocukları Allâh'ı genelde çok yükseklerde çok büyük ve güçlü bir insan olarak tasavvur ederler. Büyüklere de bununla ilgili sorular sorarlar. "Allâh nerede? Gökyüzünde mi? Eli ne kadar? Dağlardan da büyük mü? Ne yer, ne içer?" gibi. Bu sorular gâyet normaldir. Çocuğu azarlayıp bu soruları geçiştirmemeli, sevgiyle karşılayarak doğruları onun anlayabileceği dil ile anlatmaya çalışmalıdır. Sabırla dinleyip sorulara cevap verirken bu dönemin geçici olduğu unutulmamalıdır.
Duâ ve şükür eğitimi:
Çocuklara Allâh sevgisini vermeye çalışırken en çok dikkat çekilecek ibâdet, duâdır. Her şeyi verenin, yaratanın Allâh olduğunu öğrenen çocuk Allâh'tan bir şeyler ister ve bekler. Bazı anne babalar olmayacak şeyler isteyen çocuklarına "git duâ et Allâh versin" diyerek başlarından savarlar. Oysa her şeyi yaratan Allâh'tan isteyip de karşılığını alamayan çocuk hayal kırıklığına uğrar. Bu onun rûh dünyasında derin izler bırakır. Aksi tesirler de yapabilir.
Çocuklara duâ öğretilirken öncelikle şükür kavramı öne çıkarılmalıdır. Allâh'ın verdiği nimetleri tek tek sayarak hattâ çocuğa saydırarak onlara şükretmek gerektiği günlük hayattan örneklerle anlatılmalıdır. Daha sonra kısa kâfiyeli sözlerden oluşan yemek ve uyku öncesi duâları öğretilebilir. Bunun yanında çocuğa kendisinin de bağımsız olarak duâ edebileceği ancak Allâh'tan istediği maddî isteklerinde önce kendisinin çalışıp çaba gösterdikten sonra Allâh'tan yardım isteyebileceği anlatılabilir. Çünkü çocukların uzun zaman kavramları gelişmemiştir ve henüz bencillik dönemini tam atlatmış değillerdir. İsteklerinin hemen olmasını ve hoşlarına gitmeyen bir olayın sonucunu düşünmeden ortadan kalkmasını isteyebilirler. Allâh, peygamber, cennet, cehennem ve ibâdetler çocuklara anlatılırken günlük hayattaki fırsatlardan faydalanılmalıdır.
Ahlâk Eğitimi:
İslâm dîni hayatın tümünü kapsayan bir bütündür. Günlük hayatta iyi, doğru ve güzeli yaşamak İslâm ahlâ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!