5/6/2008 · Kategori: FIKIH

DOĞRULUKTAN AYRILMAYALIM

 

İnsan hayatı doğrulukla yeşerir, güzel meyveler verir.

Doğruluk hayat düğümüzdür.

Güzel huyların kaynağı doğruluktur.

İnsanlık doğrulukla hayat bulur.

Gösteriş, dalkavukluk, iki yüzlük, münafıklık ve nihayet inkarcılık büyük bir yalancılıktır.

Gösteriş yalancılıktır. Dalkavukluk alçakça bir yalancılıktır.

İki yüzlülük, münafıklık ise en büyük ve en zararlı yalancılıktır. Her şeyin doğruluk üzerine kurulduğu kainatta yalana yer yoktur. Yalan temelleri doğruluk üzerine atılan dinde de yer bulamaz.

            İnkar ise her çeşidiyle yalancılıktır. Kainatta inkarcılıktan daha büyük yalancılık yoktur. Kainatın bütün zerratıyla haykırdığı sayısız birlik delillerini inkar etmek kadar büyük yalancılık olabilir mi? Eskiden doğruluk denilince müslüman hatıra gelirdi. Doğrulukla yalan arasında doğuyla batı kadar mesafe vardı. Müslümanın hayatında yalan barınamazdı. Bütün söz ve hareketleri doğruluk üzerine kurulmuştu. Yüzünden doğruluk okunurdu. Bu ruhu doğruluk peygamberinden  almıştı.

            Resulullahın bu  doğruludur ki, daha peygamber olmadan bile “ güvenilir insan” manasında “ el Emin” diye çağrılmasına sebep olmuştu. Onun doğruluğunu görenler bir bir gelip İslam halkasına girmişlerdi. Büyük bir Yahudi bilgini olan Abdullah bin Selam daha yüzüne bakar bakmaz , “Vallahi bu yüzde hile olmaz, yalan olamaz!” deyip kelime-i şehadet getirmişti.

            Doğruluğa hayatını adayanlar, doğruluk için canlarını verenler, hep onun gösterdiği yoldan gittiler.

 

            İnsan kendi kendisine sormalı: “Acaba ben doğru yolda mıyım* Sözlerim, davranışlarım doğru mu?” Doğru yoldaysa, doğruluğu prensip edinmişse hiçbir şeyden çekinmemeli. Şairin, “doğru yolda tek başına da olsa ilerleyeceksin!” dediği gibi, kimsenin tenkidinden, yadırgamasından, kınamasından çekinmeden alnı açık, başı dik olarak yürümeli. Hücumlardan, engellerden korkmamalı, yılmamalı. Meyveli ağacın taşlanacağı bir gerçek. Kimse meyvesiz ağaca taş atmaz.

            Olsun o taşlar bize gül gibi gelir. Çünkü Allah, “Siz doğru yolda olduğunuz müddetçe sapığın sapıklığı size zarar vermez,” buyurmuştur.

            Hz. Musa(a.s) Firuvun’a doğru yolu gösterdiği için baskılara uğramamış mıydı? Hz. İbrahim(a.s) bunun için ateşe atılmamış mıydı? Hz. İsa(a.s) bunun için öldürülmek istenmemiş miydi? Peygamberimizin ayakları bunun için kanlar içerisinde kalmamışmıydı?

            Ama neticede zafer doğru yolda olanların olmuştu. Doğru yoldaysanız üzülmeyin, telaşlanmayın.”Allah bizimle beraberdir.”

            Ya yanlış yoldaysak? Kimseyi değil, sadece kendimizi aldatmış oluruz. Değerden düşer, kötü nam kazanır, itimadı kaybederiz. Başkalarına değil, kendimize zarar vermiş oluruz.

            Söz davranışın dilidir. Doğruluğun bir parçasıdır. Davranışlarımız kadar  sözlerimiz de önemli. Peygamberimiz, “Ya hayrı söyle veya sus!” buyurur. Ayrıca sözü borç gibi kabul eder, sözde durmanın önemi üzerinde durur.       

Sözde durmak doğruluğun esasıdır. Ve imanın meyvesidir. Sözde durmamak ise münafıklığın işaretleri arasında sayılmıştır.

 

            “Her dediğin doğru olsun. Ama her doğruyu her yerde demek doğru değildir.” Diyen Bediüzzaman yeri gelince susmanın önemini anlatır. Bazen doğruyu konuşmanın ters tepki yapabileceğine dikkat çeker. Harpte düşmana karşı doğruyu, gerçeği söylüyorum diye pot kırmaya, zarar vermeye, üzmeye, incitmeye hakkımız yok. Söylenmesi gerekiyorsa usulünce söylenmeli.

 

 

 

Doğruluk

Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:

- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.

O gayet sakin:

- Evet, dedi.

 - Nerede?

 - İşte şu kulübemde...

Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:

- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.

- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:

- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.

 Hazreti Habib mahcub bir şekilde:

- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir.

Kaynak:  Mehmet Akar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 149-150

 

  • Doğruluk

  • Acı da olsa, doğruları söyleyiniz. Hadis-i Şerif
  • Birisi size. "Dürüst insan diye bir şey yoktur" derse, o kimsenin bir düzenbaz olduğuna inanın. George Berkeley
  • Budur benim hayatta beğendiğim meslek, sözün odun gibi olsun doğrun tek. M.Akif Ersoy
  • Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri  isen. Yunus Emre
  • Doğru olan şeyi görmek, fakat bunu yapmamak cesaretsizliktir. Konfiçyus
  • Doğruluk, hertürlü şartlar altında meyva verir. Schiller
  • Doğruları korumaktan korkmayınız. Atatürk
  • Doğruluğun en güzel meyvesi ruh sükunudur. Epikuros
  • Doğruluk sonsuzluğun güneşidir, nasıl olsa doğar. Wendel Philips
  • Eğri olanın gölgeside eğridir. Hz.Ali r.a.
  • Gerçek başarıların en geçerli yolu druluktur. Moge
  • Hiçbir miras, doğruluk kadar zengin değildir. Shakeaspeare
  • İste bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Zümer Suresi/23
  • "Rabbimiz Allah'tır" deyip  sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.  Ahkaf Suresi/13
  • Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Enam Suresi / 115
  • Söylenen sözlerin doğruluğu, yapılan işlerin yanlışlığını düzeltmez. Mehmet Ağar
  • Yanlış, sonsuz şekillere girebilir, doğru ise yalnız bir türlü olabilir. J.J.Rousseau
  • Yanlışlık fare deliğinden geçer, doğruluk kapılardan sığmaz. Bernard Shaw

  • Dost
  • Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir. Shakespeare
  • Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır. Mevlana
  • Başkalarıyla ilgilenirsen, iki ay içinde birçok dostlar kazanabilirsin, başkalarının seninle ilgilenmesini beklersen iki yılda bile tek dost kazanamazsınız.D. Carnegie
  • Bin kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma. Hasan-ı Basri
  • Bir düşman çoktur, fakat bin dost az. Asaf
  • Birçok arkadaşlarımız olabilir, ancak dostlarımız azdır. Herrick Johnson
  • De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden,yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! Enam Suresi :14
  • Dost kötü günde belli olur, İyi günde binlercesi bulunur. Feridun Muhammed Atar
  • Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Montaigne
  • Dostluk iyi kimseler arasında çarçabuk temelleşir, güçlükle yıkılır. Beydeba
  • Dostlukların çoğu dostluktan, sofuların çoğu sofluktan adamı iğrendirirler. La Rochefoucauld
  • Düşmanının düşmanı düşman kaldıkça dosttur, düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır. Bediüzzaman
  • Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak içinçıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek,  gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Mumtehine Suresi :1
  • Ömrünü seyahatle geçirenler, birçok otelci bulur, ama dostluk kuramaz. Seneca
  • Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. Bakara Suresi :107
  • Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir. Cenap Şehabettin
  • Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, emniyet ettiği bir dostundan, düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur. Beydeba

    DOĞRULUK VE GELİŞEN İNSAN

    Doğruluk erdemi, uygar bir toplumdaki genel törelerin ana ekseninde bulunmaktadır. Tanımı itibarıyla ilk bakışta hiçbir belirsizlik içermiyor gibi görünen bu erdem, aslında insanlık tarihi boyunca sürekli değişkenlik göstermiş, ahlak nedir ve nasıl tarif edilebilir sorusunu her zaman gündemde tutmuştur. Hemen tüm semavi, tarihsel, metafizik dinler, felsefeler ve klasik siyaset teorileri ahlakın evrenselliğine dikkat çekmelerine rağmen, ahlaki ve doğru ilkelerin farklı özel durumlara nasıl adapte edilebileceğine dair kuralları tam olarak verememektedirler. Bu kuralların yada değişmez ilkelerin verilemeyişi, dinler veya sistemlerin yetersizliğinden değil, bizzat pratik ve tarihsel durumların bilinememesindendir. Aslında sorunun özünde belki de Kant’ın dediği gibi, kuralların nasıl tatbik edileceğine dair kuralların bulunmaması yatmaktadır. Dahası 21. yüzyıla giren ve doğaya hükmetmeyi her geçen gün bilimselliğin ışığında biraz daha öğrenen insanlık için bu sorun ne yazık ki azalacağına artmaktadır. Bu ilk bakışta garip bir açmaz gibi gelebilir çünkü Aristoteles’in ‘‘Bilgi fazilettir ve erdemin dolayısıyla doğru olabilmenin ilk şartıdır’’ sözüyle çelişiyor gözükmektedir. Ancak günümüz insanlığının bilgi dağarcığı, çözümlerin çeşitliliğini arttırdığı gibi yeni sorularında oluşmasına neden olmuştur. İnsanlığın hükmetme yeteneğini artıran bilim, hayat ile ilgili etik değerlerde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    Özetle günümüzdeki kritik soru da temelde aynıdır; İstenilen ve aranan erdem, fazilet, ahlak ve doğruluk gibi kavramlar aslında bizde var mıdır ve bu anlamda doğru nedir? Bilimi temel alan ampirist görüşe göre; eğer biyolojik açıdan kabul gören evrime inanıyorsak insan esasında doğadaki diğer canlılar gibi gelişim gösteren, ortama uyum sağlayan ve tıpkı diğerlerinde var olan hayatta kalma iç güdüsü ve kaygısıyla yaşayan bir canlıdır. O zaman asıl kaygı yaşayabilmektir ve bu uğurda yapılacak her şey doğru ve varoluş nedenselliğinden dolayı etiktir. Bu durumda da doğruluk ve ahlak klasik anlamları göz önüne alındığında çelişmektedir. Bu anlayış, doğruluğun kişiye ve duruma göre sürekli değişkenlik gösterdiğini, asla sabit ilkeleri yada töreleri olmadığını ve hayatta kalabilme kaygısıyla direkt bir ilişkisi olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken, insanda değil canlıda erdemin tanımlanıyor olmasıdır. Aslında yaklaşım çok yalındır ve “İnsan bir canlıdır” bakış açısına sahiptir. Ama hatırlanması gereken, canlılıktaki hayatta kalma kaygısının evrimsel olarak, iç güdüsel bir savunma mekanizmasıyla aşılmış olduğudur. İçgüdü ise öğrenme yetisi ile ters orantılı olarak vardır. Doğduğu andan itibaren düşmanını gördüğünde saldıran, bağıran yada kaçan diğer canlıların tersine insan, içinde bulunduğu duruma göre eğer çıkarları gerektiriyorsa düşmanını yanaklarından bile öpebilir. İnsana özgü olan bu tür davranışlar ise içgüdüsel yaşam anlayışı ile tam olarak bağdaşamamaktadır.

    Benzer yaklaşımları, doğruya ve erdeme yaklaşım yolları farklı olmasına rağmen felsefe tarihinde de  görebiliriz. Sokrates ile aynı masada yenen bir yemek sırasında tartışılan erdem ve doğruluk savlarına sinirlenen Thrasymakhos, hakkın güç kullanmakla elde edilebileceğini söylemiştir. Ona göre doğru ve erdem güçlünün işine gelendir. Tek gerçek güçlü olmaktır. Çünkü kanunları düzenleyen ve neyin doğru olduğunu toplumlara söyleyen de yine güçlülerdir. Farklı bir açıdan da olsa yine benzer şeyler söyleyen Kallikles’e göre ise doğruluk gibi erdemler güçsüzün işine gelendir. Güçsüzler haklı ile haksızı kendi çıkarlarına göre belirlerler. Bundan ötürüdür ki çok elde etmek haksızlık olarak tanımlanır ve doğru olarak görülmez. Oysa doğa, ona göre eşitlik tanımaz. Çünkü var olmanın temelinde bizim şimdi doğal seleksiyon dediğimiz, güçlünün güçsüzün yerini alması vardır. Dolayısıyla, güçsüzün erdemi yalnızca güçlüye karşı kullanılan sinsi bir silahtır. Bir tür mantık zincirinde yapılan tüm bu felsefi söylemler veya günümüze kadar yapılmış olan dini yada ahlak sistemleri birbirleri ile çelişebilmektedir. Kesiştikleri tek nokta ise doğrunun ve doğruluğun değişkenliğidir.

    Sokrates’in erdem’e bakışında ise bilgi ile ahlak arasındaki varolan döngüsel ilişki şekillendirilmiş, ahlak veya bilginin lehine sona erişin olamayacağı sonucuna varılmıştır. Çünkü ahlak ve bilginin ortak hedefi olan hakikat  yalnızca “Bilgece hayat tarzı”nı gerçekleştirmeye çalışmakla ortaya çıkabilir. Hakikat, ne saf bilgi nede saf ahlaki hayat sorunudur. O her ikisini aynı anda gerektiren bir şeydir. Burada Sokrates’in odaklaştığı evrensel nokta, ahlaki tutum içinde olmadan doğru bilgi ve doğru bilgi olmadan da ahlaki tutumun ortaya çıkamadığı gerçeğidir. Sözgelimi, bir şeye yönelmek ve o şeyi olduğu gibi görmeye çalışmak iyi niyet, dürüstlük ve saygı gibi ahlaki tutumları gerektiren bir şeydir. Kuşkusuz ki buradan o halde yanlış anlama ahlaksızlıktır gibi bir sonuç çıkamaz. Çünkü yanlış anlama, doğru anlama niyetinin başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Ancak her ne zaman doğru anlama gerçekleşirse, orada anlaşılan şeye karşı doğru bir tutum içerisine girilmiş demektir. Böylece ahlaki doğruluk ile bilginin doğruluğu arasında ayrılmaz bir ilişki söz konusudur. Doğruluk ile bilgi arasındaki ilişki sadece bununla kalmayıp, var olan tüm bilgilerin sosyal hayatta kullanılması ve yine eyleme dönüştürülmesi de zorunludur. Dikkat edilecek olursa burada doğru kavramı doğru anlamanın yanı sıra, doğru bir amaca uygun olarak seçilen doğru teknik ve araçların uygulanmasını da içermektedir. Yani temelde ahlakilik ve doğruluk, kişinin konuyla ilgileniş tarzında ortaya çıkar ve bu anlamda bir yorum sorunudur. Ama yine de doğru olabilmenin üç ana şartı içerdiği genel kabul görmektedir. Bunlar; Bilgi, duygu ve davranıştır. Örneklemek gerekirse, devlet malı yemenin kötü bir şey olduğunu insanın bilmesi toplumun yada çoğunluğun çıkarları açısından doğru bir şeydir. Devlet malı yememesi doğru bir davranıştır. Yemesi durumunda suçluluk hissetmesi ise doğru bir duygudur. Fakat her zaman bilgi, davranış ve duygu birbiriyle dayanışma içerisinde olmayabilir. Sonuç olarak doğruluğun temel mekanizmasında bu üç değişmez öğe bir arada bulunmak zorundadır.

    Esasında şimdiye kadar irdelenmeye çalışılan, varlığının sorgulanması da dahil olmak üzere, doğru ve doğruluğun ne olduğu, hangi gereklilikleri istediği ve bu bağlamda ahlakiliğin nasıl tanımlanabileceği sorusuna bir şekilde yanıt bulma uğraşından başka bir şey değildi. Ancak bu noktada belki de düşünülmesi gereken bizim ne olduğumuz ve neden farklı olduğumuzdur. Sebebi ne olursa olsun insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran, sosyal yaşayabilme yeteneği, us kaygısı, gelecek ile ilgili planlar ve çözümlemeler yapabilme becerisi beraberinde doğal olarak erdem, ahlakilik ve bilhassa doğruluk kavramları için tanımlar üretmeye çalışan bir uygarlığın doğmasına neden olmuştur. Büyük bir ihtimaldir ki, varolduğu sürece bilgi için mücadele edecek olan insanoğlu, istemese de doğruyu ve doğruluğu, bilginin doğasından ötürü sorgulamak zorunda kalacak, izlediği yol ne olursa olsun sonuç itibariyle varacağı yer aynı noktada kesişecektir. Öyleyse faydalı olan doğru ve ahlaklıdır açılımı sadece dışsal değil bu anlamda içseldir de... Çünkü bilmenin ana şartı  doğru olmak ve doğru değerlendirme yapabilmekten geçmektedir. Doğru ve doğruluk üzerine yapılmış olan bütün değerlendirmeler, gerçekte bir yandan yaradılıştan gelen hayatta kalabilme ve var olma kaygısıyla, diğer yandan erdem için gösterilen çaba arasında temel bir fark olmadığını ve ana kaygının İNSAN OLABİLME sorunu olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

    Dr. Oğuz Çilingir
    05.05.2002

     

    KAYNAKLAR

    AKARSU, Bedia. Kişi kavramı ve insan olma sorunu, İnkilap Yayınevi, 1998.
    ASTER, E.V. İlk çağ ve orta çağ felsefe tarihi, İm yayınları, 1999.
    GÜNGÖR, Erol. Ahlak psikolojisi ve sosyal yaşam, Ötüken yayınevi, 1995.
    HANÇERLİOĞLU, Orhan. Düşünce tarihi, Remzi kitapevi, 1999.
    PLATON. Dünya klasikleri dizisi:6 DEVLET, Çağdaş matbaacılık, 1998.
    SAGAN, Carl. Karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı, Tübitak popüler bilim kitapları,1999.

     

     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    7/5/2008 · Kategori: FIKIH

     
    SALAVAT-I ŞERİFE GETİRMENİN FAZİLETİ
    HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER
    Allah Resulü(s.a.v.) buyuruyor:
    • “Dua ile sema arasında bir engel vardır.Üzerime salavat getirilince engel açılır, DUA YERİNE ULAŞIR.”
    • “Üzerime bir günde bin defa salavat getiren kimseye cennetteki makamı gösterilmedikçe ölmez.”
    • “Bana en yakın olanlar, üzerime en çok salavat getirenler olacaktır.”
    • “Her kim, farz namazını kıldıktan sonra bana on defa salevat okursa, Allah Teala, onun namazını kabul buyurur. Onun bu namazını Adem’e secde eden meleklerden daha üstün meleklerin makamı olan İlliyyine ulaştırır.O makamdan bir melek şöyle seslenir:
    -Artık dileğin neyse dile, her dileğin yerine getirilecektir.”
    • Vefatımdan sonra sizden kim bana selam gönderirse Cebrail(a.s.) gelir ve bana şöyle der:
    -Ya Muhammed! Ümmetimden falan kimsenin sana selamı var.Bana karşılık ben şöyle selam alırım:
    -Benden de ona selam olsun.Ayrıca onun için Allah’tan rahmet ve bereket diliyorum.”
    • “Kim altından kalkamayacağı güç bir işle karşı karşıya gelirse, üzerime çok çok salavatı şerife getirsin.Çünkü Allahü Teala, üzerime getirilen salavat-ı şerife sebebi ile onun sıkıntılarını, kederlerini giderir, rızkını çoğaltır, Allah’ın yardımı ile muradına nail olur.”
    • “Kıyamet gününde, katımda insanların en değerlisi, bana en çok salatü selam getirenlerdir.”
    Allah Resulü(s.a.v.) buyuruyor:
    • “İsmimi duyunca salavat getirmeyen insanların en cimrisidir.”
    • “Adımı duyunca salavat getirmeyen, insanların en acizidir.”
    • “Üzerime salavat getirmeden dağılan bir topluluk pişman olacaklardır.”
    • “Adımı duyunca salavat getirmeyen, insanların en acizidir.”
    • “Üzerime salavat getirmeden dağılan bir topluluk pişman olacaklardır.”
    • “Adımı duyunca salavat getirmeyen, yüzü koyun sürünsün.”
    • “Üç kişi yüzümü göremeyecektir.Ana babasına isyan eden, sünnetimi terk eden, üzerime salavat getirmeyen.”
    • “Adımı işitip te salavat getirmeyen, sonu mutsuz kimsesizdir.”
    • “Cuma günü ve geceleri üzerime yüz defa salavat getirenin Allah Teala otuzu dünyaya, yetmişi ahirete ait olmak üzere yüz hacetini kabul eder.”
    • “Sırat üzerinde kalmış hurma yaprağı gibi tirtir titreyen bir adam gördüm. O anda üzerime getirdiği salavat-ı şerife gelip bu durumdan onu kurtardı.”
    • “Meclislerinizi salavat ile süsleyiniz.”
    • “Cuma günü üzerime seksen defa salavat getirenin seksen senelik günahı affolunur.”
    • “Karşılaşan iki mü’min salavat getirerek musafaha ederlerse, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.”
    • “Üzerime yüz defa salavat getirene, Allah(c.c.) bin defa rahmet nazarı ile bakar.İştiyakla daha fazla getiren için kıyamet gününde şefaat ve şahitlik ederim.”
    • “Üzerime salavat getirirseniz, Allah ta sizin üzerinize salavat getirir.”
    • “Cuma günü kim bana seksen kere salat getirirse seksen yıllık günahı bağışlanır.Kim de günde beş yüz defa bana salavat getirirse asla kimseye muhtaç olmaz.”
    • “Muhammed isminin anıldığı yerde, işten kimse hemen kendine gelip baş parmağı ile yanındaki parmağını gözlerine sürüp üzerinde gezdirirse, artık o kimse hiç göz ağrısı görmez, onun gözlerine zarar gelmez.”
    • “Eğer kalplerin öldüğü gün kalbinin ölmesini istemiyorsan, bir günde on defa şu ilahi isimleri oku: “Ya Hayyu ya Kayyum” Sonra hiç yorulmadan bana her gün salavat getir.”
    Allah Teala buyuruyor:
    -Ey Muhammed’im! Arş-ı A’la’dan yedi kat yerin altına kadar bütün mülkümü sana feda ettim.Onların hepsi benim rızamı istiyorlar.”
    Hazreti Aişe(r.anha) validemiz şöyle buyuruyorlar:
    “-Bir hacet gidermenin anahtarı, hacet arz etmeden önce sunulan hediyedir.” Sözlerine devam ederek: “Allah’a hamd ü senada bulunarak O’nun rızasını almış oluruz. Efendimiz(s.a.v)’e salat ve selamda bulunursak o hacetin gerçekleşmesinde, Allah katında bizlere şefaat ve yardımını sağlamış oluruz. Zira Hakk Teala Kitabı’nda şöyle buyururyor:
    “Allah’a yaklaşmak için vesileler arayın.”
    Salavat getirmenin fazileti hakkında İmam-ı Şarani Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
    “-Büyük veli Aliyyül Havass’ın şöyle konuştuğunu duymuştum”: “Allah’tan bir şey isteyeceğiniz zaman,Allah Resulü(s.a.v.)’in adıyla o şeyi isteyiniz ve şöyle dua ediniz”: “Ey Allah’ım! Sevgili Peygamber’in Muhammed Mustafa(s.a.v.) hürmetine senden şunu isterim.” Şeklinde dileğinizi arz ediniz. Çünkü Allah’ın bir meleği vardır ki, bu isteğinizi anında Efendimiz (s.a.v.)’e bildirir ve O’na: “Filanca kişi, şu haceti için senin Allah katında aracı olmanı istemektedir.” der. Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in dua ve istekleri Allah Teala tarafından geri çevrilmez.”
    Peygamber (s.a.v.)’e salat getirmek, aynı zamanda cennette onunla buluşup sohbet etmeyi sağlar.
    Şeytan çok ibadetlere el uzatır, lakin salavatı şerifeye el uzatamaz. Çünkü Ruhaniyet-i Peygamberi, salavat-ı şerife getirilen yerde bulunur.
    Hazreti Peygamber’in feyz ve ruhaniyetinden istifade etmek için mübarek salavat-ı şerifeler iştiyakla çokça okunmalıdır.Emeği az,derecesi çok yücedir.
    Dileği olan bir kimse ihlaslı kalp ile Resulü Ekrem(s.a.v.)’in üzerine 1000 defa salat ü selam getirirse, Allah onun dileğini yerine getirir.
    ALLAH RESULÜ’NÜ SEVMENİN ALAMETLERİ
    1.Her halinde ve bütün hareketlerinde ona uymak; sünneti ile amel etmek.Edebiyle edeplenmek. Ahlaklanmak. Boyasına boyanmak.Men ettiği şerlerden uzak olmak. Neşesinde, teessüründe ve her işinde onun yolundan ayrılmamaktır.
    2.Onu çok anmak, mübarek ismini dilinden bırakmamaktır.Zira: “Kim bir şeyi çok severse, onu anar.”buyurulmuştur.
    3.Ona kavuşmayı iştiyakle arzu etmek: ölümden korkmamaktır.Çünkü sevenler sevdiklerine kavuşmayı candan arzu ederler.
    4.Efendimiz (s.a.v.) anıldığı zaman hürmet ve ta’zimde bulunmak, salavat-ı şerife getirmek. Zatı kadar ismine ve yadına da sevgi duymaktır.Sahabe-i kiram, onun ismi anılınca tüyleri ürperir, yanındaymış gibi huşu duyar, ağlardı.
    5.O’nun sevdiği her şeyi kayıtsız şartsız sevmek. Bilhassa ehli beytine noksansız muhabbet duymak.Bütün sahabeyi, sevgi ve hürmetle anmak,hiçbirine buğzetmemektir.Hususi ile amcaları Hazma ve Abbas, torunları :Hasan ve Hüseyin (r.anhüm) hazretlerine, çoşkun sevgiyle bağlı olmak, imana gıdadır.
    6.Allah’a ve Resulü’ne buğzedenlere buğzetmek, düşmanlarını sevmemek. Onun dini ve sünnetine hakaret edenlerden ve ehl-i bidatten nefretle uzaklaşmak.Velev onlar,babaları bile olsalar.
    7.Kuran-ı Kerim’i çok sevmek, hükümlerine uymak.Emirlerini tutup nehiylerinden kaçmak.Kuran ahlakı ile ahlaklanmaktır.Çünkü Aişe(r.anha) validemiz: “Resulüllah (s.a.v.)’ın ahlakı Kur’an’dı.”diyor.Onu çok okumak ve çocuklarına okutmak da bu sevginin şartıdır.
    Büyük velilerden Abdullah Tüsteri Hazretleri diyor ki : “Allah sevgisinin alameti Kur’an’ı sevmek, Kur’an sevgisinin alameti Resulüllah (s.a.v.)’ı sevmek. Resulüllah (s.a.v.)’ı sevmenin alameti sünnetini sevmek, sünnet sevgisinin alameti ahireti sevmek ve dünya sevgisini kalbe sokmamak.Bunun alameti ise; ebedi hayata hazırlanmaktır.”
    SALAVAT-I ŞERİFELER HUSUSUNDA KISSALAR
    Süfyan-ı Servi anlatıyor:
    “Kabe-i Mükerreme’yi tavaf ediyordum.Her adımında salavat-ı şerife getiren bir kimseyi gördüm.Ona sordum:
    -Her makamın bir duası vardır.Neden dua etmez de hep salavat-ı şerife getirirsin?”
    O kimse bana cevap olarak dedi ki:
    -Hac niyeti ile babamla beraber yola düştük.Yolda, babam vefat etti.Birdendire,yüzü simsiyah, gözleri gök gök ve başı hınzır başına döndü.Yanımızda bulunanlardan utandığım için konuyu kimseye açamadım.Gece oldu.Babamın yüzünü örttüm ve büyük bir şaşkınlık içinde ne yapacağımı düşünürken uykum geldi.Rüyamda çadırın içinde birisinin girdiğini gördüm.O güne kadar onun kadar güzel yüzlü kimseyi görmemiştim.Güzel kokusu yalnız bizim çadırı değil,her yeri doldurdu.İzzet ve vakar ile gelip, babamın başucuna oturdu.Yüzünden perdeyi kaldırdı. Mübarek elini, babamın yüzüne sürdü.Birden üzüntüm sevince, zulmetim nura tebdil oldu.Çünkü babamın yüzü evvelkinden daha güzel olmuştu.O zat kalktı,gitmeye hazırlanırken,ona:
    -Kimsiniz? Diye sordum.Beni ve babamı, bu gurbet diyarında, bu büyük beladan ve halk içinde utanmaktan kurtardınız. O zat:
    -Sen beni tanımaz mısın? Ben sahibül Kur’an, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’yım.Senin baban, gerçi günahkar idi.Lakin , bana çok salavat getirirdi.Böyle bir musibete düçar olduğunu, bunun salavat-ı şerifesini bana getiren melek gelip haber verdi.Ben de gelip, onu bu beladan kurtardım.
    Uykudan uyandığım zaman, çadırın içi güzel koku ile dolmuştu.Babamın yüzünü açtım,yüzü nurlanmış, gözleri ve rengi güzelleşmişti.Bundan böyle artık ol hazreti seyyidil beşerin salavat-ı şerifesiyle devamlı meşgul olacağım .Ta ki şefaatine nail olayım ve bütün tehlikelerden korunayım.
    Adamın biri salavat-ı şerife getirmek hususunda tembel ve gayretsizmiş.Bir gece rüyasında,Resulüllah(a.s.)’ı görmüş.Fahr-i kainat Efendimiz kendisine hiç iltifat buyurmamışlar.Mübarek yüzlerini, başka tarafa çevirmişler.Adamcağız, ağlayıp sızlayarak:
    -Ya Resulallah! Bana kızmana sebep nedir? Diye sormuş.
    Hazreti Peygamber (s.a.v.):
    -Ben seni tanımıyorum,buyurmuş.
    O kimse de: “Aman ya Resulalllah! Ben senin ümmetinden bir dertliyim.” demiş. “Hem alimlerden işittiğime göre: Ben,ümmetimi kişinin evladını bildiğinden ziyade bilirim.” Buyurmuşsunuz Beni nasıl tanımazsın?
    Hazreti Fahr-i Alem cevaben:
    -Gerçekten öyledir.Ama ,sen bana salevat getirmiyorsun.Ben ümmetimi getirdiği salavat kadar tanırım, buyurmuş.
    Adamcağız, korku ve dehşet içinde uyanmış ve o günden sonra , her gün yüz defa salavat-ı şerife getirmeyi adet edinmiş.Günlerden bir gün, yine rüyasında Hazreti Peygamber (s.a.v.)’i görmüş ve şu müjdeyi almış:
    -Seni tanıyorum,ahirette sana şefaat edeceğim.
    Allah Resulü(s.a.v.) buyuruyor:
    Vefatımdan sonra sizden kim bana selam gönderirse Cebrail(a.s.) gelir ve bana şöyle der:
    -Ya Muhammed! Ümmetimden falan kimsenin sana selamı var.Bana karşılık ben şöyle selam alırım:
    -Benden de ona selam olsun.Ayrıca onun için Allah’tan rahmet ve bereket diliyorum.”
    Resulüllah (s.a.v.)’a salavat okumanın faziletini anlamak istiyorsan Allah Teala’nın şu emrine bak ve iyi düşün:
    “Allah ve melekleri peygambere salavat okurlar.Ey iman edenler!Siz de ona salavat getiriniz ve tam bir teslimiyetle selam veriniz.”
    Diğer ibadetler için Allahü Teala, sadece kullarına emir verdi.Ama resulallah’a salavat böyle olmadı.Önce bizatihi kendisi ona salavat okudu ve ona salavat okumak için melekelere emir verdi.Bundan sonra da mü’minlere salavat okumaları emrini verdi.İşte,bundan anlaşılıyor ki, Resulüllah’a salavat, çok faziletli bir ibadettir.
    KEVSER HAVUZUNDAN KANA KANA İÇMEK
    İSTEYENLERİN OKUYACAĞI SALAVAT
    Hasan-ı Basri(r.a.) buyuruyor.
    -Resulüllah Efendimiz Aleyhisselam’ın Kevser havuzundan kana kana su içmek isteyen kimse şu salavat-ı şerifeyi çokça okusun:
    Allahümme salli ala muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve evladihi ve ezvacihi ve zürriyyetihi ve ehli beytihi ve asharihi ve ensarihi ve eşyaıhi ve muhıbbihi ve ümmetihi ve aleyna meahüm ecmeıyne ya erhamer rahımiyn*
    HAZRETİ PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MÜBAREK
    İSİMLERİNİ OKUMANIN FAZİLETİ
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala men ismühü seyyidina Muhammed ahmed, hamid, mahmud, ahyed, vahiyd, mah, haşir, akıb, taha, yasin, tahir, mütahhir, tayyib, seyyid, resul, nebiyy, resulür rahmeh, kayyim, cami’u, muktefin, mukfin, resulül mülahım, resulür rahah, kamil, ikliyl, müddessir, müzzemmil, abdüllah, habiybüllah, safiyüllah, neciyüllah, keliymüllah, hatemül enbiya, hatemür resul, muhyi, münci, müzekkir, nasır, mansur, nebiyyür rahmeh, nebiyyüt tevbeh, hariysun aleyküm, sa’lum, şehiyr, şehiyd, meşhud, beşiyr, mübeşşir, neziyr, münzir, nur, sirac, mısbah, hüda, mehdiyy, müniyr, daın, meduvv, müciyb, mücab, hafiyy, afüvv, veliyy, hakk, kaviyy, emiyn, me’mun, keriym, mükerrem, mekiyn, metiyn, mübiyn, mü’mil, vüsul, zu kuvveh, zu hurmeh, zu mekaneh, zu ızz, zu fadl, müta’ mütıy’un, kademü sıdkın, rahmeh, büşra, ğavs, ğays, ğıyas, nı’metüllah, hediyyetüllah, el urvetül vüska, sıratullah, sıratun müstekiym, zikrullah, seyfüllah, hızbüllah, en necmüs sakıb, Mustafa, mücteba, müntekıy, ümmiyy, muhtar, eciyr, cebbar, ebül kasim, ebüt tahir, ebüt tayyib, ebu İbrahim, müşeffa’, şefiy’, Salıh, muslıh, müheymin, sadık, müsaddak, sıdk, seyyidül mürseliyn, imamül müttekıyn, kaidül ızzil muhacceliyn, haliylür rahman, berr, meberr, veciyh, nesıyh, nasıh, vekiyl, mütevekkil, şefıyk, mükiymüs sünneh, mukaddes, ruhül kuds, kef, müktefin, balığ, mübellağ, şafin, vasıl, mevsul, sabık, saık, had, mühted, mükaddem, aziyz, Fadıl, müfaddal, fatıh, miftah, miftahul cenneh, alemül iyman, ılmül yekıyn, deliylül hayrat, müsehhıhül hasenat, mükıylül aserat, sufuhun aniz zillat, sahıbüş şefaah, sahıbül mekam, sahıbül kadem, mahsusun bil ızz, mahsusun bil mecd, mahsusun biş şeraf, sahıbüs seyf, sahıbül fadiyleh, sahıbül izar, sahıbül hucceh, sahibus sültan, sahıbür rida’, sahibud deracetir refiy’ah, sahıbüt tac, sahıbül mağfir, sahıbül liva’, sahıbül mı’rac, sahıbül kadıyb, sahıbül bürak, sahıbül alameh, sahıbül bürhan, sahibül beyan, fesiyhül lisan, mütahhirul cenan, rauf, rahıym, iznü hayr, sahıyhül İslam, seyyidül kevneyn, aynün neıym, aynül ğurr, sa’düllah, sa’dül huluk, hatıybül ümem, alemül hüda, kaşifül kerb, rafiur ruteb, ızzül arab, sahıbül ferac, sallellahü aleyhi ve ala alihi ve sahbihi ve selleme tesliymen kesiyra*
    Fazileti:
    İşlerinde bir sıkıntıya düçar olan kimse bu sıkıntıdan ne surette kurtulacağına dair üzüntü içinde ise Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in isimleri okuyup onun dergahına tevessül ederse bi iznillah bu müşkilat ve sıkıntıdan kurtulur.
    Bu isimler okunurken uygulanacak kaideler şunlardır:
    Cuma günü sabah namazını kıldıktan sonra kıbleye dönük olarak dizleri üstünde oturup bir Ayet el-Kürsi, üç ihlas ve bir defa da Fatiha Suresi’ni okuduktan sonra Allah Resulü(s.a.v.)’nün isimlerini okumaya başlar.Ve her ismi şerifi okuduktan sonra sallellahü aleyhi ve sellem der.(K.Havas)
    EMİR BUHARİ HAZRETLERİ’NİN MUSİBETLERE
    KARŞI OKUDUĞU SALAVAT
    Allahümme salli ala muhammedin ve alihi ve sahbihi ve sellim* Ya ıddeti ınde şiddeti* Ve ya ğavsi ınde kürbeti* Ve ya harisi ınde külli musiybeti* Ve ya hafizıy ınde külli beliyyeti* ve salli ala muhammedin ve alihi ve ala cemiy’ıl mürseliyn* Velhamdülillahi rabbil alemiyn.*
    Bu duanın sırları:
    Emir Buhari Hazretleri buyuruyorlar ki:
    “-Her kim bu duayı sabah okursa semadan yağmur yağıp sel olsa akşama kadar ona bir zarar veremez.Yine akşamleyin okursa sabaha kadar kendisine hiçbir zarar ve musibet dokunmaz.Yetmiş melek her zaman o kimseyi koruma altında bulundurur. Gerek semavi ve gerekse yeryüzü afetlerinden ve şerli insanların her türlü kötülüğünden emin olursun.”
    Bu salavatın deprem tehlikesinden korunmak için okunması ve vird edinilmesi tavsiye ediliyor.
    DELAİL-İ HAYRATI YETMİŞ BİN
    DEFA OKUMAYA DENKTİR
    Allahümme salli ala seyyidina ve Mevlana muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve ehli beytihi salaten ta’dilu cemiya salevati ehli mehabbetike ve sellim ve barik ala seyyidina ve Mevlana muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve ehli beytihi selamen ya’dilu selamehüm*
    Manası:
    Allah’ım Efendimiz ve seyyidimiz Muhammed’e ve onu aline ve ashabına, Senin sevgine layık olanların getirdiği topyekün salevatlara denk olacak şekilde salat eyle ve yine Efendimiz ve seyidimiz Muhammed’e ve onun aline ve ashabına bu zatların selamları miktarınca selam eyle.
    Fazileti:
    Bu salavatın bir defa okunması Delail-i Şerifi yetmiş bin defa okumaya denktir. Manevi makamları geçip Efendimiz(s.a.v.)’e ulaşmak istersen bu salavatı vird edinmelisin.
    Salavat getirmenin fazileti hakkında İmam-ı Şarani Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
    “-Büyük veli Aliyyül Havass’ın şöyle konuştuğunu duymuştum:”Allah’tan bir şey isteyeceğiniz zaman, Allah Resulü(s.a.v.)’in adıyla o şeyi isteyiniz ve şöyle dua ediniz: “Ey Allah’ım! Sevgili Peygamber’in Muhammed Mustafa(s.a.v.) hürmetine senden şunu isterim.” Şeklinde dileğinizi arz ediniz. Çünkü Allah’ın bir meleği vardır ki, bu isteğinizi anında Efendimiz (s.a.v.)’e bildirir ve O’na: “Filanca kişi, şu haceti için senin Allah katında aracı olmanı istemektedir.” der. Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in dua ve istekleri Allah Teala tarafından geri çevrilmez.”
    GÖNENLİ MEHMED EFENDİ HAZRETLERİ’NİN
    TALEBELERİNE TAVSİYE BUYURDUĞU
    SALAVAT-I ŞERİFE
    Bismilahirrahmanirrahiym*Allahümme salli ala seyyidina ve mevlana muhammedin şeceratil aslin nuraniyyeti ve lem’atil kabdatir rahmaniyyeti ve efdalil halikatil insaniyyeti ve eşrafis suveril cismaniyyeti ve menbeıl esraril ilahiyyeti ve hazainil ulumil ıstıfaiyyeti sahıbil kabdatil asliyyeti ver rutbetil aliyyeti vel behcetis seniyyeti meninderacetin nebiyyune tahte livaihi fehüm minhü ve ileyhi ve salli ve sellim aleyhi ve ala alihi ve sahbihi adede ma halakte ve rezakte ve emette ve ahyeyte ila yevmin teb’asü men efneyte ve salli ve sellim aleyhi ve aleyhim teslimen kesiran kesira*
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerife aynı zamanda zamanın büyük velisi ve kutbu olan Ahmed Bedevi Hazretleri tertiplemiştir.En büyük salavatlardan olduğu hususunda alimlerin ittifakı vardır.Çok yüce esrarı ihtiva eden bu salavatı sabah ve akşamları üçer defa okumak, Efendimiz Aleyhisselam’ın ruhaniyyetini celbe cesile olur.Ayrıca maddi ve manevi sıkıntıların giderilmesini sağlar.
    SALAVAT-I A’ZAM
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme inni es’elüke bismikel a’zamil mektubi min nuri vechikel a’lel müebbed* Eddaimil bakıl mühalled* Fi kalbi nebiyyike ve rasulike Muhammed* Ve es’elüke bismikel a’zamil vahıdi bi vahdetil ehad* El müteali an vahdetil kemmi vel aded*El mukaddesi an külli ehad* Ve bi hakkı bismillahirrahmanirrahıymi kul hüvellahü ehad* Allahüssamed* Lem yelid ve lem yuled* Ve lem yekün lehu küfüven ehadün en tüsalliye ala seyyidina muhammedin sirri hayatil vücud* Ves sebebil a’zami li külli mevcud* Salaten tüsebbitü fi kalbil iman*Ve tühaffizunil kur’an* Ve tüfehhimüni minhül ayat* Ve teftehu li biha nural cennat* Ve nuran neıym* Ve nuran nezari ila vechikel kerim* Ve ala alihi ve sahbihi ve sellim*
    Sırları:
    1-Her gün bu salavatı şerifeyi (100) defa okursan, evliyalar zümresine dahil olursun.
    2-Düşmanın şerrinden korunmak için Cumartesi günü gecesi (1000) defa okunur.
    3- Peygamber (s.a.v.)’i rüyada görmek istiyorsan veya dünyevi ve uhrevi bir konuda haberdar olmak istiyorsan yatmazdan önce (100) defa bu salavat-ı şerifeyi oku ve kıbleye yönelerek yat. Yatmadan önce gül yağı veya gül suyu sürün.Allahın izni ile muradına nail olduğunu göreceksin.(S.Dareyn)
    4-Bir muradın hasıl olması için fakir fukaraya sadaka verilir.Daha sonra bu salavatı yüz defa okursun Ve sevabını Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in ruhuna hediye edersin ve muradını Allah Teala’ya arz edersin.
    DÜNYA VE AHİRET RIZKININ BOLLUĞU İÇİN
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedin ve ala alihi adede in’amillahi ve ifdalih*
    Fazileti:
    Seyyid Ahmed Savi Hazretleri buyuruyor:
    “Bu salavat-ı şerife mü’min bir kul için dünya ve ahirette rızık kapılarının açılmasına bir vesiledir.Bu o kadar faziletli bir salavat-ı şerifedir ki, sevabını melekler yazmakla bitiremezler.”
    İNSİN CİNNİN TESBİHİNE BEDEL
    SALAVAT-I CEVHERETİL KEMAL
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme salli ve sellim ala aynir rahmetir rabbaniyyeti vel yakutetil mütehakkıkatil haitati bi merkezil fühumi vel meani ve nuril ekvanil mütekevvinetil ademiyyi sahıbil hakkır rabbaniyyil berkıl estai bi müznil eryahıl malieti li külli mütearridın minel bühuri vel evani ve nurikel lamiıllezi mele’te bihi kevnekel haitı bi emkinetil mekani* Allahümme salli ve sellim ala aynil hakkılleti tetecella minha uruşül hakaikı aynil mearifil akvemi sıratıket tammil eskam* Allahümme salli ve sellim ala tal’atil hakkı bil hakkıl kenzil a’zami ifadatike minke ileyke ihatatin nuril mutalsemi sallellahü aleyhi ve ala alihi ve salaten tüarrifüna biha iyyah*
    Manası:
    Ey Allah’ım! Nazargahın olan rahmet pınarı,sonsuz kudretinle tahakkuk eden yakut ve inci tanesi, mana ilimlerinin mübarek Zat-ı Ahmediyyesi’nde neşet eden göz kamaştırıcı nur, Yüce Allah’ın ayan beyan apaçık mucizesi,yağmur tanelerini taşıyan rahmet bulutları arasında çakan şimşekler misali, zamanın ve de denizlerin engelleyemediği bütün mekanları kuşatan, kainatı aydınlatan Muhammed Mustafa’ya salat ü selam et,mübarek eyle Allah’ım!
    Ey Allahım! Marifetlerin tecelligahı ve kaynağı,hakkın hakikatin görünen gözü, hakiki saltanatın onun marifetiyle ancak tecelli ettiği,edeceği marifetlerin menbaı,Sırat-ı Müstakim’de sebat etme sonucu zirveye taht kuran, o en berrak, pak ve temiz ruh u pak-i Muhammed(s.a.v.)’e salat ü selam olsun.
    Ey Allahım! Hak ve hakikatin apaçık yüzü; senin sonsuz kudret ve celalinle en güzel ahlak-ı hamideye sahip olan, tükenmek bilmeyen hazinenin mümessili,gizli aşikar nur timsali Muhammed Mustafa’ya, al ve ashabına salat ü selam eyle ki, bu selam ile o müstesna insanı tanıyabilelim,onun yolunda yaşıyabilelim.Amin...
    Sırları:
    Bu salavatın fazileti Ahmed-i Ticani Hazretleri tarafından şöyle açıklanmıştır:
    1.Bu salavatın bir defa okunması bütün mahlukatın üç defa okuduğu tesbihe bedeldir.
    2.Bu salavat bir mecliste yedi defa okunursa, o meclise Resulü Ekrem (s.a.v.)’in ve dört halifesinin ruhaniyetleri teşrif buyuruyorlar.
    3.Bu salavatı günde yedi defadan fazla okuyan, Efendimiz Aleyhisselam’ın özel sevgisine mazhar olur.Veliler ordusuna karışmadan ahirete göçmez.
    4.Kim yatarken abdestli olarak yedişer defa okumaya devam ederse, Resulü Ekrem(s.a.v.)’i rüyada görür.
    5.Her kim on iki defa okuyup Resulü Ekrem’in ruh-u şeriflerine hediye ederse,kabrini ziyaret etmiş gibi sevaba nail olur.(Cevahirul Meani,2/261)
    RESULÜ EKREM İLE GÖRÜŞMEYİ ARZU EDENLER
    Bismillahirrahmanirrahiym* İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyyi ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima* Allahümme salli ve sellim ala men cealtehu sebeben linşikakı esrarikel ceberutiyyeh* Venfilakı envariker rahmaniyyeh* Fe sara naiben anil hadratir rabbaniyyeh*Ve halifete esrarikez zatiyyeh* Fe hüve yakutetü ehadiyyeti zatikes samediyyeh*Ve aynü mazheri sıfatikel ezeliyyeh* Fe bike minke* Sara hıcaben anke *Ve sirran min esrari ğaybike* Hucibte bihi an kesirin min halkıke* Fe hüvel kenzül mutalsem* Vel bahruz zahirul mütamtam* Fe nes’elükellahümme bi cahihi ledeyk* Ve bi kerametihi aleyk* En ta’müra kavalibena bi ef’alih* Ve esmaana bi akvalih* Ve kulubena bi envarih* Ve ervahana bi esrarih* Ve eşbahana bi ahvalih* Ve serairana bi müameletih* Ve bevatınena bi müşahedetih* Ve ebsarana bi envari mühayya cemalih* Ve havatime a’malina fi merdatih* Hatta neşhadeke bihi ve hüve bike fe ekunü naiben anil hadrateyni bil hadrateyni ve edülle bihima aleyhima ve nes’elükellahümme en tüsalliye ve tüsellime aleyhi salaten ve teslimen yelikani bi cenabihi ve azıymi kadrihi ve tecmeani bihima aleyh* Ve tükarribeni bi halisı vüddihima ledeyh* Ve tenfehani bi sebebihima nefhatel etkıya* Ve temnehani minhüma minhatel asfiya* Li ennehüs sirrul mesun* Vel cevherul ferdül meknun* Fe hüvel yakutetül müntaviyetü aleyha asdafü meknunatik* Vel ğayhubetül müntehabü minha asnafü ma’lumatik* Fe kane ğayben min ğaybike ve bedelen min sirri rububiyyetike hatta sara bi zalike mazheran nestedillü bihi aleyke ve keyfe la yekunü kezalik* Ve kad ahbertena bi zalike fi muhkemi kitabike bi kavlike innellezine yübayiuneke innema yübayiunellah* Fe kad zale anna bi zaliker raybü ve hasalel intibah* Vec’alillahümme delaletena aleyke bihi ve muameletena meake min envari mütabeatih* Verdallahümme ala men cealtehüm mehallen lil ıktida* Ve sayyarte kulubehüm mesabiyhal hüda* Elmüttaherine min rıkkıl ağyar* Ve şevaibil ekdar* Men bedet min kulubihim dürarul meani* Fe cüılet kalaidüt tahkıykı li ehlil mebaniy* Vahtertehüm fi sabikıl ıktidar* Ennehüm min ashabi nebiyyikel muhtar* Ve radıytehüm lintisari dinike fehümüs sadetül ahyar* Ve daifillahümme mezide rıdvanike aleyhim meal ali vel aşirati vel muktefine lil asar* Vağfirilllahümme zünubena ve validina ve meşayihına ve ıhvanina fillahi ve cemiy’ıl mü’minine vel mü’minat* Vel müslimine vel müslimat* Elmütiy’ıyne minhüm ve ehlil evzar*
    Sırları:
    Bu Salavat-ı Yakutiyye, İmam Şazeli Hazretlerine aittir.Bu salavatı okur, Resulü Ekrem ile vicahen görüşürlerdi.
    Birgün şehadet parmağı ile kalbine işaret ederek:”Bu salavat-ı şerife nice sırları ihtiva etmektedir.” deyip veliler meclisine açıkladı.Onlardan kabul gördüler.Zamanın kutbu olan Şazeli Hazretleri şöyle buyurdular:
    “Kim sabah ve akşamları bu Salavat-ı Yakutiyye’yi üçer defa okursa,Resulü Ekrem’i ayanen ve rüyada çokça görür.Sessiz ve kimsenin bulunmadığı bir mekana çekilerek bu salavatı yedişer defa okuyan,Resulü Ekrem’i görür ve ondan nice sırları ve ilimleri öğrenir.”(S.Dareyn,sh.340)
    SALAVAT-I KÜNHİYYE
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme salli alez zatil künhi* Kıbleti vucuhi tecelliyatil künhi aynil künhi fil künhi* Elcamiı li hakaıkı kemali künhil künhi* Elkaimi bil künhi fil künhi* Salaten la ğayete li künhiha dunel künhi ve ala alihi ve selleme kema yenbeğıy minel künhi lil künhi* Allahümme es’elüke bi nuril envarillezi hüve aynüke la ğayruke en türiyeni veche nebiyyike seyyidina muhammedin sallellahü teala aleyhi ve sellem* Kema hüve ındeke amin*
    Sırları:
    Gümüşhanevi Hazretleri buyuruyor ki:
    “Bu salavata devam edenler,Fahr-i Alem Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizi rüyada görmek şerefine nail olurlar.(M.Ahzab)
    MADDİ VE MANEVİ OLARAK YÜKSELMEK
    İÇİN OKUNACAK SIRLARLA DOLU
    SALAVAT-I MECULE
    Allah dostlarından birisi diyor ki:
    -Yüce Allah’ın bana sırrını bildirdiği salavatın adına “Salat-ı Mec’ule” denilir.Bu salavat her türlü olmazı olur hale getirmek ve çözülmez düğümü çözmek için okunur.
    Bu salavatı okuyan kimseye cennette verilecek alanın binlerce köşesinden her bir köşesinde bin çadır, her çadırda bin tane hizmet eden huri gılman cennet ehline elbise taşımaktadırlar. Her çadırın çevresinde bin tane ağaç, her ağaç üzerinde bin tane dal, her dalda yüzbin çeşit renkte meyveler,istenen her şey dallardan insanın önüne gelmektedir. Her çadır içinde altından ve çeşitli mücevherattan bin sofra kurulmuş, her sofrada altından kap içerisinde bin çeşit yiyecek, hiçbirinin tadı ve rengi diğerine benzemeyen beşyüz bin çeşit yiyecek. Bütün bu ikramlar, anılan vakitlerde aşağıdaki salavatı (51) defa okuyacak kimse içindir. Salavat-ı şerife budur:
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin tehullü biha ukdeti ve tüferricü biha kürbeti ve takdıy biha haceti ve ala alihi ve sahbihi ve sellim*
    BÜTÜN PEYGAMBERLER ŞEFAATÇİ OLACAKTIR
    Hazreti Peygamber (s.a.v.) bu salavat-ı şerifeyi Hazreti Aişe (r.anha) validemize emir buyurmuşlardır:
    Allahümme salli ala muhammedin ve ademe ve nuhin ve ibrahime ve musa ve ıysa ve ma beynehüm minen nebiyyine vel mürseliyn* Salavatüllahi ve selamühü aleyhim ecmaiyn.
    SALAVAT-I FATİH
    (120.000 SALAVAT GÜCÜNDE)
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedinil fatihı lima uğlika vel hatimi li ma sebeka ven nasırıl hakkı bil hakkı vel hadi ila sıratıkel müstekıymi sallellahü aleyhi ve ala alihi ve ashabihi hakka kadrihi ve mikdarihil aziym*
    Manası:
    Allahım! Kapalılıkları açan,geçmişe son veren,hakka hakikatla destek olan, mahlukatı senin doğru yoluna ileten Efendimiz Muhammed’e, O’nun aline ve ashabına O’nun yüce kadrü kıymetince salat eyle, selam eyle ve O’nu mübarek kıl.
    Faziletive sırları:
    Yüzyirmi bin salavat-ı şerife gücünde olduğu mana aleminde Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından bildirilmiştir.
    Eski zamanda Kutbül Aktab Ahmed Ticani hazretleri yakaza halinde bu salavatın faziletini Hazreti Resulüllah’a sorar. Cevaben:
    “Bir kimse salavat-ı fatihi bir defa okursa zamanın başından salavat getirenin okuduğu zamana kadar ins ü cinin ve meleklerin getirdiği salavata denk sevap kazanır.Günahları da bağışlanır.” buyurmuşlardır.
    Hikmeti:
    1.Bu salavat-ı şerife, okuyanı cehennem ateşinden korur.
    2.Kırk gün okuyanın tevbesi kabul edilir,günahları bağışlanır.
    3.Cuma gecesi bin defa okuyan,Efendimiz(s.a.v.) ile görüşür.
    SALAT-I TEFRİCİYYE
    Allahümme salli salaten kamileten ve sellim selamen tammen ala seyyidina muhammedinillezi tenhallü bihil ukadü ve tenfericü bihil kürabü ve tukda bihil havaicü ve tünalü bihir reğaibü ve husnül havatimi ve yüsteskal ğamamü bi vechihil keriymi ve ala alihi ve sahbihi fi külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma’lumin lek*
    Efendimiz Muhammed Aleyhisselam bir hadisinde:
    “Kim altından kalkamayacağı güç bir işle karşı karşıya gelirse, üzerime çok çok salavatı şerife getirsin.Çünkü Allahü Teala, üzerime getirilen salavat-ı şerife, sebebi ile onun sıkıntılarını,kederlerini giderir,rızkını çoğaltır,Allah’ın yardımı ile muradına nail olur.” buyurmuşlardır.
    SALAT-I MÜNCİYE
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala ali muhammedin salaten tünciyna biha min cemiy’ıl ehvali vel afat* Ve takdıy lena biha cemiy’al hacat* Ve tütahhiruna biha min cemiy’ıs seyyiat* Ve terfeuna biha indeke a’led deracat* Ve tübelliğuna biha aksal ğayati min cemiy’ıl hayrati fil hayati ve ba’del memat*İnneke ala külli şey’in kadir* Bi rahmetike ya erhamer rahımiyn* Hasbünallahü ve nı’melvekil* Nı’mel Mevla ve nı’men nesıyr*Ğufraneke Rabbena ve ileykel masiyr*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salat eyle! Öyle ki,Sen bu salat ile bizi her türlü tehlike, korku ve afetlerden kurtarır, her türlü ihtiyacımızı bu sebeple giderir,günahın her türlüsünden bizi bu yüzden temizler,nezd-i ilahindeki en yüksek derecelere bizi bu sebeple yükseltir ve bizi gerek hayatta iken ve gerekse öldükten sonra hayırların her çeşidinde varılabilecek en uç noktaya ulaştırırsın!
    PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN ŞEMAİLİ
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek cismi güzel, bütün azaları birbirine mütenasip, görünümü gayet güzel, alnı, ğöğsü, iki omuzlarının arası ve avuçları genişti.
    Mübarek boynu uzun ve ölçülü, gümüş gibi saftı. Omuzları, Pazuları irice ve kalındı. Mübarek karnı göğsü ile beraber olup şişman değildi.Ayaklarının altı çukur olup düz değildi.Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü ve kuvvetli idi. Ne zayıf, ne topluca, belki ikisinin ortası ve sık etli idi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı. Başı normal büyüklükte idi. Hilal kaşlı, çekme burunlu, ağız değirmi çehreli idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat birbirine yakındı.Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arsında bir damar vardı ki, kızdığı zaman kabarıp görünürdü.
    Mübarek rengi ne ak, ne de kara yağız;ikisi ortasında gül gibi kırmızıya çalar, beyaz, nurani ve berraktı. Mübarek yüzünden kendisine has bir nur parlardı. Gülerken ağızları şimşek gibi nur saçılarak açılırdı.
    Mübarek saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düzdü. Saçlarını uzattığı zaman kulak memelerini geçmezdi. Mübarek sakal-ı şerifi sık ve tamdı. Uzun intikallerinde saçı ve sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Ancak mübarek başında biraz, sakalında da yirmi kadar beyaz kıl vardı.
    Mübarek cismi en güzel kokudan daha iyi kokardı. Koku sürünsün sürünmesin, teri ve teni en güzel kokudan daha güzel kokardı.O’nunla musafaha eden kimse gün boyunca O’nun mübarek kokusunu duyardı.Mübarek elini bir çocuğun başına sürse o çocuk diğer çocukların arasında tanınırdı.
    Fevkalede bir hisse sahipti. Çok uzaklardan işitir, kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Her hareketi normaldi. Bir yere gideceği zaman acele etmeyip sağa sola meyletmeden vakar ile doğru yoluna gider, normal bir biçimde yürürlerdi.
    Güleryüzlü, tatlı sözlü idi. Kimseyi incitici söz söylemez, kimseye kötü muamele etmez ve kimsenin sözünü kesmezdi. Fakat heybetli ve vakarlı idi. Lüzumsuz söz söylemezdi. Gülmesi tebessümdü. O’nu ansızın göreni bir heybet alırdı. Herkese derecesine göre hürmet gösterirdi. Akrabalarına daha ziyade ikram ederdi. Lakin onları kendilerinden daha faziletli kimselerin üzerinde tutmazdı.
    Kendilerine hizmette bulunanları pek hoş tutardı. Kendisi ne yer, ne giyerse onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Çok cömert ve ikram sahibi. Çok şefkatli ve merhamet sahibi idi. Çok cesaretli ve bilgili idi. Sözünde ve vaadinde sabit, sözünde sadıktı. Hasılı o ahlakça, akıl ve zekaca herkesten üstün ve her türlü medh ü senaya layıktı. Allah’ım! Bizi O’na layık bir ümmet eyle!
    ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ’NİN
    OKUDUKLARI FAZİLETİ ÇOK YÜCE
    BİR SALAVAT-I ŞERİFE
    Allahümme salli ala muhammedin seyyidinil kevneyni ves sekaleyni vel ferikayn* Ceddil haseni vel huseyn* Mahbubi rabbil meşrikayni vel mağribeyn* El maksudi vel matlubi bi kabi kavseyn* El mütecella bi tecelliyeynillezi kale lehül vahidül ehadü ya nura nuri ve ya sirra sirri ve ya hazaine marifeti* Efdeytü mülki aleyke ya muhammedü min ledünil arşi ila tahtil eradıyn* Küllühüm yatlubune rıdai ve ene atlubü rıdake sallellahü ala seyyidina muhammedin ve ala ali Muhammed* Vel hamdü lillahi rabbil alemiyn*
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerifenin ihtiva ettiği sır ve manalar çok yücedir.
    Allah Teala buyuruyor:
    -Ey Muhammed’im! Arş-ı A’la’dan yedi kat yerin altına kadar bütün mülkümü sana feda ettim.Onların hepsi benim rızamı istiyorlar.”
    Böyle yüce bir Rabbani iltifata mahzar olan Peygamberim ümmeti olduğunu hiç unutma.
    ON BİN SALAVAT GÜCÜNDE
    BİR SALAVAT
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedinis sabikı lil halkı nuruhu ve rahmetün lil alemine zuhuruhu adede men meda min halkıke ve men bekıye ve men seıde minhüm ve men şekıye salaten testağrikul adde ve tühıytu bil haddi salaten la ğayete leha ve la münteha velenkıdae salaten daimeten bi devamike ve ala alihi ve sahbihi ve sellim teslimen misle zalik*
    Manası:
    Allah’ım! Nuru, yaratılanlardan önce meydana gelen, ortaya çıkışı alemlere rahmet olan Efendimiz Muhammed’e bundan önce gelip geçen ve halen var olan mahlukat adedince ve bu mahlukat içinde said ve şaki olanlar sayısınca, hatta öyle ki, had ve hesaba sığmayacak, sonu gelmeyecek ve tükenmeyecek derecede ve Senin yüce varlığının devamı süresince salat ve selam eyle. O’nun aline ve ashabına da aynen bu mertebede salat ve selam eyle.
    ON BİR BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    KUVVETİNDE SALAVAT
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala alihi salaten ente leha ehlün ve hüve leha ehlün*
    Manası:
    Allah’ım Efendimiz Muhammed’e ve O’nun aline hem Sana, hem de O’na yaraşır tarzda salat eyle.
    ONDÖRT BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    GÜCÜNDE BİR SALAVAT
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala alihi adede kemalillahi ve kema yeliku bi kemalih*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve aline Senin nezdindeki kemalat adedince ve O’ndaki kemalata yaraşacak tarzda salat eyle.
    Sırları: Şeytan çok ibadetlere el uzatır, lakin salavatı şerifeye el uzatamaz. Çünkü Ruhaniyet-i Peygamberi, salavat-ı şerife getirilen yerde bulunur.
    OTUZ BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    GÜCÜNDE BİR SALAVAT
    (SALAVAT-I MELEVAN)
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala alihi külle mahtelefel melevan* Ve teakabel asaran* Ve kerraral cedidan* Vestakbelel ferkadan* Ve belliğ ruhahu ve ervaha ehli beytihi minnet tehıyyete ves selam* Verham ve barik ve sellim aleyhi kesiran kesiran ila yevmil haşri vel karar*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve O’nun aline, gece ve gündüzün devamı, sabah ve akşamın birbirini takibi, gece ve gündüzün tekrar edip durmaları, Kutup Yıldızlarının karşılaşmaları süresince salat eyle. O’nun ve ehl-i beytinin ruhlarına bizlerden selam ve esenlikler ulaştır. O’na merhamet eyle. O’nu mübarek kıl ve O’na haşr ve karar gününe kadar bol bol selam eyle.
    Fazileti:
    Hazreti Peygamber’in feyz ve ruhaniyetinden istifade etmek için bu mübarek salavat-ı şerife iştiyakla okunmalıdır.Emeği az,derecesi çok yücedir.
    YETMİŞ BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    OKUMA GÜCÜNDE SALAVAT
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedin ve ala alihi adede kemalillahi ve kema yeliku bi kemalih*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve aline nezdindeki kemalat adedince ve O’nun kemalatına yakışır bir tarzda salat ve selam eyle.
    YETMİŞ BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    OKUMA GÜCÜNDE DİĞER
    BİR SALAVAT
    Allahümme salli ala efdali ıbadike min halkıke ve safvetike min enbiyaikez zatil mükemmeleh* Ver rahmetil mürseletil müfaddaleh*Seyyidina ve nebiyyina muhammedin ve ala alihi ve varisihi ve hızbihi ecmeıyn* Mil’es semavati ve mil’el eradıyn* Küllema zekerakez zakirun* Ve küllema ğafele an zikrihil ğafilun*
    Manası:
    Allah’ım! Kullarının en faziletlisi ve peygamberlerin seçkini, mükemmel şahsiyete sahip, tercih edilip gönderilmiş Rahmet Peygamberi Efendimiz ve Peygamberimiz Muhammed’e, O’nun aline, ve ashabına, varislerine, ve topyekün taraftarlarına Seni zikredenler zikrettikleri ve Sen’den gafil olanlar gaflet ettikleri sürece, yerler ve gökler dolusu salat eyle.
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerifeyi bir defa okumak yetmiş bin defa salavat okuma gücünde mana ve ehemmiyeti çok yüce bir salavat-ı şerifedir.
    YETMİŞ BİN MELEK SABAH SEVAP YAZAR
    Cezallahü anna muhammeden ma hüve ehlüh*
    Manası:
    Allah Teala Muhammed’i bizim adımıza mükafatlandırsın ki, O zaten buna ehildir.
    Fazileti:
    Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
    “Kim bu salavatı bir defa okursa yetmiş bin yazıcı melek bin sabah sevabını yazmaktan yorulurlar.”
    YETMİŞ BİN SALAVAT-I ŞERİFE
    OKUMA GÜCÜNDE
    BİR SALAVAT
    Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve mevlana muhammedin bahri envarike ve ma’deni esrarike ve lisani huccetike ve arusi memleketike ve imami hadratike ve tırazi mülkike ve hazaini rahmetike ve tariykı şeriy’atikel mütelezzizi bi tevhıydike insani aynil vücudi ves sebebi fi külli mevcudin ayni a’yani halkıkel mütekaddimi min nuri dıyaike salaten tühıllü biha ukdeti ve tüferricü biha kürbeti ve tünkızüni biha min vahleti ve tükiylü biha asrati ve takdıy biha haceti salaten türdıyke ve türdıyhi ve terda biha anna ya rabbel alemine adede ma ehata bihi ılmüke ve ahsahü kitabüke ve cera bihi kalemüke ve sebekat bihi meşietüke ve hassasathü iradetüke ve şehidet bihi melaiketüke ve adedel emtari vel ahcari ver rimali ve evrakıl eşcari ve emvacil bihari ve miyahil uyuni vel abari vel enhari ve melaiketil bihari ve cemiy’ı ma haleka mevlana min evveliz zemani ila ahırihi ve ma meda fiyhi minel leyli ven nehari vel hamdü lillahi vahdehül azizil ğaffar*
    Manası:
    Allah’ım! Senin nurlarının denizi, esrarının menbaı, hüccetinin dili, mülk ve saltanatının tacı, yakınlarının önderi, mülkünün numunesi, rahmetinin hazinesi, şeriatının yolu, Senin tevhidinden lezzet duyan, varlık aleminin gözbebeği, her şeyin yaratılış sebebi, mahlukatının en seçkini, Senin ışığının nurunun önderi Efendimiz ve seyidimiz Muhammed’e; müşkillerimi halledecek, üzüntümü sevince döndürecek, düştüğüm bataklıktan beni kurtaracak, tökezleyip düştüğüm yerden kaldıracak, ihtiyacımı giderecek, hem Seni, hem de kendisini memnun edecek ve kendisini bizden razı edecek bir şekilde ve ilminin kuşattığı, kitabının saydığı, kaleminin yazdığı, önceden dilediğin, iradene tahsis ettiğin, meleklerinin gördüğü şeyler sayısınca, yağmurlar, taşlar, kumlar, ağaç yaprakları, deniz dalgaları, pınar, kuyu ve ırmak suları,deniz melekleri zamanın başlangıcından sonuna kadar senin yarattığın mahlukat ile gelmiş geçmiş gece ve gündüzler sayısınca salat ve selam eyle. Yalnızca Aziz ve Gaffar olan Allah’a hamd olsun.
    Fazileti:
    Velilerin seyidi Abdülkadir Geylani Hazretleri seyahatlarından birinde bir mağaranın kapısında bu mübarak salavat-ı şerifenin nakşedilmiş olduğunu gördü. “Bu salavat-ı şerife elli bin salavat yerine geçer” yazıyordu.
    Bu söz büyük velinin acaibine gitti.Bunun üzerine Peygamberimiz(s.a.v.)’i rüyada gördü:
    “Ya Resulellah! Bir defa okunması elli bin salavat-ı şerife yerine geçeceği haber verilen salavat hakkında ne buyurursunuz?”
    İki cihan güneşi Efendimiz(s.a.v.):
    “Sözünü ettiğin salavat-ı şerifeyi bir defa okumak elli bin değil yetmiş bin salavat-ı şerife yerine kaimdir” buyurdular.
    *Dileği olan bir kimse ihlaslı kalp ile Resulü Ekrem(s.a.v.)’in üzerine 1000 defa salat ü selam getirirse,Allah onun dileğini yerine getirir.
    ALLAH RESULÜ(S.A.V.)’İ
    RÜYADA GÖRMEK İÇİN
    Salavat-ı şerife kitapları çoktur.Bunların en meşhur olanı “Delail-i Şerif”tir. Daha bunun gibi ufak risaleler ve büyük kitaplar çoktur. “Delail-i Hayrat” eskiden Kuran-ı Kerim’den sonra her müslümanın evinde bulunurdu. Bunun gibi meşhur bir kitap yoktu.Bu kitabın sahibi Cezayir ahalisindan Seyyid Süleyman Cezuli hazretleri’dir. Bu zat Cenabı Peygamber (s.a.v.)’in evlatlarından bir alimdir. Bu kitabı te’lif etmesinin sebebi şudur:
    Gece olunca hanımı kaybolurdu. Bunun üzerine hanımına dedi ki: “Sen her gece kaybolup nereye gidiyorsun?”
    Hanımı: “Ben her gece Medine-i Münevvere’ye Cenabı Peygamber’i ziyaret etmeye gidiyorum” dedi.
    Kocası: “Bu dereceyi ne ile kazandın?” diye sordu.
    “Bir salavat-ı şerife vardır. Ona devam etmem sayesinde bu dereceye nail oldum” dedi.
    Kocası: “O salavat-ı şerifeyi bana öğret” dedi.
    Hanımı: “Bunu sana öğretmeye izin yoktur” deyince Süleyman Cezuli Hazretleri gayrete geldi, kitaplardaki ve dünyanın her tarafında okunan salavat-ı şerifeleri toplayıp “Delail-i Şerif” isimli eserine yazdı. Sonra bu kitabı hanımının önünde okumaya başladı. Aşağıdaki salavat-ı şerifeyi okumaya başlayınca hanımı kendini tutamayarak gülümsedi:
    Allahümme salli ala ruhı seyyidina muhammedin fil ervah* Allahümme salli ala cesedi seyyidina muhammedin fil ecsad* Allahümme salli ala kabri seyyidina muhammedin fil kubur* Allahümme eblığ ruha seyyidina muhammedin minni tehıyyeten ve salaten ve selama*
    Manası:
    Allah’ım! Ruhlar içerisinde Efendimiz Muhammed’in ruhuna salat eyle! Allah’ım! Vücutlar içerisinde Efendimiz Muhammed(s.a.v.)’in cesedine salat eyle! Allah’ım! Kabirler içerisinde Efendimiz Muhammed(s.a.v.)’in kabrine salat eyle. Allah’ım! Efendimiz Muhammed(s.a.v.)’in ruhuna benden selam,salat ve esenlikler ulaştır.
    Bunun üzerine hanımının bu salavat-ı şerife ile o yüce makama ulaştığını anladı.
    Cenabı Peygamber (s.a.v.)’i rüyada gösteren derslerden en önemlisi bu salavat-ı şerifedir.
    Cezayir’den Tunus’a oradan Trablusgarb’a oradan Bingazi’ye, oradan Mısır’a ve oradan Arabistan’a geçeceksin.İşte o kadın bu kadar uzak mesafeyi bu salavat-ı şerifenin ruhaniyyeti ile bir adımda kat ediyordu.
    HAZRETİ FATIMA (R.A.) VALİDEMİZİN OKUDUĞU SALEVAT
    Allahümme salli ala men ruhuhu mihrabül ervahı ve melaiketi vel kevn*Allahümme salli ala men hüve imamül enbiyai vel mürseliyn*Allahümme salli ala men hüve imamü ehlil cenneti ıbadillahil mü’minin*
    Manası:
    Ya rabbi! Babacığım Hazreti Muhammed(s.a.v.)’e salat getir.O bütün kainatın kıblesidir.Ervahlar, melaikeler ve peygamberler hep ondan şefaat isterler.Ya rabbi! Benim peygamberim Hazreti Muhammed’e salat getir.Çünkü o peygamberlerin ve resullerin reisidir.Ya Rabbi! Babam Hazreti Muhammed (s.a.v.)’e salat getir.Zira o mü’minlerin,cennet ahalisinin,peygamberlerin ve resullerin en hayırlısıdır.
    Kıymetli salavat-ı şerifelerden bir tanesi de Hazreti Fatıma(r.anha.) validemizin getirdiği salavat-ı şerifedir. Bu salavat-ı şerife kitaplarda yoktur. Zamanın büyük ruhanilerinden birisi diyor ki:
    “Mekke-i Mükerreme’de ruhanilerden birinin meclisine Cenabı Peygamber, Hazreti Fatıma validemiz ile teşrif buyurdular.Baktım ki Hazreti Fatıma validemiz, muhterem pederlerine cennet lisanı ile bu salavat-ı şerifeyi getiriyorlar.Cennet ehli Süryani dili üzeri harflerle konuşurlar. Elif lam miym gibi. Ben de bu salavat-ı şerifeyi arapçaya çevirdim.”
    Birisi rüyada Hazreti Fatıma validemizi gördü ve sordu:
    “Bu salavat-ı şerife senin midir?” Hazreti Fatıma validemiz cevaben:
    “Evet” dedi.
    “Bunu bir kişi bir defa okursa müjdesi nedir?” dedi. Hazreti Fatıma(r.anha) validemiz buyurdu:
    “Eğer bu salavat-ı şerifeyi bir defa okursanız denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bunun sevabını yazmakla bitiremez.”
    Hazreti Fatıma(r.anha) validemizin bu sözü çok acaibine gitti ve bu salavat-ı şerifenin faziletini Cenabı Peygamber(s.a.v.)’den sordu:
    “Ya Rasulellah! Hazreti Fatıma böyle diyor.Bunu benim zihnim kaldırmadı.”
    Bunun üzerine Rasulü Ekrem(s.a.v.):
    “Fatıma ne dediyse doğrudur” buyurdu.Bu salavat-ı şerife Cenabı Peygamber’i o kadar övüyordu ki, arkada hiçbir şey bırakmıyordu.
    TESİRİ YÜZBİN SALAVATA DENK
    SALAVAT-I ŞERİFELER
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedinin nuriz zatiyyi ves sirris sari fi sairil esmai ves sıfati*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salat ve selam eyle, onu mübarek kıl ki, o mücessem bir nur ve diğer isim ve sıfatlara nüfuz eden bir sırdır.
    Fazileti:
    Bu mübarek salavat-ı şerife yüzbin salavat gücündedir.Bir defa okuyan, yüzbin salavat okumuş gibi ecre nail olur. Sıkıntıların izalesi için okunması tavsiye edilmiştir. Sabah ve akşam (11)’er defa okunmalıdır.
    Peygamber(s.a.v.) buyuruyor ki: “Herhangi bir kimse bana selam verirse Allah mutlaka onu ruhuma ulaştırır ve ben de onun selamını alırım”
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin abdike ve nebiyyike ve rasuliken nebiyyil ümmiyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim tesliymen bi kadri azameti zatike fi külli vaktin vehıyn*
    Manası:
    Allah’ım! Senin kulun, peygamberin, ümmi bir rasulün olan Efendimiz Muhammed’e, onun aline, ashabına, zatının azametinin sonsuzluğu nisbetinde her vakit ve her zaman salat eyle, kamil manada esenlikler ver.
    Bu salavat-ı şerifeyi de bir defa okumak diğer salavatlardan yüzbin defa
    daha fazla okuma tesir ve gücündedir.
    Allahümme salli ala muhammedin bahri envarike ve ma’deni esrarik* Ve ayni ınayetike ve şemsi hidayetik* Ve arusi memleketike ve emni vilayetike ve lisani mehabbetike ve imami hadratik* Ve hayri haklık* Ve ehabbil halkı ileyk* Abdike ve habiybike ve rasuliken nebiyyil ümmiyyillezi hatemte bihil enbiyae vel mürseliyn* Ve ala melaiketikel mükarrabiyn* Min ehlis semavati ve ehlil eradıyn* Rıdvanüllahi teala aleyhim ecmeıyn* Bi rahmetike ya erhamer rahimiyn* Vel hamdü lillahi rabbil alemiyn*
    Manası:
    Allah’ım! Nurlarının denizi esranının menbaı inayetinin ta kendisi hidayetinin güneşi mülk ve saltanatının nuru vilayetinin emniyeti muhabbetinin dili yakınlarının önderi mahlukatının en hayırlısı mahlukatın içerisinde Sana en sevimli olan kulun habibin ve kendisiyle peygamber ve rasulleri sonlandırdığın ümmi peygamberin Muhammed’e yerlerde ve göklerdeki mukarreb meleklerine-Allah hepsinden razı olsun- salat eyle! Ey merhametlilerin en merhametlisi!Hamdolsun alemlerin rabbine!
    Fazileti:
    Bu mübarek salavat-ı şerifeyi üç defa okuyan yüzbin salavat-ı şerife getirmiş sayılır.
    Az bir zamanda Hazreti Peygamberin ruhaniyyetine kavuşup makamlardan makamlara ulaşmak isteyen bu mübarek salavat-ı şerifenin değerini bilmelidir.
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina ve mevlana muhammedinin nuriz zatiyyi ves sirris sariyyi sirruhu fi cemiy’ıl asari vel esmai ves sıfati ve sellim tesliyma*
    Manası:
    Allah’ım! Kendisi nur olan, sırrı bütün görünen, varlıklara isim ve sıfatlara nüfuz etmiş bulunan Efendimiz Muhammed’e salat eyle.O’nu mübarek kıl ve ona en iyi şekilde selam eyle.”
    Fazileti:
    Bu yüce salavat-ı şerifeyi bir defa okumak, yüzbin salavat-ı şerifeyi bir defa okumak, yüzbin salavat-ı şerife okuma fazileti ve gücündedir.
    Sıkıntı ve stresten kurtulmak için okunması bir iksir olarak kabul edilmiştir.
    Rasulüllah(s.a.v.) buyurdu:
    “Kıyamet gününde, katımda insanların en değerlisi, bana en çok salatü selam getirenlerdir.”
    Diğer bir hadis-i şerifte Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
    “Bir defasında İsrafil bana geldi ve şöyle dedi:
    -Cennette öyle bir kubbe vardır ki, kubbelerin hiçbiri ona benzemez. O kubbenin genişliği üçyüz yıllık yoldur. Sonra onun içinde öyle bir ikram rüzgarı eser ki, saf misk kokar.Bu kubbeye girenler ancak sana çok salavat getirenlerdir. Sonra, sana çokça salavat getiren hiçbir sıkıntı görmez azap ta çekmez.”
    Hazreti Aişe(r.anha) validemizden rivayet olunuyor:
    “Bir defasında iğnemi yere düşürdüm, onu bulmak için mum getirdim.Mum ışığında aradım fakat bulamadım. Bu sırada Allah Resulü(s.a.v.)’in geldiğini gördüm, sevdim ve gülümsedim.
    Bana sordu: “neden güldün?”
    -İğnemi kaybettim, mumla aradım fakat bulamadım.Yerine oturmuştu. Birden gördüm ki mübarek yüzünde nur parlıyor,evin her yanını aydınlatıyordu. Hemen iğnemi buldum.
    Sonra şöyle buyurdu:
    -Şu kimsenin vay haline ki, bana kavuşamaz, kıyamet günü beni göremez.
    -Kıyamet günü seni göremeyen kim olabilir ki ey Allah’ın Resulü, dedim.
    Şöyle anlattı:
    “-Beni kıyamet günü göremeyen kimse cimri kimsedir.”
    Yine sordum: “O cimri nasıl bir cimridir?”
    Bana açıklar mısın?”
    Buyurdu ki: “Adımın anıldığı yerde bana salavat okumaya üşenen,okumayan kimsedir.”
    Devamla yine buyurdu:
    “-Her kim, farz namazını kıldıktan sonra bana on defa salevat okursa,Allah Teala, onun namazını kabul buyurur.Onun bu namazını Adem’e secde eden meleklerden daha üstün meleklerin makamı olan İlliyyine ulaştırır.O makamdan bir melek şöyle seslenir:
    -Artık dileğin neyse dile,her dileğin yerine getirilecektir.”
    Yine bir hadis-i şeriflerinde Allah Resulü(s.a.v.) şöyle buyuruyor:
    “Muhammed isminin anıldığı yerde, işten kimse hemen kendine gelip baş parmağı ile yanındaki parmağını gözlerine sürüp üzerinde gezdirirse, artık o kimse hiç göz ağrısı görmez, onun gözlerine zarar gelmez.”
    600 BİN SALAVAT-I ŞERİFE DEĞERİNDE BİR SALAVAT
    Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedi enfasil mahlukat* Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedi eş’aril mevcudat* Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedil levhı ved deavat* Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedi seb’ı sevakinil erdı ves semavat* Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedi ma halekal bedaya ven nehaya ebedil ebed* Allahümme salli ve sellim ala seyyidina ve nebiyyina muhammedin bi adedi ma haleka min haşrihi ve ahıri bekaihi ve sellim tesliymen kesiyran kesiyra*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed’e mahlukatın nefesleri adedince salat ve selam eyle!Allah’ım! Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed’e varlıklardaki saç ve tüyler sayısınca salat ve selam eyle! Allah’ım! Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed’e levh ve dualar miktarınca salat ve selam eyle! Allah’ım Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed’e yedi kat yer ve yedi kat göklerde bulunanlar adedince salat ve selam eyle! Allah’ım! Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed’e ezelden ebede yarattığın mahlukat adedince salat ve selam eyle! Allah’ım Efendimiz Muhammed’e topyekün mahlukat sayısınca ve sonsuza dek hadsiz, hesapsız salat ve selam eyle.
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerifeyi bir defa okuyarak Efendimiz Aleyhisselam’a salavat getiren kimse altı yüz bin defa salavat okumuş gibi ecre nail olur.
    Ebu Said el-Hudri(r.a) dedi ki:
    “Bir cemaat, bir mecliste Rasulüllah(s.a.v.)’e salat ü selam getirmezse, cennete girseler dahi, yani pişmanlık duyacaklardır.”
    Rasulüllah (s.a.v.) buyuruyor:
    -Eğer kalplerin öldüğü gün kalbinin ölmesini istemiyorsan, bir günde on defa şu ilahi isimleri oku: “Ya Hayyu ya Kayyum*” Sonra hiç yorulmadan bana her gün salavat getir.”
    SALAVAT-I ŞEMSİYYE
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme salli alez zatil muhammediyyetil latıyfetil ehadiyyeh* şemsi semail esrar* Ve mazharil envar* Ve merkezi medari medaril celal* Ve kutbi felekil cemal* Allahümme bi sirrihi ledeyk* Ve bi seyrihi ileyk* Amin havfi *Ve ekıl asrati* Ve ezhib huzni ve hırsıy* Ve kün li ve huz li ileyke minni* Verzukniyel fenae anni* Ve la tec’alni meftunen bi nefsi* Mahcuben bi hıssi* Vekşif li an külli sirrin mektumin ya hayyü ya kayyum*
    Fazileti:
    İbrahim Düsüki(k.s.) hazretleri buyuruyor ki:
    “Kim bu salavatı her gün sabah namazından sonra okursa bizim üzerimize olan füyuzatlar okuyanın da üzerine olur.Çünkü bu salavatın her harfi Allah Resulü(s.a.v.)’in izniyle yazılmıştır.”
    YEDİYÜZ BİN SALAT Ü SELAM
    GÜCÜNDE SALAVAT
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin adede ma fi ılmillahi salaten daimeten bi devami mülkillah*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhamed’e Senin ilminde bulunanlar sayısınca ve mülkün devam ettiği sürece salat ve selam eyle.
    Sırları:
    Bu salavat-ı şerifeyi bir defa okumak, yedi yüz bin salavat-ı şerife okuma fazilet ve değerindedir.Cuma günleri biner defa okuyan kimse iki cihan saadetini elde eder.
    Peygamber (s.a.v.)’e salat getirmek, aynı zamanda cennette onunla buluşup sohbet etmeyi sağlar.
    DELAİL-İ HAYRAT’I OKUMAYA
    DENK SALAVATLAR
    Allahümme salli ala nuril envar* Ve sirril esrar* Ve tiryakıl ağyar* Ve miftahı babil yesar* Seyyidina muhammedinil muhtar* Ve alihil athar* Ve ashabihil ahyar* Adede niamillahi ve ifdalih*
    Manası:
    Allah’ım! Nurların nuru, sırların sırrı, ağyarın dermanı, zenginlik kapısının anahtarı Efendimiz Muhammed’in temiz aline ve hayırlı ashabına nimet ve ihsanlarının miktarınca salat ve selam olsun.
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerifeyi üç defa okunak, fazilet bakımından Delail-i Hayrat’ı okumaya denktir.
    Bu salavat-ı şerifeyi vird edinen, Rasulüllah(s.a.v.) ile görüşme şerefini kazanır. Velilik mertebesini elde eder. Maddi ve manevi olarak rızkının artmasına vesile olur.
    Sabah ve akşamları üçer kere okuyan ilahi bir çok sırlara vakıf olur. Kalp aynası açılır.
    Salavat getirmenin önemi hakkında Cenabı Hakk: “Ey iman edenler! Siz ona salat edin, tam bir teslimiyetle selam verin” buyurmuştur.
    Aşağıda gelen salavat-ı şerifeyi üç defa okumak da fazilet bakımından Delail-i Hayrat’ı hatetme derecesindedir:
    Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedin ve ademe ve nuhın ve ibrahime ve musa ve ıysa ve ma beynehüm minen nebiyyine vel mürseliyn* Salevatüllahi ve selamühü aleyhim ecmeıyn*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e Adem’e, Nuh’a, İbrahim’e Musa’ya, İsa’ya ve bunlar arasında gelmiş geçmiş bütün peygamber ve rasullere topyekün salat ve selam eyle.
    Fazileti:
    Az zamanda çok kazanç sağlamak için bu salavat-ı şerifenin kıymeti bilinmelidir.
    Resulüllah(s.a.v.) buyuruyor:
    “Cuma günü kim bana seksen kere salat getirirse seksen yıllık günahı bağışlanır. Kim de günde beş yüz defa bana salavat getirirse asla kimseye muhtaç olmaz.”
    DELAİL-İ HAYRAT’I KIRK
    DEFA OKUMAYA DENK
    SALAVATLAR
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve ezvacihi ve zürriyyetihi ve ehli beytihi adede ma fi ılmike salaten daimeten bi devami mülkik*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e onun aline, ashabına, zevcelerine, temiz sülalesine ve ehl-i beytine Senin ilminde bulunanlar adedince ve mülkünün devamı süresince salat ve selam eyle.
    Resulüllah(s.a.v.) buyuruyor:
    “Cuma günü bana çok salat ü selam getirin. Çünkü o gün meşhuddur.Melekler Cuma günü salat ü selam getirenlere şehadet edeceklerdir. Herhangi bir şahıs bana salat ü selam getirirse mutlaka o, anında bana arz edilir.”
    SALAVAT-I VASL
    Bismillahirrahmanirrahiym* Allahümme bike tevesseltü ve ileyke teveccehtü ve minke seeltü ve fiyke la fi ehadin sivake rağıbtü la es’elüke sivake ve la atlubü minke illa iyyake* Allahümme ve etevesselü ileyke fi kabuli zalike bil vesiletil uzma vel fadıyletil kübra vel habiybil edna vel veliyyil mevla ves safiyyil mustafa ven nebiyyil mücteba* Muhammedün sallellahü aleyhi ve selleme ve bihi es’elüke en tüsalliye aleyhi salaten ebediyyeten sermediyyeten ezeliyyeten ilahiyyeten kayyumiyyeten deymumiyyeten rabbaniyyeten bi haysü üşhidüni fi zalike küllihi ğayral ağyari kema testehliküni fi mearifi zatihi fe ente veliyyün zalike ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil aziym*
    Fazileti:
    Bu salavat-ı şerifeyi okumaya devam edenler, dünyada mana aleminde, ahirette ise Allah’ın Resulü ve Habibi olan Efendimiz (s.a.v.)’i görmek ve O’nun şefaatına nail olma bahtiyarlığına bi iznillah nail olacaklardır. Sabah ve akşamları birer, üçer veya daha fazla okunması bir iksirdir.(M.Ahzab)
    ŞEFAAT-I NEBİ’YE NAİL OLMAK
    Allahümme salli ala muhammedin ve enzilhül münzelel mükarrabe minke yevmel kıyameh*
    Manası:
    Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salat eyle. Onu kıyamet gününde Senin nezd-i ilahine yakın bir mevkiye getir.
    Fazileti:
    Resulü Ekrem(s.a.v.) buyuruyor:
    “Kim bu salavat-ı şerifeyi okuyarak üzerime salavat getirirse, şefaatım ona vacip olmuştur.”
    Hazreti Aişe(r.anha) validemiz şöyle buyuruyorlar:
    “-Bir hacet gidermenin anahtarı, hacet arz etmeden önce sunulan hediyedir.” Sözlerine devam ederek: “Allah’a hamd ü senada bulunarak O’nun rızasını almış oluruz.Efendimiz(s.a.v)’e salat ve selamda bulunursak o hacetin gerçekleşmesinde,Allah katında bizlere şefaat ve yardımını sağlamış oluruz.Zira Hakk Teala Kitabı’nda şöyle buyururyor:
    “Allah’a yaklaşmak için vesileler arayın.”
    DELAİL-İ HAYRATI YETMİŞ BİN
    DEFA OKUMAYA DENKTİR
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve ehli beytihi salaten ta’dilu cemiya salevati ehli mehabbetike ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ve ehli beytihi selamen ya’dilu selamehüm*
    Manası:
    Allah’ım Efendimiz Muhammed’e ve onu aline ve ashabına, ve ehli beytine Senin sevgine layık olanların getirdiği topyekün salevatlara denk olacak şekilde salat eyle ve yine Efendimiz Muhammed’e ve onun aline ve ashabına ve ehli beytine bu zatların selamları miktarınca selam eyle.
    Fazileti:
    Bu salavatın bir defa okunması Delail-i Şerifi yetmiş bin defa okumaya denktir. Manevi makamları geçip Efendimiz(s.a.v.)’e ulaşmak istersen bu salavatı vird edinmelisin.
    Salavat getirmenin fazileti hakkında İmam-ı Şarani Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
    “-Büyük veli Aliyyül Havass’ın şöyle konuştuğunu duymuştum:Allah’tan bir şey isteyeceğiniz zaman,Allah Resulü(s.a.v.)’in adıyla o şeyi isteyiniz ve şöyle dua ediniz: “Ey Allah’ım! Sevgili Peygamber’in Muhammed Mustafa(s.a.v.) hürmetine senden şunu isterim.” Şeklinde dileğinizi arz ediniz. Çünkü Allah’ın bir meleği vardır ki, bu isteğinizi anında Efendimiz (s.a.v.)’e bildirir ve O’na: “Filanca kişi, şu haceti için senin Allah katında aracı olmanı istemektedir.” der. Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in dua ve istekleri Allah Teala tarafından geri çevrilmez.”
    HAYIRLI BİR İŞİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN
    Allahümme salli ala seyyidina muhammedin abdike ve rasulike ve haliylike ve habiybike salaten erka biha merakıyel ıhlası ve enalü biha ğayetel ıhtisa

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    7/5/2008 · Kategori: FIKIH

    EBÜ'L-HASAN  ŞÂZİLÎ

    [ K.S. ]

    On ikinci yüzyılda Kuzey Afrika'da yetişen büyük velîlerden. Şâziliyye adı verilen tasavvuf yolunun kurucusudur. İsmi, Ali bin Abdullah bin Abdülcebbâr, künyesi, Ebü'l-Hasan, lakabı Nûreddîn'dir. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunu hazret-i Hasan'ın soyundan olup şeriftir. 1196 (H.592) senesinde Tunus'un Şâzile kasabasında doğduğu için Şâzilî nisbesiyle meşhûr olmuştur. 1256 (H.654) senesinde hac yolculuğu sırasında Hamisre'de vefât etti. Kabri, Hamisre mevkiindeki Ayzâb sahrâsındadır.

    Küçük yaştan îtibâren doğduğu Şâzile kasabasında ilim öğrenmeye başlayan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, önceleri kimyâ ilminde uzun çalışmalar ve araştırmalarda bulundu. Bu ilimde iyi yetişmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvararak duâ ediyordu. Bu esnâda, aldığı mânevî bir işâretle, tasavvuf yoluna yöneldi. Din ilimlerinin hepsinde mütehassıs ve derin âlim oldu. Hepsinin inceliklerine ve sırlarına kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, nahiv, sarf, lügat ilimleri yanında, zamânın fen ilimlerinde de yüksek âlim oldu. Zamânındaki âlimler ve diğer insanlar onun ilimdeki bu yüksek derecesi karşısında üstünlüğünü kabûl ettiler.

    Zâhirî ilimlerde bu derece yüksek olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, tasavvufa karşı alâka, ilgi duydu. Birçok velînin sohbetinde bulunup, onlardan istifâde etmeye çalıştı. Bu sebeple pek çok seyâhat yaptı. Bir defâsında Irak'a giderek buradaki âlimlerden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin sohbetlerinde bulundu. O sıralarda zamânın en büyük velîsini arıyordu. Bir gün, Ebü'l-Feth Vâsıtî hazretleri ona dönerek; "Sen onu Irak'ta arıyorsun. Halbuki aradığın kimse, senin memleketindedir. Oraya dön, orada bulacaksın." buyurunca, geri memleketine döndü.

    Büyük velîlerden olan Şerîf Ebû Muhammed Abdüsselâm İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretlerinin, aradığı zât olduğunu anladı. İbn-i Meşîş hazretleri, Rabat (Ribâte)' deki bir dağda mağarada yaşamaktaydı. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, onun huzûruna çıkmak için, dağ eteğinde bulunan çeşmeden gusl abdesti aldı. Kendindeki bütün meziyetleri ve üstünlükleri unutarak, yâni tam bir boş kalb ve ihtiyaç ile huzûrlarına doğru yürüdü. İbn-i Meşîş hazretleri de mağaradan çıkmış, aynı şekilde ona doğru yürüyordu. Karşılaştıklarında hocası selâm verip, Rasûlullah efendimize kadar uzanan nesebini tek tek saydıktan sonra ona: "Yâ Ali, bütün ilim ve amelinizden soyunarak tam bir ihtiyaç ile buraya çıktınız ve bizdeki dünyâ ve âhiret servet ve zenginliğini aldınız." buyurdu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî diyor ki: "Onun bu hitâbından sonra, bende fevkalâde bir korku hâsıl oldu. Hak teâlâ kalb gözümü açıncaya kadar mübârek huzûrlarında oturdum. Sohbetlerine devâm ettim." Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, hocasının yüksek derecesini bildirirken şöyle buyurdu: "Bir gün hocamın huzûrunda oturuyordum. Kendi kendime; "Acaba hocam İsm-i âzamı biliyor mu?" dedim. Bu düşünce ile meşgûl iken dış kapıda bulunan oğulları, bana bakıp; "Ey Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, şeref ve îtibâr, İsm-i âzamı bilmekle değil, belki İsm-i âzama mazhâr olmakladır." dedi.

    Kendisi anlattı ki: "Bir arkadaşımla bir mağarada bulunuyor ve Allah'ın muhabbetiyle yanmayı ve O'na kavuşmağı istiyorduk. Yarın kalbimiz açılır, velîlik makamlarına kavuşuruz derdik, yarın olunca da, yine yarın açılır derdik. Yarınlar gelip geçiyor ve bir türlü bitmiyordu. Bir gün birden heybetli bir zât yanımıza girdi. Ona; "Kimsin?" dedik. Abdülmelik'im, yâni Melik olan Rabbimizin kuluyum dedi. Velîlerden olduğunu anladık. "Nasılsınız?" dedik. "Yarın olmazsa, öbür yarın kalbim açılır diyenin hâli nasıl olur? Allah'a, sırf Allah için ibâdet etmedikçe, vilâyet ve kurtuluş yoktur." dedi. Bu söz üzerine gafletten uyandık. Tövbe ve istigfâr ettik. Bunun üzerine kalblerimiz Allah'ın muhabbetiyle doldu."

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin hocasına olan teslimiyeti tam ve mükemmel bir hâle gelince, karşılaşacağı birçok sıkıntıları, hocası kendisine haber verdi. Şöyle vasiyet etti: "Hak teâlâyı bir an unutup gaflette olma. Dilini halkın diline ve kalbini halkın kalbine benzetmekten sakın, bütün uzuvların ile İslâmiyete uy. İslâma uygun olmıyan şeylerden sakın. Farzları yerine getirmeye devâm et. İşte o vakit Allah'ın velîliği sende tamâm olur. Allah'ın haklarını yerine getirmekten başka hiçbir şeyi halka hatırlatma. İşte o zaman verâ ve takvâya yâni haram ve şüphelilerden kaçmaya tam uymuş olursun.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri Şâzile kasabasında yerleştikten sonra, gerçekten birçok mihnet ve sıkıntılara mâruz kaldı. Hocalarının haber verdiği sıkıntılar açıkça meydana geldi. Sonra İskenderiyye'ye yerleşti. Doğudan ve batıdan binlerce âlim ve hak âşığı ziyâret ve sohbetlerine akın etti. Meselâ devrin büyük âlimlerinden İzzeddîn bin Abdüsselâm. Takıyyüddîn bin İbn-i Dakîk-ül-Iyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-üs-Salâh, İbn-ül-Hâcib, Celâleddîn bin Usfûr, Nebîhüddîn ibni Avf, Muhyiddîn bin Sürâka ve Muhyiddîn-i Arabî'nin talebesi el-Âlem Yâsîn bunlar arasındaydı. Ayrıca Kâdı'l-kudât Bedreddîn ibni Cemâ'a da sohbetlerine kavuşmakla iftihâr ederlerdi. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî gibi evliyânın büyüklerinden olan birini yetiştirmiştir.

    İbn-i Hâcib, İbn-i Abdüsselâm İzzeddîn, İbn-i Dakîk-ül-İyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-i Sâlih ve İbn-i Usfûr gibi büyük âlimler, Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin meclisinde bulunmak arzusuyla, Kâhire'deki Kemâliye Medresesinde, muayyen vakitlerde hazır bulunarak Şifâ ve İbn-i Atiyye kitaplarını okurlardı. Dersten çıktıktan sonra da onunla berâber yaya yürürlerdi.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî; "İzzeddîn bin Abdüsselâm'ın fıkıh meclisi, Abdülazîm Münzirî'nin hadîs meclisi, senin tasavvuf meclisinden daha kıymetli bir meclis yoktur diye bana müjde verildi." buyurdu.

    Hızır aleyhisselâm bir gün kendisine; "Ey Ebü'l-Hasan! Allah, seni kendisine dost edinmiştir. Kalsan da, gitsen de, O seninle berâberdir." dedi.

    Bir gün Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, zühdden, dünyâya rağbet etmemekten bahsediyordu. Fakat üzerinde yeni ve güzel bir elbise vardı. O mecliste üzerinde eski elbiseler olan bir fakir; kalbinden; "Ebü'l-Hasan, hem zühdden anlatıyor, hem de üzerinde yeni elbiseler var. Bu nasıl zâhidliktir? Hâlbuki asıl zâhid benim." diye geçirdi. Bu kimsenin kalbinden geçenleri anlıyan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, onu yanına çağırarak; "Senin üzerindeki elbiseyi görenler, seni zâhid sanarak hürmet ederler. Bundan dolayı sende bir gurur, kibir hâsıl olabilir. Hâlbuki benim üzerimdeki elbiseyi görenler, zâhid olduğumu anlayamazlar. Böylece ben, hâsıl olacak gururdan kurtulurum." buyurdu. Bunu dinleyen fakir, yüksek bir yere çıkarak oradaki insanlara; "Ey insanlar!Yemîn ederim ki, biraz önce kalbimden Ebü'l-Hasan hazretleri hakkında uygun olmayan şeyler düşünmüştüm. Kalbimden geçeni anlıyarak, beni huzûrlarına çağırıp nasîhat ettiler. Şimdi hakîkatı anlamış bulunuyorum. Şâhid olunuz ki, huzûrunuzda tövbe istigfâr ediyorum." dedi. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî o kimseye yeni bir elbise giydirip; "Allah sana seçilmişlerin muhabbetini versin. Sana hayırlar, bereketler ihsân eylesin." diye duâ eyledi.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri; "Mısır'da Muhammed Hanefî isminde birisi ortaya çıkacak. Bizim yolumuzda yürüyüp, meşhûr ve büyük şân sâhibi olacaktır. Kırmızıya yakın beyaz benizlidir. Sağ yanağında bir ben bulunur. Gözünün beyazı çok beyaz, siyahı da tam siyahtır. Yetim ve fakir olarak yetişir. Benden îtibâren beşinci sıradaki halîfemiz olur." buyurdu. Gerçekten öyle olmuştur. Vasıfları anlatılan Muhammed Hanefî, bu büyüklerin yolunu Nâsırüddîn ibni Melik'ten, o, dedesi Şehâbüddîn bin Melik'ten, o, Yâkut Arşî'den, o, Mürsî'den, o da, Şâzilî'den almıştır.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, Allah'ın nihâyetsiz ihsân ve ikrâmlarına kavuşmuş, görünen ve görünmeyen bütün olgunluklara erişmişti. Bir gün seyâhate çıkmıştı. Kendi kendine; "Yâ Rabbî! Sana ne zaman şükür edici bir kul olabilirim?" dedi. Bu sırada gâibden bir ses; "Bana şükür edici bir kul olabilmen için, yeryüzünde senden fazla nîmet verilmiş bir kulun olmadığını düşünmelisin." diyordu. Bu sözleri işitince; "Yâ Rabbî! Kendimden fazla nîmet verilmiş bir kimsenin olmadığını nasıl düşünebilirim? Zîrâ sen, peygamberlere, âlimlere, pâdişâhlara herkesten fazla nîmet verdin." dedi. Bu defâ; "Eğer peygamberlere (aleyhimüsselâm) nîmet verilmeseydi, sen doğru yolu bulamazdın. Âlimler olmasaydı, dinden çıkıp küfre girerdin. Pâdişâhlar olmasa, evinde emin bir hâlde rahat oturabilir miydin? Bunların hepsi, sana ihsân ettiğim nîmetlerden değil midir?" buyruldu.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri Rasûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rüyâda gördü. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Ali! Elbiselerini kirden temizle ki, her nefesinde Allah'ın imdâdına mazhâr olasın." buyurdu. "Yâ Rasûlallah! Benim elbisem hangisidir?" dedim. Buyurdu ki: "Allah sana beş hil'at giydirmiştir. Muhabbet, tevhîd, mârifet, îmân ve İslâm hil'atlarıdır. Allah'a muhabbet edene, sevene her şey kolay olur. Allah'ı tanıyanın gözünde dünyâdan bir şey kalmaz. Allah'ı vahdâniyetle bilen, O'na hiçbir şeyi ortak koşmaz. Allah'a inanan, her şeyde emin olur. İslâmla sıfatlanan, Hak teâlâya âsî olmaz. Eğer âsî olursa, af diler. Af dilerse, kabûl edilir. Ebü'l-Hasan der ki: Bu îzâhtan, Allah'ın Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Ve elbiseni temizle." âyetinin mânâsını anladım."

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri talebelerine nasihat ederek buyurdu ki:

    "Yolumuzun esâsı beş şeydir:

    1) Gizli ve âşikâr, her hâlükârda Allah'tan korku hâlinde olmak.

    2) Her hal ve ibâdetinde, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâbının (radıyallahü anhüm) gösterdiği doğru yola uyup, bid'at ve sapıklıklardan sakınmak.

    3) Bollukta ve darlıkta, insanlardan bir şey beklememek.

    4) Aza ve çoğa râzı olmak.

    5) Sevinçli veya kederli günlerde cenâb-ı Hakk'a sığınmak."

    "Bizim yolumuzda olan talebe, din kardeşlerini, arkadaşlarını, son derece merhametle gözetmeli, onlara son derece hürmet etmelidir. İçlerinden birini kendisine sohbet arkadaşı seçmeli, bu arkadaş, gaflete düştüğünde, seni uyandırmalı, ibâdette tenbelliğe düştüğünde seni heveslendirmeli, âciz kaldığın yerde sana yardım etmeli ve sen doğru yoldan kaydıkça seni doğru yola çekmeli. Sana nasihat vermeli, kötü harekette bulunduğunda veya bir günah işlediğinde sana uymayıp vazgeçirebilecek vasıflarda olmalıdır. Arkadaşlarına gelebilecek eziyetlere mâni olmalısın. Güzel ahlâk edinip, şefkat ve merhamet üzere bulunmalısın. Hak teâlâya, itâat ve ibâdeti, bu yola hizmeti gözetmeli ve buna sımsıkı sarılmalısın. Lüzumsuz şeylerle gözü meşgûl edip, gönlü dağıtmamalısın. Zîrâ bu, insandaki şehvet kuvvetini arttırır."

    Tasavvufta en yüksek derecelere kavuşmuş olan ve Allah'tan başkasına gönül vermeyen, dünyâdan uzak olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri bir sohbeti esnâsında buyurdu ki:

    "Biz Hak'la olunca, mahlûktan hiçbirini görmeyiz. İnsanlık îcâbı baksak bile, onlar güneş ışığında dalgalanan havadaki ince toz gibi görünür. Dikkatle baksan bir şey bulamazsın."

    "En büyük günahlar ikidir: Biri dünyâ sevgisi, diğeri bilmediği bir işin başına isteyerek geçmek."

    "Dünyâdan ve dünyâ ehlinden tamâmen uzaklaşmaz isen, velîlik kokusunu alamazsın."

    "Şu üç şey bir insanda mevcut olursa, ona ilmin aslâ bir faydası olmaz: 1) Dünyânın faydasız şeylerine aşırı bağlılık. 2) Âhireti hatırdan çıkarmak. 3) Fakir olmaktan korkmak."

    Günahlardan kaçınmak ve iyiliklere devâm etmek husûsunda da şöyle buyurdu:

    "Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi ve hayırlı işlerini çoğalt."

    "Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfârdır, tövbe etmekdir."

    "İlmi arttıkça günâhı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir."

    "Allah'a hakkıyla îmân ve Rasûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur."

    "İki iyilik vardır ki, onlar bulunduğu sürece, çok da olsa kötülüklerin zarârı dokunmaz. Biri cenâb-ı Hakk'ın kazâ ve kaderine râzı olmak, diğeri Allah'ın kullarına iyi muâmele etmek."

    Ebü'l-Hasan Şâzilî hazretleri bir sohbetinde de buyurdu ki: "Bizim bildiğimiz ve bildirdiğimiz bilgilerden haberi olmayan zavallılar, büyük günahlarda ısrar ederek devâm ettikleri halde vefât ederler. Çünkü onlar iyiliğin kıymetini, kötülüğün zarârını, yâni bunları anlamaya yarayan bilgileri öğrenmemişlerdir. Böylece nefislerinin hevâ ve arzularına tâbi olarak günahlara dalmışlar ve ömürleri bu gaflet ve câhillik içinde geçip gitmiştir."

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine; "Zâhirde senin öyle büyük bir kemâlin, olgunluğun, bir ibâdetin olmadığı halde bu insanlar neden sana bu derece hürmet gösteriyorlar? Bunun sebebi nedir?" diye sorduklarında, Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: "Yalnız bir sebeple insanlar böyle yapıyor. O da Allah onu her kimseye farz kılmıştır. Ben o farzı yerine getirince, insanlar bana böyle yapıyorlar. O da dünyâ ehlini terk etmektir. Dünyâ ve ehlini terk etmek, işimizi gücümüzü terk etmek değil, yalnız dünyâ ve dünyâ ehlinin sevgisini gönülden çıkarmaktır. Bu mahlûkâtı gönlümüze sokmamak, dünyâyı ve mahlûku cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine ortak ettirmemektir. Bu insanlar acâibdir. Onlar dâimâ dış görünüşe bakarlar ve adamın zâhid, dünyâya düşkün olmadığını görürler. Âbid, çok ibâdet eden ise, büyük kimse derler. Şüphesiz bu büyüklük ise de asıl büyüklük ve olgunluk kalpteki olgunluktur. Zâhir, görünen işlerimiz mâlumdur. Yemek, içmek, yatmak, uyumak, ibâdet ve tâat etmek, haramlardan sakınmak, vesâiredir. Bâtının işi ise, Allah ile huzur bulmaktır. Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanmaktır. İnsanın esas olgunluğu bâtınladır. Zâhirde her işi yerli yerine yapsak fakat kalbimizde kötü ahlâktan kurtulamasak, gâfil ve câhil kalarak, cenâb-ı Hakk'ın rızâsına kavuşabilir miyiz?"

    Kendisi anlatır: "Bir gece rüyâmda hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'ı gördüm. Bana; "Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının alâmeti nedir, biliyor musun?" diye sordu. Bilmediğimi söyleyince; "Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının alâmeti; bulunca vermek, olmayınca kalben rahat olmaktır." buyurdu.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri insanlara nasihattan, İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattıktan sonra kalan zamanlarında Allah'a ibâdet eder, O'nun ismini zikrederdi. Hizbü'l-Bahr adlı kitabındaki tesbihleri ve duâları okur ve okuturdu. Hizbü'l-Bahr okumanın dertlerden, sıkıntılardan kurtulmaya vesîle olduğunu bildirirdi. Okunmasını istediği Hizbü'l-Bahr hakkında şöyle buyurdu:

    Dârimî'nin Müsned'inde Abdullah ibni Mes'ûd (radıyallahü anh) diyor ki: "Evde Bekara sûresi başından Müflihûn'a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve girmez." Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: "Bir evde, şu otuz üç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıyâ, düşman, sabaha kadar canına ve malına zarar yapamaz: Bekara sûresi başından beş âyet, Âyet-el-Kürsî başından "Hâlidûn"a kadar üç âyet, Bakara sonunda "Lillâhi"den sûre sonuna kadar üç âyet, A'râf sûresinde, "İnne Rabbeküm"den "Muhsinîn"e kadar, elli beşten îtibâren üç âyet, İsrâ sûresi sonundaki "Kul"den iki âyet, Sâffât sûresi başından "Lazib"e kadar on bir âyet, Rahmân sûresinde "Yâ ma'şerelcin"den "Feizâ"ya kadar iki âyet, Haşr sûresi sonunda "lev enzelnâ"dan sûre sonuna kadar, Cin sûresi başından "Şatatâ"ya kadar dört âyet."

    Yedi defâ Fâtiha okuyup, dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur. Âyet-i kerîmenin ve duânın tesir etmesi için, okuyanın ve okutanın Ehl-i sünnet îtikâdında olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret istememesi şarttır.

    Bâzıları bu kitaba îtirâz edince; "Yemin ederim ki, bu kitabı harfi harfine Rasûlullah'ın mübârek ağzından, rüyâda işitip yazdım." buyurdu.

    Ebû Abdullah anlattı: "Ben, Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerini çok sever ve her sıkıntımda Allah'a onu vesîle ederek duâ ederdim. Cenâb-ı Hak da bütün istek ve ihtiyaçlarımı onun hürmetine ihsân eder, verirdi. Bir gün Rasûlullah efendimize rüyâda, "Yâ Rasûlallah! Siz Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'den râzı mısınız? Ben, her ne ihtiyâcım olursa, onu vesîle ederek Allah'tan isterim ve bütün ihtiyaçlarım yerine gelir." dedim. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Ebü'l-Hasan benim evlâdımdır. Bütün evlâdlarda, babalarının bir cüz'ü bulunur. Her kim ki benim bir cüz'üme temessük ederse, onu vesîle ederse, benim bütünüm ile temessük etmiş olur. Sen, Ebü'l-Hasan'ı vesîle ederek Allah'tan bir şey istediğin zaman, beni vesîle ederek Allah'tan istemiş olursun." buyurdu.

    Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî şöyle anlattı: "Cenâb-ı Hakk'a yemîn ederim ki, her ne zaman bir felâketle karşılaştım ve müşkilâta uğradımsa, hocam Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'yi imdâda çağırıp, kurtuldum. Ey kardeşim! Sen de bir sıkıntıya düşersen, hemen onun ismini an ve kurtul. Allah bilir ki, sana doğru bir nasihat veriyorum."

    Yine Ebü'l-Abbâs anlattı: "Bir gün hocam Ebü'l-Hasan hazretlerinin arkasında namaz kılıyordum. Beni hayretlere düşüren hallere şâhid olup, şunları gördüm. Hocamın vücûdundan o kadar çok ve parlak nûrlar çıkıyordu ki, onlara bakamıyordum."

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî rahmetullahi aleyh şöyle anlattı: "Ayzâd Sahrâsında yolculuk yapıyordum. Hızır aleyhisselâm ile karşılaştım. Bana; "Ey Ebü'l-Hasan! Allah sana lütufta bulundu. Hazerde de seferde de senin arkadaşın var. Ben hep senin yanında bulunuyorum." dedi.

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri hemen her sene hac ibâdetini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye giderdi. Aynı zamanda Medîne-i münevvereye giderek sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret ederdi. Bir sene talebelerinden Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî onunla bulunduğu sıradaki bir hâdiseyi şöyle anlattı:

    Hocam Ebü'l-Hasan ile birlikte MedînetürRasûl'de yâni Medîne-i münevverede bulunuyorduk. Bu arada ben, hazret-i Hamza'nın kabrini ziyâret etmek istedim. Medîne-i münevvereden ayrıldım. Benimle berâber birisi de oraya gidiyordu. Hazret-i Hamza'nın kabrine vardık. Kapısı kapalı idi. Fakat Rasûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem bereketiyle kapı açıldı. İçeri girdik. İçeride velîlerden biri vardı. Benimle beraber gelen şahsa; "Allah'tan ne dileğin varsa iste, çünkü şu anda yapılan duâ kabûl olur." dedim. Ancak bu şahıs, duâsında Allah'tan bin dirhem istedi. Medîne'ye dönünce biri kendisine bin dirhem verdi. Bu şahıs, Ebü'l-Hasan'ın huzûruna girince, hazret-i Hamza'nın kabrine berâber gittiğimiz zâta; "Ey Batlâ! İcâbet vaktine, duânın kabûl olacağı vakte rastladın. Fakat Allah'tan bin dinâr istedin. Keşke, Allah'tan Ebü'l-Abbâs'ın istediği gibi isteseydin. O, Allah'tan; kendisini dünyâ düşüncesinden muhâfaza buyurmasını ve âhiret azâbından kurtarmasını diledi ve bu dilekleri kabûl oldu." buyurdu.

    Arabistan'daki Hicaz halkı gibi buğday tenli ve uzunca boylu olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, konuşmalarındaki fesâhat ve tatlılık, açıklık ve vecizlik bakımından, Hicazlı olmamasına rağmen, Hicazlı zannedilirdi. Tasavvufta Sırrî-yi Sekatî ve Seyyid Ahmed Rıfâî'nin rahmetullahi aleyhimâ yollarından feyz aldı. İbn-i Meşîş-i Hasenî'nin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak velîlik derecesine kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, nahiv, sarf, lügat ve zamânın fen ilimlerinde de son derece yüksek olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri; "Her istediğim zaman, Rasûlullah efendimizi, baş gözümle görmezsem, kendimi O'nun ümmeti saymam." buyurarak tasavvuftaki derecesini ifâde etmiştir.

    İnsanlara bir sohbeti sırasında; "Allah sözlerinde doğru ve işlerinde ihlâslı olana dünyâda yağmur gibi rızık verir. Onu kötülüklerden korur. Âhirette de günahlarını affedip, bağışlar. Ona yakın olur. Cennet'ine koyar ve yüksek derecelere kavuşturur. Kendi kusurlarını ıslâh etmek istersen, insanların kusûrlarını araştırma. Çünkü hüsn-i zân, îmân şûbelerinden olduğu gibi, insanların ayıplarını araştırmak da münâfıklıktandır. Kıyâmet günü, yol gösteren nûr içinde haşrolunup karanlıktan korunmak istersen Allah'ın hiç bir mahlûkuna zulmetme." buyuran Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, sonuncu defâ hac yolculuğuna çıktı. Bu seyâhatinde talebesine, yanına bir kazma, bir ibrik ve bir de kâfur almasını emretti. Bunları niçin aldırdığını soran talebesine; "Hamisre'ye varınca anlarsın." buyurdu. Talebesi bilâhare şöyle anlattı: Sahrâ-i Ayzâb'da Hamisre'ye vardık. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, gusl ederek iki rekat namaz kıldı. Sonra seccâdede rûhunu teslim etti. Yanlarına aldıkları kazma ile mezar kazılıp, ibrikle su taşınıp yıkandıktan sonra, kâfur konup hemen oraya defnedildi. Vefât ettiği yerin suyu tuzlu olduğundan bir şey yetişmezdi. Oraya definlerinden sonra, vücûdlarının bereketiyle o yerin suyu tatlılaştı ve münbit bir yer hâline geldi."

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin Eserleri:

    1) Hizbü'l-Bahr: Duâ kitabıdır.

    2) El-İhtisâs min-el-Kavâidi'l-Kur'âniyye vel-Havâs,

    3) Risâletü'l-Emîn li-Yencezibe li-Rabbi'l-Âlemîn,

    4) El-Cevâhirü'l-Masûne,

    5) El-Leâli'l-Meknûne,

    6) Kıyâfetü't-Tâlibi'r-Rabbânî li-Risâleti Ebû Zeyd el-Keyravânî,

    7) El-Mukaddimetü'l-İzziyye lil-Cemâati'l-Ezheriyye.

    ALTIN OLAN TAŞ

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, memleketinden İskenderiyye'ye geldiğinde, o zamânın sultânı bir mektup yazarak kendisini dâvet etti. Sultan, dâveti kabûl edip gelen Ebü'l-Hasan'a çok izzet ve ikrâm gösterip hürmette bulundu. Sonra İskenderiyye'ye, büyük bir saygıyla uğurladı. Sultâna, bir müddet sonra Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî aleyhinde iftirâlarda bulundular. Öyle ki, sultan çok kızıp, muhâfızına, onu öldürme emrini verdi. Muhâfız, İskenderiyye'ye, Ebü'l-Hasan'ın huzûruna gelip sultânın emrini bildirdi ve; "Efendim, benim size çok hürmetim ve muhabbetim vardır. Sizin, Allah'ın sevgili kullarından olduğunuza inanıyorum. Öyle bir şey yapınız ve söyleyiniz ki, sultan bu kararından vazgeçsin." dedi. Bu sözleri dinleyen Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî dışarı çıktı. Muhâfız da onu tâkib etti. Muhâfıza dedi ki: "Şu taşa bakınız!" Muhâfız, biraz önce taş olarak gördüğü cismin, şimdi altın olduğunu görerek hayret etti. Taş, Allah'ın izniyle Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin teveccühleri ile altın olmuştu. Muhâfıza; "Bu taşı alıp sultana götürünüz. Beyt-ül-mâl hazînesine koysun." buyurdu. Muhâfız altını alıp sultânın huzûruna gitti ve iftirâ durumunu anlattı. Bu hâdise üzerine sultan, İskenderiyye'ye kadar gelip Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'yi ziyâret etti. Özür diledi ve ona pekçok mal ve erzak gönderip, ihsânlarda bulundu. Fakat Şâzilî hazretleri hiçbir şey kabûl etmeyip; "Biz Rabbimizden başka hiç kimseden bir şey istemeyiz." buyurdu.

    SOHBETİN ÖNEMİ:

    Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerinin talebelerinden birisi, tasavvuf yolundaki dereceleri geçerken kendini hocası gibi görmeye başladı. Neye baksa Şeyhini görüyordu. Bu sebeple Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin sohbetlerine gelmemeye başladı. Bir gün İmâm-ı Şâzilî hazretleri yolda giderken talebesiyle karşılaştı ve; "Canım sen nerede kaldın. Sohbetlere gelmiyorsun!" buyurdu. Talebe; "Efendim, sizinle sözden müstağnî oldum. Yâni her an sizi karşımda görüyorum ve kendimi sizin sûretinizde görüyorum. Sohbetinize gelmeye ihtiyaç duymuyorum." dedi. Bu cevap üzerine Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: "Çok garib. Eğer iş senin söylediğin gibi olsaydı, hazret-i Ebû Bekr'in Rasûlullah efendimizin sohbetlerine gitmemeleri gerekirdi. Eğer sohbetten müstağnî olsaydı, hazret-i Ebû Bekr efendimiz müstağnî olurdu."

    1) Menâkıb-ı Ebi'l-Hasan Şâzilî lil-Fâsî

    2) Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî (Ali Sâlim Ammar)

    3) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.458

    4) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.2, s.4

    5) Mu'cemü'l-Müellifîn; c.7, s.137

    6) Şezerâtü'z-Zeheb; c.5, s.278

    7) Kevâkibü'd-Düriyye

    8) Esmâü'l-Müellifîn; c.1, s.79

    9) Hüsnü'l-Muhâdara; c.1, s.298

    10) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.175

    11) Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî (Dr. Abdulhalîm Mahmûd)

    12) Ravdü'r-Reyyâhîn; s.177, 272

    13) Sohbetnâme; c.1, s.88, 123

    14) Letâifü'l-Minen

     


    TASAVVUF

    Evrâd ve Ahzâb Kitapları
    Doç. Dr. Kadir ÖZKÖSE*

    “V/XI. asırdan itibaren teşekkül etmeye başlayan tarikatlar evrâd geleneğine farklı bir boyut kazandırmışlardır. Âyet, hadis, salavat, tesbih ve zikirlere bizzat tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua ve tesbihlerin ilavesiyle tarikatlara göre oluşan "evrâd kitapları" türleri ortaya çıkmıştır.”

    Evrâdla ilgili düzenli bilgiler ihtiva eden en eski ve en geniş kaynak Ebu Tâlib el-Mekkî (ö.386/996)'nin Kûtu'l-kulûb adlı eseridir. Zikir, tesbih, tövbe ve istiğfarla ilgili âyetleri bir araya getiren Mekkî, "evrâdu'l-leyl ve'n-nehâr" başlığıyla başlayan kitabının ilk on altı babında gündüz ve gecenin muhtelif dilimlerinde okunacak olan evrâdı ve bunların sayısını ayrı ayrı yazmaktadır.1 Evrâd konusu ile ilgili tarikatlar öncesi dönemde yazılmış bir diğer önemli kitap, Gazali'nin İhyâu ulûmi'd-din adlı eseridir. "Virdlerin Tertibi ve Geceleri İhya Etmek" başlığı altında geniş bilgi veren Gazali gündüz yedi, gece dört ayrı vakitte zikir, Kur'an okuma ve tefekkür gibi virdlerle meşgul olunması gerektiğini kaydetmiş, virdlerin dinî-tasavvufî faydaları üzerinde durmuştur.2 Özellikle bu iki eser, daha sonra yaygın bir tasavvufi gelenek halini alan evrâd kitaplarının temel kaynağı olmuştur.3
    V/XI. asırdan itibaren teşekkül etmeye başlayan tarikatlar evrâd geleneğine farklı bir boyut kazandırmışlardır. Âyet, hadis, salavat, tesbih ve zikirlere bizzat tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua ve tesbihlerin ilavesiyle tarikatlara göre oluşan "evrâd kitapları" türleri ortaya çıkmıştır. Virdlerin zamanla meşhur olanları çeşitli sûfîler tarafından şerhedilmiştir. Bu sahanın en eski örneklerinden biri olan el-Ğunye adlı eserinde Abdülkadir Geylani evrâd okumanın âdâb ve erkânı hakkında bilgi vermiştir. "Vird, evrâd, hizb, ahzâb, mecmûa-i evrâd, ed'iye" gibi genel adların yanında "enîsü's-sâlikin, delâlu'l-mürid, hediyyetü'z-zakirîn, burhânu'l-arifîn, tuhfetu'l-uşşâk, vazifetu'l-mürîd" gibi çok değişik adlar altında kaleme alınan evrâd kitapları zamanla daha kolay taşınıp okunabilmesi için kitapçıklar şeklinde süslü yazılarla çoğaltılmış ve basılmıştır. Haririzade'nin Virdi's-Settâr'ında olduğu gibi bazen bu eserlerde genel tasavvufi meselelere de temas edilmiş, müridlere pratik bilgiler verilmiştir.4
    Her tarikatın kendine has evrâdı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adedi farklıdır. Hatta bu farklılıklar aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müritlerine verilen ve yedi günlük virdi ihtiva eden evrâd kitapları diğer bazı tarikat pîrlerinin dua ve hizblerini de içerebilir. Mesela bugün Nakşibendi dervişlerinin elinde bulunan el-Ed'iyetu'l-vâride adlı evrâd kitabında esmâ-i Hüsnâ, Kasîde-i Bürde, İsm-i A'zam duasının yanında, Salât-ı Abdülkadir-i Geylani, Evrâd-ı Şeyh Şehabeddin es-Sühreverdi, Vird-i Hızır, Hızbu'ş-Şükür gibi değişik metinler bulunmaktadır. Yine günümüzde Kadiri-Eşrefi evrâdı olarak okunan virdin ilk bölümü Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye, son bölümü ise Abdülkadir-i Geylani'ye ait olup bunlar Hamevî halifesi Eşrefoğlu Rûmî tarafından bir araya getirilerek tertip edilmiştir. Tarikatlara has evrâd ferdi olarak okunduğu gibi tekkelerde zikir başlamadan önce şeyhin yönetiminde toplu olarak da okunabilir. Vird metinlerinin zamanla yeniden tertiplendiği bilinmektedir. Bu arada bazı virdler çok meşhur olmuş ve âdeta tarikatlar arası ortak metin haline gelmiştir.5
    Evrâd ve dua kitaplarının yaygınlığı zamanla bu konunun bir ilim dalı sayılmasına yol açmıştır. Taşköprizâde Mevzûatü'l-Ulûm'da hadis ilminin alt dallarına "İlmu'l-ed'iye ve'l-evr'ad"ı da ilave etmiştir. Dua ve evrâd metinlerinin tespit, tashih ve zaptıyla ilgili rivayetleri, bunların tesirlerini, sayılarını, okuma zamanlarını ve âdâbını konu edinen bu ilmin gayesi, söz konusu metinlerin şartlarına uygun olarak okunmasıyla dini-dünyevi faydalar elde etmektir. Katib Çelebi de "İlmu'l-evrâdi'l-meşhure ve'l-ed'iyeti'l-me'sure" başlığıyla aynı bilgileri tekrar etmiştir.6
    Evrâd Kitaplarının İçeriği
    Evrâd kitaplarında yer alan sure ve ayetler daha çok Allah'ın isim ve sıfatlarıyla ilgili ayetler ve "Rabbena", "Allahumme" gibi ifadelerle başlayan metinlerdir. Salavat kısmında ise Hz. Peygamberin özelliklerini sıralayan cümleler ve onun tavsiye ettiği dualar yer alır. Tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua, zikir, tesbih ve salavat dervişin tefekkür ve zikir hayatına derinlik kazandırabilecek, edebi değeri olan özlü ifadelerden ve kolaylıkla ezberlenebilecek kısa cümlelerden meydana gelir. Bazen virdden önce Âyete'l-kürsi ile Fatiha, İhlas, Felak ve Nas gibi surelerin, "subhanellah, elhamdülillah" gibi ifadelerle başlayan tesbih veya duaların okunması tavsiye edilir. Böylece psikolojik olarak dua ve yakarışlara hazır olan kişi bütün dikkatini okuduğu evrâda ve anlamına vererek tasavvufî hal ve duyguların atmosferine girer.7
    Evrâd ve ezkâr, Kur an ve hadisten istinbat edilmiş olmalıdır. Bu vasfı taşımayanlar reddedilmiştir. Şeyh Şazilî'nin Hizbu'l- bahr örneğinde olduğu üzere tarikatlara ait evrâd kitapları Peygamber Efendimizin işaretiyle keşf ve ilham ehlinin tertib ettiği ve nasslardan derlenen, terkib ve lafızları Kitap ve sünnetten alınan metinlerdir.8
    Meşhur Olan Virdler
    Evrâd kitaplarının bir kısmı isimlerine (Evrâd-ı Gazali, Evrâd-ı Mevlana vb.), bir kısmı da tarikatlara (Evrâd-ı Bahâiyye, Evrâd-ı Zeyniyye vb.) nispet edilmiştir.9
    1. Hızbu'l-Bahr
    Evrâdı en yaygın olan sûfî, Şaziliyye tarikatının pîri Ebu'l-Hasan eş-Şazili'dir. Özellikle "hızbu'l-bahr ve hızbu'l-ber" adlı kısa ve özlü tesbihlerle dualar asırlardan beri tasavvufî muhitlerde okunan ve şerhedilen virdlerdir. Şaziliyye tarikatı Osmanlı toplumunda yaygın olmadığı halde bu hizblerin yayılmış olması dikkate değer bir husustur.10
    2. Virdü's-Settâr
    Muhyiddin İbnü'l-Arabi'nin çeşitli virdleriyle Halvetiyyenin ikinci piri Bakü'de medfun Yahya-yı Şirvani'nin evrâdı da tarikatlar arasında çok meşhurdur. Yahya-yi Şirvani'nin "Yâ Settâr" diye başladığı için Virdü's-Settâr, yazarına nispetle de Vird-i Yahya olarak tanınan evrâdı pek çok sûfî tarafından şerhedilmiş, bunlardan Harîrizâde Kemâleddin Efendi'nin Türkçe şerhi basılmıştır. (İstanbul 1287) Ayrıca Müstakîmzâde Süleyman Efendi, Ömer Fuâdî Efendi, Şah Velî, Tireli İsa Muhammed, Abdullah Şerkavî, Şemseddin Nasuhîzâde, Osman b. Ahmed Fertekî de aynı evrâda şerh yazmışlardır. Yugoslavya bölgesinde yaygın olan şerh ise Prizrenli Markalaçzâde Süleyman Efendi'ye aittir. (İstanbul 1988)11
    3. Evrâd-ı Fethiyye
    Yaygın olan bir diğer evrâd kitabı Seyyid Ali Hemedânî'nin Evrâd-ı Fethiyye adlı virdidir. Bu vird istiğfardan sonra kelime-i tevhid, subhanallah, hasbunallah ve salavat ile başlayan pek çok cümleyi ihtiva eder. (İstanbul 1330)12
    4. Mecmûatu'l-Ahzâb
    Tarikat mensupları arasında yaygın olan en hacimli evrâd ve ahzab kitabı, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî'nin Mecmûatu'l-Ahzâb adlı üç ciltlik derlemesidir. (İstanbul 1311) Yaklaşık 2000 sayfa hacmindeki bu eserde Hz. Peygamber, dört halife ve sahabilerden başka hizb ve virdleri bulunan bazı sûfîler şunlardır: İbnü'l-Arabi, Ebu'l-Hasan eş-Şazili, İbrahim ed-Desûkî, Gazâlî, Muînuddin-i Çiştî, Şehabeddin es-Sühreverdî, Hüsameddin Uşşakî, Saadeddin el-Cibâvî, Abdülkadir-i Geylani, Abdulgani en-Nablusi, Bahaeddin Nakşibend, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Ahmed er-Rifai, Ahmed el-Bedevi, Zayneddin-i Hafi.
    5. Zînetu'l-Kulûb
    Son dönem Cerrâhî şeyhlerinden Muzaffer Ozak Zînetu'l-Kulûb adlı eserinde Kadirî, Rifâî, Nakşî, Halvetî, Cerrahî virdlerini Arap ve Latin harflerle ve tercümeleriyle birlikte neşretmiştir. (İstanbul 1973)13
    6. Ezkâr-ı Nevevî
    Evrâd ve ezkar kitapları arasında Nevevî'nin Ezkâr-ı Nevevî diye tanınan Hilyetu'l-Ebrâr adlı eserinin de (Dımaşk 1391/1971) önemli bir yeri vardır. Müellifi bir sûfî olmadığı için bu eser tarikat mensupları arasında diğer evrâd kitapları kadar yayılmamışsa da Gazzali'nin İhyâu Ulûmiddin, Kuşeyri'nin er-Risale, Ebu Nuaym el-Isfahanî'nin Hilyetu'l-Evliya adlı eserlerinden geniş ölçüde istifade etmesi, Ebu Ali ed-Dekkak, Zünnun el-Mısri, Sehl b. Abdullah et-Tüsteri, Yahya b. Muaz er-Razi, İbrahim el-Havvas gibi meşhur sûfîlerin konuyla ilgili tespit ve tavsiyelerini kaydetmesi sebebiyle sûfîlerin ilgi duyduğu kitaplardan biri olmuştur. Hilyetu'l-Ebrâr'ı İbn Teymiyye el-Kelimü't-Tayyib adıyla ihtisar etmiş, İbn Allân es-Sâdıkî de el-Fütühâtü'r-Rabbaniyye ale'l-Ezkâri'n-Neveviyye adıyla şerhetmiştir.
    7. Delâilu'l-Hayrât
    Nevevi'nin eseri gibi hem tarikat mensuplarının hem de tarikata mensup olmayan Müslümanların çok okuduğu evrâd kitaplarından biri de kabri Merakeş'te olan Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî (ö.870/1465) tarafından tertip edilen Delâilu'l-Hayrât'tır.
    8. Bihâru'l-Envâr
    Şii muhitlerde yaygın olan evrâd ve zikirler ise Muhammed Bâkır el-Meclisî tarafından Bihâru'l-Envâr adlı eserin XCI ve XCII. ciltlerinde bir araya getirilmiştir.
    Vird ve Evrâd Kavramlarını Esas Alan Eserler
    Nûreddin Cerrâhî'nin Vird-i Kebîr ve Vird-i Sağîr'i; Müstakimzâde Süleyman Efendi'nin Şerh-i Evrâd-ı Kâdiriye, Şerh-i Vird-i Settâr, Şerh-i Evrâd-ı Seyyid Yahyâ adlı eserleri; Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî'nin Usûl-i Evrâd-ı Uşşâkiye'si ve Mehmed Şeyhî Dede'nin (ö.1151/1738) Şerh-i Evrâd-ı Bahâiye'si, "vird" ve "evrâd" kavramlarını esas alan eserlerdir. Ayrıca, İsmail Hakkı Bursevî'nin Bey'atnâme ve İcâzetnâmeler'i ile Beyzâde Mustafa Efendi'nin İcâzetnâme adlı eserleri bu alandaki örnek eserlerdendir.

    Dipnotlar

    1- Ebû Talib Muhammed el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb fî Muâmeleti’l-Mahbûb ve Vasf-i Tariki’l-Mürid ilâ Mekâmi’t-Tevhid, el-Matbaatu Mümbiyyetu’l Mısrıyye, Kahire H.1306, I/2-44.
    2- İmam Gazali, İhyâu ulûmi’d-dîn, Dâru’l-Cîl, Beyrut 1412/1992, II/1-45.
    3- Mustafa Kara, Dervişin Hayatı, Sûfînin Kelâmı Hal Tercümeleri-Tarikatlar-Istılahlar, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005, 80.
    4- Kara, Dervişin Hayatı, 80.
    5- Kara, Dervişin Hayatı, 81.
    6- Kara, Dervişin Hayatı, 84.
    7- Kara, Dervişin Hayatı, 80.
    8- Ali Namlı, İsmail Hakkı Bursevî, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, 310.
    9- Kara, Dervişin Hayatı, 81-82.
    10- Kara, Dervişin Hayatı, 81.
    11- Kara, Dervişin Hayatı, 81.
    12- Kara, Dervişin Hayatı, 81.
    13- Kara, Dervişin Hayatı, 82.
    14- Kara, Dervişin Hayatı, 82.
    15- Kara, Dervişin Hayatı, 82.
    16- Kara, Dervişin Hayatı, 82.
    17- Ramzan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), İnsan Yayınları, İstanbul 2003, 648.

     

     

    Ebü’l-Hasan-ı Şazilî

    (1196-1258)

     

    On üçüncü asırda yaşamış büyük İslam alimlerindendir. Önce fen bilimlerine merak salmış ve bu alanda önemli bir birikime sahip olmuş, daha sonra tasavvufa yönelmiştir. Kuzey Afrika'da yaşamıştır, müntesipleri çok geniş bir alana yayılmıştır. Şazili tarikatının kurucusu olarak kabul edilmektedir. Soyu, Peygamber Efendimizin (asm) torunu Hazreti Hasan'a (ra) dayandırılmaktadır. Asıl adı Ali'dir. Kendisine Nureddin lakabı da verilmiştir. Künyesi Ebü'l-Hasan Ali bin Abdullah bin Abdülcebbar Şazili şeklindedir. Risâle-i Nur'un muhtelif yerlerinde ismi, imamlar ve aktablar arasında zikredilmekte, insanlık alemini nurlandıran mümtaz şahsiyetlerden biri olarak telakki edilmektedir.

    Ali, 1196 yılında Tunus'un Şazile kasabasında doğdu. Doğduğu şehre nisbeten Şazilî ünvanıyla meşhur oldu. Eğitimine küçük yaştan itibaren memleketinde başladı. Fen ilimlerine ilgi duyarak bu alanda eğitim gördü. Özellikle kimya ile ilgili bilgiler üzerinde yoğunlaştı ve bu alanda önemli bir birikime sahip oldu. İlmi tahsil noktasında önemli bir gayret gösterdiği gibi, daha fazla bilgi sahibi olmak için Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulundu.

    Müspet ilimlere ilgi duyan ve bu alanda yetişen Ali, bir süre sonra tasavvufa merak salmaya başladı. Dini ilimler alanında da kendini yetiştirmek için bir çok seyahatte bulunarak muhtelif ilim merkezlerini dolaştı. Dini ilimlerden tefsir, fıkıh, hadis, usul, nahiv, sarf ve lügat ilimlerini tahsil etti. Gittiği yerlerde bulunan alimlerden dersler aldı. Bu çerçevede Irak'a bir seyahatte bulundu. Burada bulunan Ebü'l-Feth Vasıtî'nin sohbetlerine katılarak ilminden istifade etmeye çalıştı. Burada bir süre kaldıktan sonra hocasının tavsiyesiyle memleketine döndü.

    Tasavvuf alanında Şerif Ebu Muhammed Abdüsselam İbn Meşiş-i Hasenî'den büyük ölçüde istifade eden ve onun etkisinde kalan, ona intisab eden Ebü'l-Hasan, burada da ilmi ve ameli eğitimini devam ettirdi. Tam bir teslimiyetle hocasına bağlandı. Hocası, diline ve kalbine sahip olma, takva sahibi olmayanlara benzememe konusunda telkinlerde bulundu. Farzlarını yerine getirmeye devam etmesini tembihledi. Her hal ve hareketiyle İslamiyet'e uyma telkininde bulundu. Kasabasına döndükten sonra çok büyük sıkıntılarla karşılaşacağını ve asla Cenab-ı Hakk'ı unutup gaflete dalmaması ikazında bulundu. Cenab-ı Hakk'a kulluk vazifesini yerine getirmenin dışında halka, başka hiçbir şeyi hatırlatmasına gerek olmadığını söyledi.

    Ebü'l-Hasan Ali, memleketine döndükten sonra öğrendiklerini insanlara anlatmaya ve onları doğru yola davet etmeye çalıştı. Kısa zamanda şöhretinin yayılması ve çevresinde büyük toplulukların oluşmaya başlamasına paralel olarak büyük baskılara maruz kalmaya başladı. Büyük sıkıntılar çekti. Bir süre sonra da memleketini terk etmek zorunda kaldı ve Mısır'ın İskenderiye şehrine hicret etti. Halk arasındaki itibarı giderek arttı. Birçok tanınmış alim kendi ilminden istifade etmek ve kendisiyle görüşmek için yanına geldi.

    Ebü'l-Hasan, talebelerine ders verirken; gizli veya açıktan fiillerinde her zaman Allah'tan korkmalarını, her hal ve hareketlerinde, ibadetlerinde Peygamber Efendimizin (asm) sahabelerine gösterdiği istikamete uyup, bida ve sapıklıklardan sakınmalarını, bollukta ve darlıkta insanlardan bir şey beklememelerini, kanaatkâr olmalarını, hem sevinçli hem de kederli günlerinde Cenab-ı Hakk'a sığınmalarını tembihledi.

    Şazili tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Ebü'l-Hasan Ali'nin tarikat kurmak amacıyla hareket ettiğine dair kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisi, tabi olanlarına ve ilminden istifade etmek isteyenlere, dünyevi işleriyle dini ibadetlerini mezc edecek ve birlikte sürdürecek tarzda telkinlerde bulundu. Dünyevi işlerini tamamen bırakıp hizmetinde olmak ve sürekli yanında bulunmak isteyenlere, eskisi gibi dünyevi işlerini sürdürme telkininde bulundu. Maddi yardımlardan mümkün mertebe sakındığı gibi, idarecilerin dergahlarına yardım etme tekliflerini de kabul etmeyerek geri çevirdi.

    Ebü'l-Hasan Ali, müntesiplerine sünnete sıkı sıkıya bağlanmaları konusunda telkinlerde bulundu. Hal ve hareketlerine sünnete zıtlık teşkil etmeyecek şekilde yön vermelerini ve aykırı düşmemelerini tembihledi. Kendilerine ilham olunsa bile, bu duruma aykırı düşecek her türlü faaliyetin sünnete uygun hale getirilmesini istedi.

    Ebü'l-Hasan Ali'nin ismi Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde zikredilmektedir. Kendisi Kur'an-ı Kerim'in tilmizleri arasında sayılmakta ve talebeleriyle yaptıkları virdlerine işaret edilmektedir. Bu virdlerinde kâinattaki mevcudatı virdlerine katarak Cenab-ı Hakk'ı zikr ve tesbih ettikleri belirtilmektedir (Lem'alar, s. 123). Ebü'l-Hasan insanlara, Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarını anlattığı vakitler dışında arta kalan zamanlarını ibadet ederek geçirirdi. Hizbü'l-Bahr adlı tesbih ve dua kitabını okur veya okuturdu. Bunu okumanın dertlerden ve sıkıntılardan kurtulmaya vesile olduğunu belirtirdi. Yine ismi aktablar ve imamlar arasında zikredilerek, bunların keşfiyat ve müşahedatlarıyla ümmete gösterdikleri harika irşat ve kerametleriyle, aynı zamanda Peygamber Efendimizin (asm) hakkaniyetine, doğruluğuna şahitlik edip imza bastıkları hatırlatılmaktadır (Şualar, s. 542). Bu alimler, her biri birer nurani yıldız gibi insanlık alemini nurlandırmışlardır (Mesnevi-i Nuriye, s. 281).

    Ebü'l-Hasan Ali'nin değindiği hususlardan birisi Adem Aleyhisselamın Cennetten ihracı konusudur. Bilindiği gibi, bu durum şeytanın desisesi ve yasak meyvenin yenmesinden sonra gerçekleşmiştir. Ebü'l-Hasan bu konuda, "Ne şerefli bir günah ki, sahibini halifelik makamına eriştirmiş ve kıyamete kadar gelecek insanlara tevbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur" (http://www.ozbelgeler.com/) ifadelerine yer vermektedir. Zaten Cennetten çıkarılmanın hikmeti insanoğlunun dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmesidir. Adem Aleyhisselamın Cennetten ihracı ile ilgili meseleye açıklık getiren Bediüzzaman, bunun bir vazifelendirme olduğunu, insandaki kabiliyetlerin gelişmesinin sağlandığını, Cenab-ı Hakk'ın isimlerine ayna olan insandaki kabiliyetlerin inkişafları ölçüsünde buna hizmet ettiğini, dünyanın insanın kabiliyetlerinin inkişaf etmesine uygun bir şekilde yaratıldığını belirtilerek, konuyu açıklığa kavuşturmaktadır (Mektubat, s. 46-49).

    Ebü'l-Hasan Ali tarafından kurulduğu kabul edilen Şazili tarikatı Mısır ve Tunus'ta yayıldı. Bu tarikatın müntesiplerinin Suriye'de de önemli bir sayı teşkil ettikleri aktarılmaktadır. Daha sonra Cezayir'in batı bölgesinin tamamına yayıldığı belirtilmektedir. Ebü'l-Hasan Ali defalarca Hacca gitti. Yine bu gaye ile çıktığı 1258 yılındaki yolculuğu sırasında Mısır'da bulunan Hamisre'de (Homaysira) vefat etti.

    Kaynak: Risale-i Nur enstitüsü


    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    3/5/2008 · Kategori: FIKIH

    Kuran'da Peygamber Efendimizin

    Güzel Ahlakı

    Peygamberimiz (sav)'in çok güzel bir ahlaka sahip olduğunu Allah Kuran'da bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:
     
    Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler. Sizden, hanginizin 'fitneye tutulup-çıldırdığını'. Elbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir.

     

    Allah bu ayette ayrıca Peygamberimiz (sav) için kesintisi olmayan bir ecir olduğunu bildirmiştir. Bu, Hz. Muhammed (sav)'in daima güzel ahlak gösterdiğini, takvadan hiçbir zaman ayrılmadığını gösteren bir bilgidir.

    Peygamberimiz (sav)'in de "İmanın kemali, güzel ahlakladır"4 sözleriyle belirttiği gibi, imanın en önemli alametlerinden biri güzel ahlaktır. Bu nedenle güzel ahlakın en güzel örneklerini öğrenmek ve uygulamak önemli bir ibadettir. Bu bölümde, Peygamber Efendimizin Kuran'da zikredilen güzel ahlak özelliklerinden bazılarına yer verilecektir

     

    Baslıklara tıklayarak konuları okuyabilirsiniz

     

    Peygamberimiz (sav) sadece kendisine vahyolunana uymustur

    Peygamberimiz (sav)'in tüm alemlere örnek olan tevekkülü

    Peygamberimiz (sav)'in zorluklar karşısındaki güzel sabrı

    Peygamberimiz (sav) yanındakilere daima hoşgörülü davranmıştır

    Peygamberimiz (sav)'in tüm insanlığa örnek adaleti

    Peygamberimiz (sav) insanları vicdanlarını etkileyecek şekilde hikmetle uyarıp korkutmuştur

    Peygamberimiz (sav) konuşmalarında daima Allah'ı tesbih ederdi

    Peygamberimiz (sav) Müslümanların üzerlerindeki zorlukları kaldırmıştır

    Peygamber Efendimiz müminlere çok düşkün ve şefkatliydi

    Peygamber Efendimiz müminlere çok düşkün ve şefkatliydi

    Peygamberimiz (sav) müminlerle istişare ederdi

    Peygamberimiz (sav)'in ince düşünceli ve nezaketli olması

    Allah Peygamberimiz (sav)'i her zaman korumuştur

    Peygamberimiz (sav)'in temizliğe verdiği önem

    Peygamberimiz (sav)'in duaları

     

     

    Kaynak:HzMuhammed.Net

    İSLAM'IN GAYESİ GÜZEL AHLAKTIR

    Aziz Mü`minler!

    Her insan saadete ulaşmayı ister. Kişinin saadete ulaşabilmesi için bazı şeylere sahip olması gerekir. Îman, ibadet, ilim ve ahlak sahibi olmak, saadetin temel esaslarıdır. Bunlara sahip olan kimse için saadet kapıları açılmış demektir.

    İman, ibadet ve ilim insanı olgunlaştırır ve güzel ahlak sahibi yapar. Güzel ahlak, İslam için bir gayedir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde:

      "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." (Ramuzul Ehadis Sh.245)  buyurmuşlardır. Müslümanı bir ağaca benzetirsek; onun kökü iman, kolları amel, yaprakları ilim, meyvesi de güzel ahlak ve fazilettir. Kur'an-ı Kerim ve Efendimizin sünneti, bütün canlılara ve cansızlara hayat veren toprak, su, hava ve güneş gibidir. Bahçe sahibi fidanı diker ve yıllarca ona hizmet eder, neticede ondan meyve bekler değil mi? Müslümandan beklenen şey de güzel ahlaktır. Ağacın en tatlı ve en faydalı yerinin meyvesi olduğu gibi, müslümanın en güzel yönü de ahlak sahibi olmasıdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) "Mü'minlerin iman yönünden en üstün olanları ahlakça en güzel olanlarıdır." (Ramuzul Ehadis Sh.81) buyurmuşlardır.

    Muhterem Müslümanlar!

    Güzel ahlak konusunda Peygamber efendimizi kendimize örnek almalıyız. Bir ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor. "Andolsun ki, Resûlüllah da sizlerden Allah'ı ve ahiret gününü ummakta olanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır." (Ahzab:21)

    Ashab-ı Kiram, Hz.Muhammed (s.a.v.)'i kendilerine örnek alıp her konuda onun sünnetine uydukları için, kısa zamanda kemale ermişlerdir.

    Aziz Cemaat!

    Biliyorsunuz ki, zamanımızda her toplumda ahlak buhranı ve huzursuzluk mevcuttur. Milletlerin maddi ve teknik yönden ilerleyip daha çok imkanlardan yararlanmalarına rağmen, huzura ulaşamadıkları bir gerçektir. Bu buhran ve bunalımlardan kurtuluş yolu, İslam ahlakını öğrenip yaşamaktır. Yetişen nesillere İslam dinini öğretmeliyiz. Dini hükümlere ve ahlaki kaidelere uygun hareket ederek gençlere örnek olmalıyız. Toplum olarak huzur ve saadete böylece ulaşabiliriz.

    İslam ahlakının yaşandığı toplumlarda kardeş kardeşi öldürmez. Kimse kimsenin malına ve ırzına göz dikmez. Küçükler büyüklere saygı gösterir, büyükler küçüklere şefkat ve merhamet eder. Dünyaları böyle olanların ahiret hayatlarını kâinatın Efendisinden dinleyelim:

    "Kıyamet gününde bana en yakın ve katımda en sevgili olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır. Benden en uzak ve katımda en sevimsiz olanınız ise, çok konuşan, lüzumsuz ve uzun konuşanlarla, kibirli olanlarınızdır.” (Sünen-i Tirmizi C.4, Sh.370)

     Muhterem Müslümanlar!

    “Ahlak iledir kemal-i adem,

    Ahlak iledir nizam-ı alem"diyen edip ne güzel demiş ve ne güzel söylemiş. Bu sözden de anlaşıldığına göre, insanların kemale ermesi, güzel ahlak sahibi olmalarıyla mümkündür. Olgun ve kamil olanlar, güzel ahlak ve hüsnü edep sahibi olanlardır. Dinimiz, güzel ahlak sahibi olmak için gerekli olan her şeyi emir ve tavsiye etmiş; kötü olan her hareketi de yasaklamıştır. Dünyanın nizamı da ahlak iledir. Toplum içinde huzur, sükun ve güvenin olabilmesi için, fertlerin ahlak sahibi olmaları ve birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri lazımdır. Toplum içinde bulunan her insan, haksızlık etmekten, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır. Kişinin toplum içinde itibar görebilmesi, sayılıp sevilebilmesi konusunda güzel ahlaklı olmasının önemi büyüktür. Güzel ahlaklı olan müslümanlar, Allah ve resulü katında sevimli olduğu gibi, insanlar nazarında da sevgi ve saygı görürler. Bunun için "Kişinin edebi, altınından kıymetlidir." denilmiştir. Güzel ahlaklı olmanın faydasını insan dünyada göreceği gibi ahirette de görecektir.

    Aziz Cemaat!

    Güzel ahlakı elde etmek ve güzel ahlakla hemhâl ve hemdem olmak için, Cenab-ı Hakkın emirlerini yapıp, nehyettiği kötülüklerden sakınmalı,

    Peygamber Efendimizin sünnetine uygun hareket etmeli,

    Her türlü haram, zulüm ve haksızlıklardan uzak durmalı,

    Gizli ve açık her yerde, Allah`ın murakabesinde olduğunu hatırlamalı,

    Günah ve faydasız olan sözleri söylemeyip, az ve faydalı konuşmalı,

    Vaktini boşa geçirmeyip, dünya ve ahirete yarar bir şeyle meşgul olmalı,

    Hiç kimsenin aleyhinde konuşmamalı ve kimseyi rahatsız etmemeli,

    Elinden geldiği kadar herkese maddi ve manevi yardımda bulunmalı,

    Büyüklere hürmet, küçüklere şefkât göstermeli,

    Alçak gönüllü, samimi, tatlı dilli ve güzel yüzlü olmalıdır.

     

    GÜZEL AHLÂK

    Dinimizin önemle üzerinde durduğu hususlardan biri de güzel ahlâktır. Her müslümanın hareket ve davranışlarını kontrol altında tutması ve ahlâkını güzelleştirmek için gayret göstermesi gerekir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de buna işaret etmekte, Hz.Peygamber (s.a.v.) de bir çok hadisinde bu konuda ısrarlı bir şekilde tavsiyede bulunmaktadır.

    En güzel ahlâk örneği Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Allah ü zü’l-celâl Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in Kalem Sûresi’nde; “(Ey Habibim!) Şüphesiz sen çok üstün bir ahlâk üzeresin” buyururken, [1] Resul-i Ekrem Efendimizin bütün insanlar için bir ahlâk örneği olduğunu belirtmekte ve biz müslümanların da onun ahlâkını örnek alarak hayatımızı ona göre düzenlememizi istemektedir. Bizzat Allah Resulü (s.a.v.) de “Bana edebi Allah öğretti ve beni iyi bir edeb sahibi kıldı” [2], “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” [3] anlamındaki hadislerinde kendisinin örnek kişiliğine vurgu yapmıştır.

    Değerli Kardeşlerim!

    Güzel ahlâk sahibi olmamızı isteyen Hz.Peygamber (sav) şu hadisleriyle bizleri bu hususa teşvik etmiştir:
    Kıyamet gününde ameller tartılırken müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır gelebilecek bir şey yoktur.”[4]
    Benim katımda en sevimliniz ve kıyamet gününde meclisime en yakınınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”[5]

    Allah-ü teala, kişiyi güzel ahlâkı sayesinde namaz kılan ve oruç tutan kullarının derecesine yükseltir.”[6]
    Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkça en güzel olanıdır.”[7]
    Bir gün sahabeden bir zat Hz.Peygamber (sav)’e gelerek, “Ya Rasullellah! Allah katında en sevimli insanlar kimlerdir?” diye sordu. Bu soruyu Efendimiz “Ahlâkı en güzel olan” şeklinde cevapladı.[8] Bir başka seferinde ise bizzat kendisi Ebû Zer Gıfâri’ye “Ey Ebû Zer! Sana yükte hafif, mizanda ağır gelen iki husus öğreteyim mi?” demiş, “Evet! öğret Ya Rasullellah” cevabını alınca da “Güzel ahlâklı olmaya bak, bir de az konuş” buyurmuştur.[9]

    Muhterem Kardeşlerim!

    Efendimizin bu hadislerinden anlaşıldığı üzere güzel ahlâk İslam’ın önemli esaslarından biridir. Dinimiz her müslümanın güzel ahlâklı olmasını emreder. Çünkü güzel ahlâk insanı Allah’a yaklaştırır. Peygamber efendimizin sevgisini kazanmaya vesile olur. Toplum nezdinde insanın derecesini yükseltir. Öyle ise ahlâkımızı güzelleştirme gayreti içinde olalım. Çocuklarımızı da ahlâklı birer evlat olarak yetiştirelim. Bu yolla hem Allah’ın rızasını kazanmış, hem dinimize güzel bir hizmette bulunmuş ve hem de ülkemizin ve milletimizin geleceği için yararlı bir iş yapmış oluruz.
    Hutbemizi Peygamber Efendimizin bir hadisiyle bitirelim, “Sizin en hayırlınız ahlâkı en güzel olanınızdır.”[10]

    __________________

    [1] Kalem, 68/4.
    [2] Münâvî, et-Teysîr, 1/53.
    [3] Mâlik, Muvatta, “Hüsnü’l-hulûk”, 8, II, 903.
    [4] Münzirî, Terğîb-Terhîb, 4/182.
    [5] Tirmizî, “Birr”, 71.
    [6] Münzirî, Terğîb-Terhîb, 4/183.
    [7] İbn-i Mâce, “Nikâh”, 50.
    [8] Münzirî, Terğîb-Terhîb, 4/187.
    [9] Münzirî, Terğîb-Terhîb, 4/186.
    [10] Buhârî, “Menâkıb”, 23.

    Dr.Mehmet EFENDİOĞLU
    Üsküdar Vâizi

     

    Güzel Ahlak

    Mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz islâm dini üç şeyden mey­dana gelmektedir. İman, vazife ve ahlâk. Bunlar, mahiyet itibariyle, birbirinden ayrı gibi görünseler de aslında bir bütünü meydana geti­ren üç ayrı unsur gibidir. İman olmadan vazifenin, vazife yapılma­dan ahlâkın bir değeri yoktur. Bizden bunların hepsi birden istenil­mektedir.

    İman, kalbe; vazife, vücudumuza mahsustur. Ahlâk ise ruhta yer­leşen bir seciyye ve huydur.
    Ahlâk, insanın nefsinde sabit bir melekedir.
    Ahlâk; gerek yaratılışta, gerekse sonradan eğitim yolu ile kaza­nılan ruhî hallere verilen bir isimdir.
    Ahlâk; âlemin nizamına, âdemin kemâline hizmet eder.
    Ahlâk, iman ağacının en tatlı meyvesi ve mü'minin âhiret ser­mayesidir.

    Ahlâk, imanla dolmuş bir kalbin, faziletle doymuş bir ruhun dış-daki tezahürüdür.

    Makbul bir ahlâkın İslâmî esaslara uygun olması şarttır. İslâmî yetten ayrı bir ahlâk, türese de üreyemez. İman bulunmadan ahlâk olacağım iddia, güneş doğmadan gündüz olacağını söylemek kadar gülünç olur. Köksüz bir ağacın yaşaması, temelsiz bir binanın durma­sı nasıl kabil değilse iman temeline ve İslâm köküne istinad etmeyen bir ahlâk da uzun ömürlü olamaz.

    Koparılmış çiçekler, suyun içine ıslatıldığı zaman, birkaç gün dayanır daha sonra pörsümeye başlar. Değerini İslâmdan ve ferini imandan almayan bir ahlâk da solup bozulmaya mahkûmdur.

    Gücünü, iman denilen muharrik kuvvetten alan; yönünü, Haz-ret-i Muhammed'in sünnet pusulası ile tayin eden ahlâka güzel huylar adı verilmektedir.
    Nefsin tahriki, şeytanın teşviki ile kazanılan alışkanlıklara da çirkin huylar denilmektedir.
    Dinin getirdiği ahlâk, vahye dayandığı için,

    asırlarca payidar ol­muştur. Halkın dinî bağları gevşemedikçe ahlâkı da ebediyyen ayak­ta duracaktır. Akla dayanan ahlâkta yanılma çok ve yaşama ümidi yoktur

    Ahlâk, maddeci görüşün zannettiği gibi, beşerin kendi düşünce­sine değil, Allah'ın emirlerine ve vahye dayanır. Din fazileti emreder. Dinsiz kimsenin fazilet ve ahlâk anlayışı olamaz.

    Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
    «Hayırlılarınız, ahlâkça en güzel olanlarmızdır» (1).

    Ahlâk, imanın ayrılmaz bir lâzımıdır. Bunları birbirinden ayır­mak mümkün değildir. İmandan ayrı bir ahlâk olamaz, ahlâk olma­dan iman kemal bulamaz
    .
    İbadetlerini yapan bir mü'min, güzel ahlâka da sahip olursa de­vamlı namaz kılıp her gün oruç tutan bir kimse gibi ecre nail olur.

    Bir hadîs-i şerif de şöyle buyrulmaktadır:

    «Muhakkak Allah kerimdir. Kerem sahibini ve ahlâkın yüksek olanını sever. Kötü ahlâktan da hoşlanmaz» (2).

    Güzel huyun ölçüsü; güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu ve ağır başlı olmaktır. Bunlar hangi Müslümanda toplanırsa o, güzel ahlâka sahip sayılır. Resûlullah Efendimiz Ashabdan Aiz oğlu Eşec Münzir'e şöyle buyurdu;

    «Sende iki huy vardır. Yüce Allah onları sever: Yumuşak huylu-hık ve ağır başlılık!»
    O sahâbi dedi ki:

    «Ben mi bu iki huyla ahlâklamyorum yoksa Allah mı beni bu huylar üzerine yaratmıştır?». Resûl-i Ekrem:
    «Allah seni bu iki huy üzerine yaratmıştın> buyurdu. O sahâbi:

    «Allah ve Resulünün sevdiği huylar üzarine yaratan Cenab-ı Hak: ka hamdolsun» dedi (3).

    Kıyamet günü mü'minin mizanında en ağır basacak şey güzel huyunun ecridir. O gün, Peygamber Efendimizin himayesinde ve ya­kınında bulunacak bahtiyarlar, güzel ahlâk sahipleridir. Bir insan, dünyada iken Resûlullah'ın yolunda yürümüş ve huyunu ahlâk cdin-mişse ebedî hayatta onun yanında olacaktır. Zira kişi sevdiği ile be­raberdir. Faziletin canlı bir timsali bulunan Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

    «Ben ancak iyi ahlâkı tamamlamak için Peygamber gönderildim» (4)-
    (Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak

    Aziz mü'minler!

    Mücessem bir ahlâk sahibi bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle dua ederlerdi:

    «Yâ Allah, senden sıhhat, iffet, emânet ve bir de güzel huy iste­rim» (5). «Yâ Allah, ayrılık ve muhalefetten, iki yüzlülükten ve kötü huydan sana sığınırım» (6).

    Maddî ve manevî güzelliklerin tamamına sahip bulunan Peygam­berimiz, aynada mübarek yüzüne baktığı zaman, «Yâ Allah, beni güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir» (7) buyururlardı.
    Bizdeki düşük ahlâk, Resûlullah'm ruhunu incitir.

    Pazardaki ih­tikâr, mahkemede söylenen yalan, komşusunun malına ve ırzına te­cavüzden tutunuz da umumi halâların duvarlarını kirleten müsteh­cen çizgi ve yazılar, onun ümmetinde görülmemesi icap eden bayağı­lıklardır.

    Güzel ahlâk iki cihan saadetine vesile olduğu için bir hadîs-i şe­rifte şöyle buyurulmaktadır:
    «Ahlâk güzellikleri, cennet işlerindendir» (8).

    Din kardeşlerim!

    Kalbdeki iman; kemâl derecesine yükselerek göze perde olup ha­rama baktırmazsa, ellere bağ olup kötülüğe uzandırmazsa, ayaklara zincir vurup fena yollarda gezdirmezse; yüzün haya perdesi, vicdanın sızısı, yüreğin merhameti olursa, ahlâk kemâle ulaşmış olur. O insan, yüksek bir idrake sahip bulunur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurul-muştur:

    «Allah'a imandan sonra akıllılığın başı, haya ve güzel ahlâk­tır» (9).

    Resûlullah Efendimize, «insanları en fazla cennete koyan şey ne­dir?» diye sorulmuştu. Peygamber Efendimiz:

    «Allah korkusu ve gü­zel huydur». «Ya insanları en fazla cehenneme sokan şey nedir?» suâline, «Ağız ve ırz» (10) cevabını - verdi.

    Güzel ahlâkın devamı için en çok dikkat gösterilecek husus, öf-kelenmemektir. Altının ayan, mihenk taşında; insanın kaç ayarlık Müslüman olduğu da öfkelendiği zaman belli olur. Kızmamak, güzel huyda muvaffak olmanın ilk ve son şartıdır.

    Dil, kalbin tercümanıdır. Bu 'itibarla Peygamber Efendimiz asha­bına hitaben:

    «İbadetin en, kolayını ve bedene en hafifini (n hangisi olduğunu) haber vereyim mi? Sükût ve güzel huydur» (11) buyurdular.

    Ağaçları aşılamak ve hayvanları terbiye etmek suretiyle nasıl ıs­lah kabilse, ahlâkı güzelleştirmek de kabildir. İnsan dünyaya geldi­ği zaman yalan bilmez, dedikodu yapmaz, harama el uzatmazdı.

    Bun­ları hep sonradan öğrendi ve itiyat haline getirdi. Yaratılışı ile ilgili olmayan bu gibi şeylerin ondan ayrılması da mümkündür. Bunun için ahlâkımızı güzelleştirmekle emrolunmuşuz. Mümkün olmayan bir şey

    Allah ve Resûlullah tarafından emredilmemiştir. Hutbemize bir hadîs-i şerif meâliyle son verelim:

    «Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Bir kötülüğün peşinden onu giderecek iyilik yap. insanlara güzel ahlâk ile muamele et.

    HUZURLU YASAMAK ICIN 100 KURAL


    Her insanin sahip olmasi gereken 83 güzel huy


    1.-Allah´a isyandan korkmali,kötülüklerden kacmali,takva sahibi olmaliyiz
    2.-Haddimizi bilmeli edebli olmaliyiz
    3.-Inancimizda ve amellerimizde samimi ve ihlasli olmaliyiz
    4.-Emirlere Riayetkar ve itaatli olmaliyiz
    5.-Istikamet yolundan ayrilmamaliyiz
    6.-Sözüne ve isine itimad edilir olmaliyiz
    7.-Her hususta ölcülü,tutumlu olmali,iktisadli yasamaliyiz.
    8.-Calismakta gayretli,ama elde ettigimiz neticede de kanaatli olmaliyiz
    9.-Ülfetli olmali,insanlarla kaynasmaliyiz
    10.-Aldigimiz emanetleri korumakta emniyetli olmaliyiz
    11.-Gercekleri kabulde her zaman insafli olmaliyiz
    12.-Dogruluklari itirafta,Hakki teslimde hakperest olmaliyiz
    13.-Düsünmeden,arastirmadan karar vermemeliyiz.Temkin ve teenni ile hareket etmeliyiz
    14.-Büyüklerimize tazim göstermeli,Saygili olmaliyiz
    15.-Olaylari hep hayra yormali,Hayata bakista iyimser olmaliyiz
    16.-Hicbir meselede düsüncesizce hareket etmemeli,yaptiklarimizi Tefekkür süzgecinden gecirmeliyiz
    17.-Alcak gönüllü tevazu sahibi olmaliyiz
    18.-Yaptigimiz iste sebat göstermeli,sonucunu alana kadar sabirla devam etmeliyiz
    19.-Dilimizi gereksiz sözlerden korumaliyiz
    20.-Hilim sahibi (soguk kanli) olmali,olaylar karsisinda Hiddet ve heyecan yenmeliyiz
    21.-Insanlara rifk ile,nezaket ve yumusaklikla muamele etmeliyiz
    22.-Acilara dayanikli,telassiz ve sabirli olmaliyiz
    23.-Hata ve kusurlari bagislayici ve Affedici Olmaliyiz
    24.-Insanlara karsi hosgörülü ve müsamahali olmaliyiz
    25.-Herkese karsi adaletli olmaliyiz
    26.-Ihsan sahibi,iyilik sever olmaliyiz
    27.-Hayirda gayretli,engelleri asmakta hamiyetli olmaliyiz
    28.-Haya sahibi,kötülük islemekten utanir olmaliyiz
    29.-Muhabbet ve sevgiyle dolu olmaliyiz
    30.-Insan-Hayvan her canliya sefkat göstermeliyiz
    31.-Caresizlerin haline kalben üzülmeli,merhametle yardimlarina kosmaliyiz
    32.-Dogruluk ve sadakattan ayrilmamaliyiz
    33.-Akrabalarimizla iyi münasebetler kurmali,Sila-i Rahime dikat etmeliyiz
    34.-Yardimsever (Muavenet ve Tasadduk ehli) olmaliyiz
    35.-Görgülü ve gecimli olmali,muaseret kaidelerine riayet etmeliyiz
    36.-Dostluk kurmaya önem vermeli,dostluklari korumakta dikkatli olmaliyiz
    37.-Tedbirimizi aldiktan sonra,nticeyi Allah´tan beklemeli,ona tevekkül etmeliyiz
    38.-Azimli ve kararli olmaliyiz
    39.-Iffetli olmaliyiz
    40.-Verdigimiz sözde durmali,ahdimize riayet etmeliyiz
    41.-Eski dostluklara vefali olmaliyiz
    42.-Kötülüge karsi direncli,fütüvet ehli olmaliyiz
    43.-Mürüvet ehli (Civanmert) olmaliyiz
    44.-Vekarli,agirbasli ve ciddi olmaliyiz
    45.-Izzet-i nefis sahibi,yani onurlu olmaliyiz
    46.-Övülmekten (Medihten) hoslanmamaliyiz
    47.-Tenkid ve yerilmekten (zemden) de üzülmeliyiz
    48.-Insanlara karsi idareli olmali ve uyumlu davranmaliyiz
    49.-Metanetli,dayanikli ve güclü olmaliyiz
    50.-Akilli olmali,muhakemeli davranmaliyiz
    51.-Ferasetli (sezisi kuvvetli,uyanik) olmaliyiz
    52.-Yaptigimiz iyiliklere tahdis-i nimet olarak sevinmeli,mübahatta bulunmaliyiz
    53.-Uluv-i Himet ve yüksek ideal sahibi olmaliyiz
    54.-Hikmeti buldugumuzda hemen almaliyiz
    55.-Elimizdeki nimetlerin verenini ve degerini sükürle bilmeliyiz
    56.-Kusur ve ayip örtücü olmaliyiz
    57.-Iyilikte minnetsiz olmali,iyiligi basa kakarak kimseye eziyet vermemeliyiz
    58.-Va´dine sadik,sözüne bagli olmaliyiz
    59.-Kadirbilir olmaliyiz,insanlara seviyelerine göre davranmaliyiz
    60.-Herkese karsi lütüfkar olmaliyiz
    61.-Dini ve manevi degerlerine simsiki bagli (Salabetli) olmaliyiz
    62.-Maddi-Manevi haklarimizi korumakta cesur ve secaatli olmaliyiz
    63.-Salahat (iyi hal) sahibi olmaliyiz
    64.-Masum (Ismet sahibi) olmaliyiz
    65.-Kibarlik ve incelik (Zerafet) sahibi olmaliyiz
    66.-Sir saklayici (Ketum) olmaliyiz
    67.-Emanete riayetkar olmaliyiz
    68.-Ilahi takdire Riza göstermeliyiz
    69.-Fazilet (Erdem) sahibi olmaliyiz
    70.-Ask ehli olmaliyiz
    71.-Husu ve hasiyet icinde olmali fenalik islemek konusunda Allah´tan korkmaliyiz
    72.-Hayirhah olmali,Herkes icin sadece iyilik dilemeliyiz
    73.-Herkese hüsn-i zanla bakmaliyiz
    74.-Cömert (Cüd ve seha ehli) olmaliyiz
    75.-Hayirlara karsi istekli (giptali) olmaliyiz
    76.-Olaylar karsisinda hazimli ve tedbirli olmaliyiz
    77.-Nefsimize hakim olmaliyiz (Zapt-i nefs)
    78.-Meselelerimizi bilenlere sormali,itisare ile karar vermeliyiz
    79.-Zikir ehli olmali,Allah Tealaýi bir an bile unutmamaliyiz!!
    80.-Isar hasletine sahip olmaliyiz
    81.-Namusumuzda düskün oldugumuz gibi,kimsenin namusuna da göz dikmemeliyiz
    82.-Ikramsever-Konuksever (Kerem sahibi) olmaliyiz
    83.-Ihtiyac sahiplerine yardimina Karz-i hasenle kosmaliyiz


    Her insanin kacinmasi gereken huzur bozan 17 kötü huy

    84.-Riyadan uzak durmaliyiz
    85.-Icninden nifak duygusunu tasimaktan,insanlar arasinda fitneyi uyandirmaktan son derece sakinmaliyiz
    86.-Alayci olmaktan,insanlarla istihza etmekten kacinmaliyiz
    87.-Kimse hakkinda su-i zan beslemeliyiz
    88.-Diyalog ve uzlasmanin en büyük engeli olan mücadele yolunu terketmeliyiz
    89.-Kalbimizi kin ve husumet duygusundan arindirmaliyiz
    90.-Insanlara hased etmemeli,kimseyi kiskanmamaliyiz
    91.-Insanlari arkalarindan cekistirmemeli,giybetlerini yapmamaliyiz
    92.-Insanlar arasinda söz tasimaktan (Koguculuktan) son derece sakinmaliyiz
    93.-Kibirli olmaktan,kendimizi herkesten üstün görmekten uzak durmaliyiz
    94.-Kendimizi begenme hatasiz görme (Ucub) duygusuna kapilmamaliyiz
    95.-Inatci olmamaliyiz
    96.-Söhret duygusundan nam ve san arzusundan kurtulmaliyiz
    97.-Ac gözlü (Tamahkar) ve hirsli olmamaliyiz
    98.-Yalandan küfürden kacar gibi kacmaliyiz
    99.-Tekellüften,yapmacik davranislardan uzak durmaliyiz
    100.-Zayif iradeli kararsiz,degisken mizacli olmamaliyiz

    Ahlak nedir??

    Ahlak sözü Arapca bir kelime olup hulk veya huluk kelimesinin coguludur.
    Hulk:Tabiat,huy ve seciye manalarina gelir.
    Ahlakin cesitli tarifleri arasinda en yaygini sudur...
    "Ahlak,nefiste iyice yerlesen bir melekedir ki fiil ve davranislar, fikri bir zorlamaya ihtiyac olmaksizin bu meleke
    sayesinde kolaylikla ortaya cikar."
    Dinimiz ahlaka büyük bir kiymet ve önem vermistir.
    Peygamberimiz (s.a.v):Ben ancak güzel ahlaki tamamlamak icin gönderildim" buyurmustur
    "Sizin imanca en güzeliniz,ahlakca en güzel olaninizdir" buyurulmustur.
    "Insani Cennete en cok götüren seyler neler oldugunu biliyormusunuz?Onlar,Allah korkusu ve güzel ahlaktir."

    Resulullah Efendimiz (s.a.v) sik sik söyle dua ederdi...:
    "Allahim!Nifaktan,iki yüzlülükten ve kötü ahlaktansana siginirim.Allahim!Beni güzel ahlaka ulastir.Zira insani güzel
    ahlaka senden baska kimse götüremez.Kötü ahlakida benden uzaklastir.Cünkü kötü ahlaki senden baska kimse benden uzaklastiramaz."

    Güzel ahlakin islamiyetteki yüksek mevkiini gösteren bazi hadis mealleri:

    "Güzel ahlak,Allah Teala´nin yarattigi en güzel seydir."
    "Güzel ahlak ve faziletler,Cennet amellerindendir."
    "Ahlak dinin kabidir,bir kimsedeki dinin derece ve mahiyeti ile orantilidir."
    "Güzel ahlaka iyi yapis.Zira ahlak itibariyle insanlarin en iyi olani,dinen en güzel olanidir."
    "AllahTeala bir kulunun hem hilkat ve suretini,hem de ahlak ve siretini güzel yaratip da onu atese yedirmez."
    "Allah Teala hazretleri yüksek ahlaki sever,rezilet ve kötülükleri sevmez."
    "Sirkenin bali bozmasi gibi kötü huyda amelleri bozar;günes kari nasil eritirse güzel ahlak da günahlari eritir."
    "Bir insan ahlaki kötü oldugu müddetce Allah Teala´dan hep uzak kalir."
    "Bir kul ahlakini düzeltmedikce,öfkesini yenmedikce,kendi nefsi icin istediklerini baskalari icin arzu etmedikce olgunluga
    eremez,kamil iman sahiplerinden olamaz."


     

     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    3/5/2008 · Kategori: FIKIH

    GÜZEL AHLÂK

    Dinimizin önemle üzerinde durduğu hususlardan biri de güzel ahlâktır. Her müslümanın hareket ve davranışlarını kontrol altında tutması ve ahlâkını güzelleştirmek için gayret göstermesi gerekir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de buna işaret etmekte, Hz.Peygamber (s.a.v.) de bir çok hadisinde bu konuda ısrarlı bir şekilde tavsiyede bulunmaktadır.

    En güzel ahlâk örneği Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Allah ü zü’l-celâl Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in Kalem Sûresi’nde; “(Ey Habibim!) Şüphesiz sen çok üstün bir ahlâk üzeresin” buyururken, [1] Resul-i Ekrem Efendimizin bütün insanlar için bir ahlâk örneği olduğunu belirtmekte ve biz müslümanların da onun ahlâkını örnek alarak hayatımızı ona göre düzenlememizi istemektedir. Bizzat Allah Resulü (s.a.v.) de “Bana edebi Allah öğretti ve beni iyi bir edeb sahibi kıldı” [2], “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” [3] anlamındaki hadislerinde kendisinin örnek kişiliğine vurgu yapmıştır.

    Değerli Kardeşlerim!

    Güzel ahlâk sahibi olmamızı isteyen Hz.Peygamber (sav) şu hadisleriyle bizleri bu hususa teşvik etmiştir:
    Kıyamet gününde ameller tartılırken müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır gelebilecek bir şey yoktur.”[4]
    Benim katımda en sevimliniz ve kıyamet gününde meclisime en yakınınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”[5]

    Allah-ü teala, kişiyi güzel ahlâkı sayesinde namaz kılan ve oruç tutan kullarının derecesine yükseltir.”[6]
    Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkça en güzel olanıdır.”[7]
    Bir gün sahabeden bir zat Hz.Peygamber (sav)’e gelerek, “Ya Rasullellah! Allah katında en sevimli insanlar kimlerdir?” diye sordu. Bu soruyu Efendimiz “Ahlâkı en güzel olan” şeklinde cevapladı.[8] Bir başka seferinde ise bizzat kendisi Ebû Zer Gıfâri’ye “Ey Ebû Zer! Sana yükte hafif, mizanda ağır gelen iki husus öğreteyim mi?” demiş, “Evet! öğret Ya Rasullellah” cevabını alınca da “Güzel ahlâklı olmaya bak, bir de az konuş” buyurmuştur.[9]

    Muhterem Kardeşlerim!

    Efendimizin bu hadislerinden anlaşıldığı üzere güzel ahlâk İslam’ın önemli esaslarından biridir. Dinimiz her müslümanın güzel ahlâklı olmasını emreder. Çünkü güzel ahlâk insanı Allah’a yaklaştırır. Peygamber efendimizin sevgisini kazanmaya vesile olur. Toplum nezdinde insanın derecesini yükseltir. Öyle ise ahlâkımızı güzelleştirme gayreti içinde olalım. Çocuklarımızı da ahlâklı birer evlat olarak yetiştirelim. Bu yolla hem Allah’ın rızasını kazanmış, hem dinimize güzel bir hizmette bulunmuş ve hem de ülkemizin ve milletimizin geleceği için yararlı bir iş yapmış oluruz.
    Hutbemizi Peygamber Efendimizin bir hadisiyle bitirelim, “Sizin en hayırlınız ahlâkı en güzel olanınızdır.”[10]

    Güzel Ahlak

    Mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz islâm dini üç şeyden mey­dana gelmektedir. İman, vazife ve ahlâk. Bunlar, mahiyet itibariyle, birbirinden ayrı gibi görünseler de aslında bir bütünü meydana geti­ren üç ayrı unsur gibidir. İman olmadan vazifenin, vazife yapılma­dan ahlâkın bir değeri yoktur. Bizden bunların hepsi birden istenil­mektedir.

    İman, kalbe; vazife, vücudumuza mahsustur. Ahlâk ise ruhta yer­leşen bir seciyye ve huydur.
    Ahlâk, insanın nefsinde sabit bir melekedir.
    Ahlâk; gerek yaratılışta, gerekse sonradan eğitim yolu ile kaza­nılan ruhî hallere verilen bir isimdir.
    Ahlâk; âlemin nizamına, âdemin kemâline hizmet eder.
    Ahlâk, iman ağacının en tatlı meyvesi ve mü'minin âhiret ser­mayesidir.

    Ahlâk, imanla dolmuş bir kalbin, faziletle doymuş bir ruhun dış-daki tezahürüdür.

    Makbul bir ahlâkın İslâmî esaslara uygun olması şarttır. İslâmî yetten ayrı bir ahlâk, türese de üreyemez. İman bulunmadan ahlâk olacağım iddia, güneş doğmadan gündüz olacağını söylemek kadar gülünç olur. Köksüz bir ağacın yaşaması, temelsiz bir binanın durma­sı nasıl kabil değilse iman temeline ve İslâm köküne istinad etmeyen bir ahlâk da uzun ömürlü olamaz.

    Koparılmış çiçekler, suyun içine ıslatıldığı zaman, birkaç gün dayanır daha sonra pörsümeye başlar. Değerini İslâmdan ve ferini imandan almayan bir ahlâk da solup bozulmaya mahkûmdur.

    Gücünü, iman denilen muharrik kuvvetten alan; yönünü, Haz-ret-i Muhammed'in sünnet pusulası ile tayin eden ahlâka güzel huylar adı verilmektedir.
    Nefsin tahriki, şeytanın teşviki ile kazanılan alışkanlıklara da çirkin huylar denilmektedir.
    Dinin getirdiği ahlâk, vahye dayandığı için,

    asırlarca payidar ol­muştur. Halkın dinî bağları gevşemedikçe ahlâkı da ebediyyen ayak­ta duracaktır. Akla dayanan ahlâkta yanılma çok ve yaşama ümidi yoktur

    Ahlâk, maddeci görüşün zannettiği gibi, beşerin kendi düşünce­sine değil, Allah'ın emirlerine ve vahye dayanır. Din fazileti emreder. Dinsiz kimsenin fazilet ve ahlâk anlayışı olamaz.

    Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
    «Hayırlılarınız, ahlâkça en güzel olanlarmızdır» (1).

    Ahlâk, imanın ayrılmaz bir lâzımıdır. Bunları birbirinden ayır­mak mümkün değildir. İmandan ayrı bir ahlâk olamaz, ahlâk olma­dan iman kemal bulamaz
    .
    İbadetlerini yapan bir mü'min, güzel ahlâka da sahip olursa de­vamlı namaz kılıp her gün oruç tutan bir kimse gibi ecre nail olur.

    Bir hadîs-i şerif de şöyle buyrulmaktadır:

    «Muhakkak Allah kerimdir. Kerem sahibini ve ahlâkın yüksek olanını sever. Kötü ahlâktan da hoşlanmaz» (2).

    Güzel huyun ölçüsü; güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu ve ağır başlı olmaktır. Bunlar hangi Müslümanda toplanırsa o, güzel ahlâka sahip sayılır. Resûlullah Efendimiz Ashabdan Aiz oğlu Eşec Münzir'e şöyle buyurdu;

    «Sende iki huy vardır. Yüce Allah onları sever: Yumuşak huylu-hık ve ağır başlılık!»
    O sahâbi dedi ki:

    «Ben mi bu iki huyla ahlâklamyorum yoksa Allah mı beni bu huylar üzerine yaratmıştır?». Resûl-i Ekrem:
    «Allah seni bu iki huy üzerine yaratmıştın> buyurdu. O sahâbi:

    «Allah ve Resulünün sevdiği huylar üzarine yaratan Cenab-ı Hak: ka hamdolsun» dedi (3).

    Kıyamet günü mü'minin mizanında en ağır basacak şey güzel huyunun ecridir. O gün, Peygamber Efendimizin himayesinde ve ya­kınında bulunacak bahtiyarlar, güzel ahlâk sahipleridir. Bir insan, dünyada iken Resûlullah'ın yolunda yürümüş ve huyunu ahlâk cdin-mişse ebedî hayatta onun yanında olacaktır. Zira kişi sevdiği ile be­raberdir. Faziletin canlı bir timsali bulunan Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

    «Ben ancak iyi ahlâkı tamamlamak için Peygamber gönderildim» (4)-
    (Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak

    Aziz mü'minler!

    Mücessem bir ahlâk sahibi bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle dua ederlerdi:

    «Yâ Allah, senden sıhhat, iffet, emânet ve bir de güzel huy iste­rim» (5). «Yâ Allah, ayrılık ve muhalefetten, iki yüzlülükten ve kötü huydan sana sığınırım» (6).

    Maddî ve manevî güzelliklerin tamamına sahip bulunan Peygam­berimiz, aynada mübarek yüzüne baktığı zaman, «Yâ Allah, beni güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir» (7) buyururlardı.
    Bizdeki düşük ahlâk, Resûlullah'm ruhunu incitir.

    Pazardaki ih­tikâr, mahkemede söylenen yalan, komşusunun malına ve ırzına te­cavüzden tutunuz da umumi halâların duvarlarını kirleten müsteh­cen çizgi ve yazılar, onun ümmetinde görülmemesi icap eden bayağı­lıklardır.

    Güzel ahlâk iki cihan saadetine vesile olduğu için bir hadîs-i şe­rifte şöyle buyurulmaktadır:
    «Ahlâk güzellikleri, cennet işlerindendir» (8).

    Din kardeşlerim!

    Kalbdeki iman; kemâl derecesine yükselerek göze perde olup ha­rama baktırmazsa, ellere bağ olup kötülüğe uzandırmazsa, ayaklara zincir vurup fena yollarda gezdirmezse; yüzün haya perdesi, vicdanın sızısı, yüreğin merhameti olursa, ahlâk kemâle ulaşmış olur. O insan, yüksek bir idrake sahip bulunur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurul-muştur:

    «Allah'a imandan sonra akıllılığın başı, haya ve güzel ahlâk­tır» (9).

    Resûlullah Efendimize, «insanları en fazla cennete koyan şey ne­dir?» diye sorulmuştu. Peygamber Efendimiz:

    «Allah korkusu ve gü­zel huydur». «Ya insanları en fazla cehenneme sokan şey nedir?» suâline, «Ağız ve ırz» (10) cevabını - verdi.

    Güzel ahlâkın devamı için en çok dikkat gösterilecek husus, öf-kelenmemektir. Altının ayan, mihenk taşında; insanın kaç ayarlık Müslüman olduğu da öfkelendiği zaman belli olur. Kızmamak, güzel huyda muvaffak olmanın ilk ve son şartıdır.

    Dil, kalbin tercümanıdır. Bu 'itibarla Peygamber Efendimiz asha­bına hitaben:

    «İbadetin en, kolayını ve bedene en hafifini (n hangisi olduğunu) haber vereyim mi? Sükût ve güzel huydur» (11) buyurdular.

    Ağaçları aşılamak ve hayvanları terbiye etmek suretiyle nasıl ıs­lah kabilse, ahlâkı güzelleştirmek de kabildir. İnsan dünyaya geldi­ği zaman yalan bilmez, dedikodu yapmaz, harama el uzatmazdı.

    Bun­ları hep sonradan öğrendi ve itiyat haline getirdi. Yaratılışı ile ilgili olmayan bu gibi şeylerin ondan ayrılması da mümkündür. Bunun için ahlâkımızı güzelleştirmekle emrolunmuşuz. Mümkün olmayan bir şey

    Allah ve Resûlullah tarafından emredilmemiştir. Hutbemize bir hadîs-i şerif meâliyle son verelim:

    «Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Bir kötülüğün peşinden onu giderecek iyilik yap. insanlara güzel ahlâk ile muamele et.

     

    Güzel ahlak:

     

       İslam, bir yönüyle güzel ahlak demektir. Tasavvuf ise, güzel ahlakın ilerlemiş, kemâle ermiş, melekleşmiş bir mertebesidir. Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurur:

       ,,Güzel ahlak sahibi, dünya ve ahiretin hayrını elde etmiştir.” Çünkü, güzel ahlak sahibinin elinden de dilinden de ilahî haklar ve kul hakları emin olur ve selamet bulur. Bundan dolayıdır ki, iki kocaya varmış olan kadın, ahirette en güzel ahlaklı hangisi ise onunla beraber olacak, onunla yaşıyacaktır.

       Bir başka hadis:

       ,,AlIah, hiçbir adamın; yaratılışını ve ahlakını güzel etmemiştir ki, cehennem ona tama’ etsin!” (Ebu Hüreyre’den, Taberani Evsat’ında)

       Evet; Rabb’ülâlemin güzel ahlak sahiplerini cehenneminde yakmaz. Zira onların yaratılışını güzel ahlak kıldığı için onu insanlara sevdirir ve tabiatını güzel kıldığı için, onu insanlar da ve Allah da sever. Ve böylece bu insanlar Allah’ın da insanların da muhabbetini kemale erdirmiş olur, dolayısıyle dünya ve ahiret saadetine nail olmuş olurlar. Bir gün Allah Resulü (s.a.v.), Ebu Hüreyre’ye hitaben:

       ,,Güzel ahlaklı olmaya devam et!” demişti. Ebu Hureyre sordu:

       ,,Güzel ahlak nedir ey Allah’ın Resulü?” Allah Resulü buyurdu:

       ,,Senden alakayı kesmiş olana iltifat et (ilgilen, git ve gel, hal ve hatır sor!..), sana haksızlık yapanı sen affet! Seni mahrum edene sen ver!” (Beyhaki)

       İhya’dan nakledildiğine göre, Allah Resulü duasında şöyle derdi:

       ,,Ya Rabbi! Beni adabın en güzeliyle ve mekârimi ahlak ile süsle!”

       Sıla; ziyaret, ülfet ve ihsan ile yaklaşmak, arayı ayırmamak, demektir. Sıla yapma budur. Yani senden ayrılana, senden uzak kaçana, sana hal ve hatır sormayana bunları yapmaktır. Onun sana rağbet etmiyeceğini bilsen de yine sen ona iyi davran! Sen hiç olmazsa ecir ve sevabını alırsın! Keza; sana yakışan bir şey de haksızlığa karşı affedici olmandır. Aftetme, büyüklük şanıdır. Hele hele intikam almaya gücün yettiği halde affetme çok büyük bir fazilettir. Kur’an şöyle der:

       ,,İyilik de kötülük de bir değildir (dereceleri vardır). Sen kötülüğü en güzel hareketle karşıla! Göreceksin ki, seninle arasında düşmanlık olan kimse sanki yakın bir dost olmuştur. Fakat bu dereceye ancak sabredenler ve ancak büyük bir nasib sahibi olanlar ulaşır.” (Fussilet, 34-35)

       Evet iyiliğe karşı iyilik yapmak kolaydır. Fakat, mühim olan kötüye ve kötülüğe karşı iyi davranmaktır, ki bu, büyük insanların kârıdır. Herkes bunu yapamaz. Ama yapmaya kendisini zorlamalı, büyük insanlar arasına girmeye çalışmalıdır. Bir başka ayet-i celilede Rabb’ülâlemin buyurmuştur: ,, M üttakiler... İnsanları aftedenlerdir...” (Ali Imran, 134)

       Bir başka hadis mealen şöyle:

       ,,Kim, intikam almaya kadir olduğu halde gayzını (gazabını) yenerse Allah onun kalbine emniyet ve iman doldurur.”

       Kendisini mahrum bırakan kimseye vermesine gelince: Mal ve ilim babında yardımcı olmak veya ihtiyacını gidermek, hizmetinde bulunmak demektir.

       Allah Resulü’nün, güzel ahlakı bu üçe tahsis etmesinin sebebi, bunların ahlakın en büyüklerinden oluşu hikmetine bağlıdır.

       Tenbih isimli kitapta kaydedildiğine göre, Memun’un cariyesi, bir gün kendisine çorba getirirken ayağı kayar, çorba Memun’un üzerine dökülür. Memun cariyeye vurmak ister. Cariye, Allah’ın: ,,Gayzini yutanlar  kavliyle amel et, der. 0 dedi ki: ,,Hadi yaptım, gayzımı yuttum!..” Bunun üzerine cariye: ,,O cümlenin arkasından gelen bir ifade var. 0 da ,,insanlardan aftedenler...” ile amel et!” 0 da: ,,Hadi seni affettim!” dedi. Bunun üzerin cariye: ,,Allah muhsinleri sever...” sözü ile amel et, dedi. 0 da: ,,Sana ihsan ettim ve seni azad ettim! Artık şimdi sen hürsün!..” dedi ve onu Allah rızası için azad etti.

       Camiüssağır’in kaydettiği hadis-i şerif de bu mealde:

       ,,Faziletlerin en fazilettisi şu üç şeydir: Senden uzak kaçana senin yaklaşman, sana haksızlık edene senin aftetmen, seni mahrum edene senin vermendir.”

       Bu üç şeyi yapmak her insanın işi değildir. Zira bunlar cidden çok zor şeylerdir. Adam, burnunu dikmiş, sana selam bile vermiyecek, sen de ona yaklaşıp, hal ve hatır soracaksın!.. Aftetme; halim olmanın ve şecaatli olmanın son derecesidir. Keza; mahrum edeni mahrum etmeme ise cömertliğin en üstünüdür. Alakayı kesenlere karşı alaka göstermek ve onlarla ilgilenmek, iyilik yapmanın ve iyi davranmanın en büyüğüdür. Bunun için şöyle de denmekte: ,,Kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak demek, insanoğlunun en mükemmeli” demektir.

       Böyle olan ahlakın semerelerindendir ki, düşman dost olmaya dönüşür veya düşman maktul olmaya dönüşür ve kudret-i ilâhiyyenin oku ona isabet eder.

       O halde; Ey İslam yolunun yolcusu ve ey dervişi! Kalbini, rezaletlerden ve kötü huylardan temizlemen, bir taraftan da güzel ahlak ve faziletlerle süslemen tavsiye edilmektedir. İşte ,,Tasavvuf”, bu iki şeyden ibarettir. Bu hikmete binaen olsa gerek ki, ,,Tasavvuf ilminin” yerinde ,,Ahlak ilmi” tabirini kullanmışlardır. Ve yine bu hikmete binaen olsa gerek ki, ,,Tasavvufî” tarif yolunda şöyle denmiştir:

       Tasavvuf, her kötü huydan çıkış, her yüce huya giriştir. Tasavvufun tarifi yolunda çok sözler daha söylenmiştir. Bunlardan birkaçına daha işaret edelim:

       Cüneyd’den El-İmam Ebu Muhammed el-Hariri şunu naklediyor:

       ,,Tasavvuf; hakkın seni, senden öldürmesi ve seni kendisiyle yaşatmasıdır.”

       Ömer b. Osman el-Mekkî’den şöyle rivayet edilmektedir:

       ,,Tasavvuf; kulun her bir vakitte ve vakit içinde kendisi için en evla olan şey ile birlikte olmasıdır.”

       Kerhi’den nakledilir:

       ,,Tasavvuf; hakikatleri almak ve halkın elindekilerden ümid kesmektir.” Nitekim Kuşeyri’de aynı şeyleri söylemekte.

       Güzel ahlak:

       Abdülkadir el-Münavî, Camiüssağır’in şerhi Feyz-i Kadir’de şunu kaydediyor:

       ,,Bazıları güzel ahlakı birleştirip şöyle dediler:

       ,,Güzel ahlak; ihsan, ihlas, isar (başkasını kendisine tercih etme), seyyienin peşine haseneyi eklemek (tabi kılmak), istikamet (dosdoğru olmak), ibadet ve meişette iktisad (orta halli olmak, yani orta bir yol tutmak), kendi nefsinin ayıp ve kusurlariyle meşgul olup başkalarının ayıplarından sarf-i nazar etmek, insaflı davranmak, bazan ruhsatları işlemek, teslim ile birlikte itikattır, inanmaktır, kendi isteğiyle fakirleşmek, israfa varmaksızın mal harcamak, namusu korumak için mal infak etmek, emr-i mâruf yapmak, şüphelerden sakınmak, beis olan şeyleri bırakıp beis olmayan şeyleri işlemek, araları açılmış olanların aralarını bulmak, yoldan geçenlere eziyet verecek şeyleri yoldan gidermek, istişareye ve istihareye riayet etmek, edepli ve saygılı olmak, faziletli insanlara, şerefli mekan ve zamanlara hürmet ve saygıda bulunmak, mü’minlere karşı güleç yüzlü olmak, terbiye ve talim ile irşad olmak ve irşad etmek, selamı çok vermek, komşulara ikramda bulunmak, isteyene vermek, hatta istemeden vermek, başkasının yaptığı bir iyiliği büyük görmek, kendisinin yaptığını küçük görmek, güleçyüzlü olmak, alçakgönüllü olmak, sık sık tevbe etmek, iyilik ve takva yolunda ve mühlet vermede yardımlaşmak, acele edilmemesi gereken yerlerde acele etmemek, evi ve geçimi tedbir ile düşünmek, kibirlenene karşı kibirlenmek, herkesi layık olduğu menzillere indirmek, yani layık olduğu derecede, yer ve hürmeti görstermek, ehemmi mühimme tercih etmek, insanların zelle ve hatalarını görmemezlikten gelmek, eziyyetlere tahammül etmek, kadere rıza ve teslimiyyet göstermek, başkalarına eziyeti terk etmek, tembelliği, insanlara düşmanlığı, güçlük çıkarma ve mücadeleyi terketmek, usancı defetmek için azaltmak, nimeti dile getirmek, kardeşleri ve yardımcıları çoğaltmak, güç şeylere tahammül etmek, güzel isimlerle çağırmak, aile ve çocuklarına karşı bol elli olmak, töhmet yerlerinden sakınmak, zulüm yerlerinden ve isabetsiz sözlerinden sakınmak, Allah’ı unutmamak ve emirlerini harfiyyen yerine getirmek, Tıbb-i Nebevi ile tabiblik yapmak, işlerde sabır ve sebat etmek, Allah’a itimad etmek, nefısle cihad etmek, iyi işleri ve maslahata uygun olan şeyleri yapmak; celp etmek, Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğzetmek, yumuşak huylu ve edepli olmak, emanetleri ve ahitleri muhafaza etmek, hüsn-i zan sahibi olmak, salihlere, fakirlere, alimlere, ihvan ve misafirlere hizmet etmek, küçüklere, yoksullara, yetimlere, hastalara ve hayvanlara merhametli ve şefkatli davranmak, tefekküre ve ibret almaya devam etmek, ilim talebinde bulunmayı adet haline getirmek, şiddetler arasında namaza, duaya iltica etmek, abdeste ve teheccüde ve diğer me’sur nafile namazlara devam etmek, nefis muhasebesi yapmak, nefse muhalefet etmek, Ehl-i Beyt’e muhabbet, adil ve latife sahibi olmak, münkerden nehy, nush, nezahet ve vera gibi hasletleri yerine getirmek.

       Bütün bunlar ayet ve hadislerin muhtevalarındandır. Bunların hıfz olunması yerinde olur, hatta vacip olur ve her yerde ve zamanda korunması gerekir.

       Ahlak-ı zemiyme:

       Geçen yazılarda ahlaktan, ahlakın iki kısım olduğundan ve ahlakın öneminden bahsedilmiş ve hatta ,,Tasavvuf’un güzel ahlaktan ibaret” olduğu bile söylenmişti. Nasıl söylenmesin? ,,İslam dini, bir yönüyle mekarim-i ahlaktan, yani güzel ahlaktan ibarettir” denmiştir, denebilmiştir. ,,Ben mekârim-i ahlakı tamamlamak üzere gönderildim!” diyen Allah Resulü (s.a.v.) olmuştur.

       Ve bu arada ahlakın biri hamide diğeri de zemime olmak üzere iki kısım olduğunu görmüştük. Mekârim-i ahlaktan yeteri kadar herhalde bahsettik. Onların bellenmesi, hıfzedilmesi ve yaşanılması gerektiğini ve ancak insanoğlunun bu surette manevî sahada yol alabileceğini de ilave etmiştik. Ve nihayet bu sahada ayet ve hadisleri de sıraladık...

       Bundan böyle de ahlak-ı zemimeden, yani kötü ahlaktan söz edeceğiz ve etmeliyiz. Çünkü, mevzular zıtlarıyla daha iyi tanınır, daha iyi anlaşılır. Güzel ahlakın yanında kötü ahlaktan da bahsedilirse insanımız bu iki ahlak arasındaki mukayeseyi yapma imkânına sahip olur; kötü ahlakın zararlarını, güzel ahlakın ise faydalarını müşahade eder, dolayısıyla güzel ahlaktan ayrılmaz, ona sarılır, onu kendisine şiar edinir, kötü ahlakı yanına, yöresine yaklaştırmaz ve bu suretle ucuz kahramanlardan değil, hakiki tasavvuf erbabından olur ve binnetice iman ehli olmanın yanında takva ehli de olur ve Yunus suresinin ,,Haberiniz olsun ki, Allah dostlarının üzerine ne bir korku vardır ne de onlar üzülürler. Onlar ol kimselerdir ki, iman etmişlerdir ve (emirleri gereği gibi yerine getirmenin yanında kötü şeylerden ve kötü ahlaktan son derece sakınmışlar ve bu surette) takva ehli olmuşlardır,” mealindeki ayet-i kerime’lerin sırrına mazhar olmuşlardır. Daha başka bir ifade ile; Allah dostu olmanın iki şartından ibaret olan iman vasfına da takva vasfına da sahip olmuşlardır. Rabb’imizden dua ve niyazımız odur ki, bizleri de bu iki vasfa sahip olan dostları arasına kabul buyurmasıdır. Kabul buyursun! (Amin!)

       Bu girişten sonra; ahlak-ı zemimenin tarifinden, mefsedetinden ve zararından, nasıl tehlikeli bir hastalık olduğundan, ilaç ve tedavisinin ne şekilde olacağından söz etmek istiyoruz: Önemine binaen, ahlakın tarifini, kısımlarını ve kısımlarının tariflerini tekrar görelim:

       Ahlak:

       Ahlak kelimesi ,,Huluk” kelimesinin cemi sığasıdır. Türkçe’de buna ,,Huy” denir ve şu şekilde tarif edilir:

       ,,Ahlak, öyle bir melekedir ki, öyle bir vasıf, öyle bir kabiliyyet, öyle bir sabit ve kalıcı bir keyfiyyettir ki, (itikad, söz, fiil ve hareketler) gibi nefsanî fiiller kendisinden kolayca sudur eder, meydana gelir.”

       İki kısma ayrılır:

       1- Nefs-i insaniden kolayca sudur eden inanış, söz, fiill ve hareketler aklın ve şer’in güzel addettiği cinsten ise, ona “Ahlak-i hamide” yani güzel ahlak denir.

       2- Nefs-i insaniden kolayca sudur eden bu filler, aklın ve şer’in kötü gördüğü cinsten iseler, onlara da ,,Ahlak-i zemime” yani kötü ahlak ismi verilir.

       Demek oluyor ki, ahlakî ve insanî değerlerin ölçüsü dindir; İslam’dır. Ne olursa olsun, İslam’ın güzel gördüğü, takdir ve tebrik ettiği şeyler güzeldir, güzel ahlaktandır. İslam’ın güzel görmediği, kabul etmediği, hatta reddettiği şeyler de ahlak-i zemimedir, çirkin ahlaktır. Daha açık bir ifade ile: Güzelliğin de çirkinliğin de ölçüsü İslam’dır, Kur’an’dır, şeriat’tır.,, Emredilen, tavsiye edilen herşeyde bir güzellik vardır; nehyedilen, terkedilmesi evla görülen herşeyde de bir çirkinlik vardır,” hükmü bir usul kaidesidir. Ve zamanla bu kaide değişmez, kıyamete kadar geçerlidir. Siz şeriat’ı, dolayısıyla ahlakı zamana uyduramazsınız, mahalli örf ve adete uyduramazsınız. Tersine zamanlar, örf ve adetler İslam’a, İslam’ın ahlakına uyacaktır ve uyma zorundadır. “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez” şeklindeki Mecelle kaidesi, cahil cühelanın anladığı manada değildir, genel değildir. Şeriat’ın zamana bağlı olarak getirdiği hükümlere mahsustur. Zamanın değişmesiyle elbette o hüküm değişecektir. Yine de bu değişmeye karar veren insan değildir, şeriat’tır. Binaenaleyh, devam ve sebatına karar veren de değişmesine karar veren de İslam’dır, şeriat’tır.

       Netice itibariyla şunu da söyleyebiliriz ki herşey ,,Edille-i Şer’iyyeye” bağlıdır. Bunlar da dörttür: Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha. Gerçi şer’î delillerin sayısını ulema otuzbeşe çıkarmışlarsa da aslında onlar bu dört delilden birine dayanmaktadır. ,,İstihsan, istishab, teharri, mesalih-i mürsele, kura, örf ve adet” bunlardan birkaçıdır.

       Kötü ahlakın sayısı:

       Güzel ahlakın sayısı çok olduğu gibi, kötü ahlakın sayısı da çoktur. Bazı alimler bunların sayısını altmışa kadar çıkarmışlardır. Yani diyebiliriz ki, kötü ahlak altmış civarındadır. Hususiyle benim sofu kardeşim bunları da bir bir bellemeli. Bellemeli ki, bunlardan birine kendini kaptırmasın, bunlardan birine yem olmasın!..

       Küfür:

       1- Eliyaze billah, Allah’ı inkar etme, O’nun varlığını ve birliğini kabul etmeme!..

       Günahların en büyüğü, ahlaksızlığın en şenii budur. Küfür; ahlaksızlığın en şenii olduğu kadar da insan için de hem dünya hem de ahirette öldürücü en büyük darbedir. Çünkü, dünya hayatında malı da canı da hederdir, dokunulmazlığı yoktur. Ahirette ise ebediyyen cehennemliktir. ,,El cezâü min cinsil amel: Yani ceza suçun cinsine ve miktarına göredir” hükmü bir hukuk kaidesidir. Kâfir-i billah olan kimse de suç ve cinayetin en büyüğünü irtikab etmiştir. Ömrü boyunca, her ne kadar kendisine deliller gösterilmiş, uyarılar yapılmış ise de bildiğinden şaşmamıştır. İnkârında ve küfründe devam etmiş ve bu minval üzere ölüp gitmiştir. Kendisine sonsuz ömür verilseydi, ömrünü hep küfür ve inkar içinde geçirecekti; küfründen vazgeçip imana gelmiyecekti. Sonsuz ömrünü imansızlık içinde sürdürecekti...

       Demek oluyor ki, küfür üzere ölen bir insan ne yapmış oluyor ve nasıl bir suçlu olmuş oluyor? Keyfiyetçe en büyük, kemiyyetçe de sonsuz bir suç işlemiş oluyor. Evet; böyle bir suçlunun cezası da keyfiyet ve kemiyyetçe suça denk olacaktır ki, adalet tahakkuk etsin! İşte o ceza da cehennem cinsindendir ve ebedidır, sonsuzdur. Kur’an şöyle der:

       ,,Kötülüğün karşılığı onun dengi bir kötülüktür...” (Şura, 40)

       Küfür nedir?

       Târifi: Küfür demek, inanılması, tasdik ve kabul edilmesi hal ve şanından olan bir hakikatı veya hakikatları inanması şanından olan kişinin red ve inkar etmesi, demektir. ,,Herşey zıddıyla bilinir” fehvasınca küfrün zıddı iman, imanın zıddı da küfür olduğuna göre; İmanın kısaca tarifi şöyle: Hazreti Muhammed’in, Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin doğru olduğuna inanmak, dil ile ikrar edip kalbiyle tasdik, etmektir. Demek oluyor ki, imanın oluşmasında iki unsur var. Bunlardan biri kalp ile tasdik, diğeri de dil ile ikrar. İmanda aranan bu iki şarttan biri olmadı mı yani ikrar var ama tasdik yoksa veya tasdik var ama normal zamanda ikrar yoksa iman yoktur, dolayısıyla küfür vardır, inkar vardır ve dolayısıyla böyle bir duruma düşmüş veya böyle bir durumdan çıkmamış, çıkamamış kimse de kâfirdir.

       Küfrün kısımları:

       Küfür; cehlî, cühüdî ve hükmî olmak üzere üç kısma ayrılır.

       Küfr-i cehlî:

       Küfr-i cehlî’nin sebebi şudur: Kevnî ve Kur’anî delillere bakmıyor, Allah’ın varlığı ve birliği hakkındaki Kur’an ayetlerini dinlemiyor, okumuyor, yerlere ve göklere, canlı-cansız varlıklara ve bu arada kendi vücuduna ve vücut yapısına bakıp da düşünmüyor, teemmül ve tefekkür etmiyor, ibret alıp mütenebbih olmuyor, olmak da istemiyor. Elhasıl: Ne aklî delillere bakıyor ne de naklî delillere. Körü körüne gidiyor...

       Basiretsiz ve idrâksız avamın saplandığı küfür bu cinsten bir küfürdür. Yani küfr-i cehlîdir.

       Cehl:

       Cehl demek, bilmemek demektir. Cehalet de aynı manaya gelir. Burada cehl veya cehaletten maksat küfre de ve başkalarına da şamil olan bir keyflyettir. Yani bilinmesi vacip olan şeyi bilmemektir. Başka bir ifade ile; bilme şanından olan bir kimsenin bilinmesi şanından olan bir şeyi bilmemesi demektir. Yani şöyle de diyebiliriz: Cahil kelimesiyle kâfir kelimesi arasında umum-husus-mutlak vardır; her kâfire cahil denir ama, her cahile kâfir denmez.

       Basit ve mürekkeb:

       Cehalet iki kısımdır: Biri basit, biri mürekkeb.

       Cehl-i basit: Sahibi, kendi bilgisizliğini biliyor ve gerçeğe uymayan bir inanç da taşımıyor. Daha açığı; bilmiyor ama bilmediğini biliyor, ama bilme imkanı var, öğrenme imkanı var, öğrenebilir, anlayabilir, idrâk edebilir. Fakat bu kabiliyyetlerini ve bu imkânlarını istimal etmediğinden cehline kurban gidiyor ve inkar içinde boğulup gidiyor.

       İşte böyleleri hayvanlar gibidir. Kur’an’ın tabiriyle hayvanlardan daha aşağıdır. Çünkü, Allah bunlara akıl vermiş, zeka vermiş, imkan vermiş, ama bunları hakda, doğruyu bulmada ve bilmede değil, batılda, şeytanlıkta kullanmış ve şeytanlaşmıştır. Allah’ın verdiği nimetlerde su-i istimal etmiş, onları kemalât yolunda harcamamıştır.

       Yine İslam’da bir kaide: ,,Bilinmesi vacib olanın cehli haramdır. İtikad ve farz-ı ayın’lar hakkında olduğu gibi. Farz-ı kifaye kabilinden ise bilinmesi vacib. Fakat bir kısım insanın bilmesiyle diğerlerinden haramlık sakıt olur. Ve fakat hiç biri bilmiyorsa hepsi aynı zamanda haram işlemiş olur. İlmi vacib olmıyanın cehli haram değilse de kemâlatından kaybetmiş olur.” İşte bu, ilim ve cehil babında birer esastır.

       Cehlin ilacı:

       Cehil, yani bilmemek bir nevi hastalıktır. Cehil hastalığının ilaç ve tedavisi de ilimdir, ilim öğrenmektir.

       Hayret, şek, tereddüt ve tevâkuf:

       Ahlak-ı zemimeden birincisinin Allah’ı inkârdan - Allah’a sığınırız -ibaret olduğunu gördük. Bu arada küfür kelimesinin târifini ve taksimini de gördük. Üç kısımdan ibaret olan küfrün birinci kısmını teşkil eden küfr-ü cehliyi ve sebebinin neden ibaret olduğunu, ilaç ve tedavisinin ne suretle olacağını da kaydettik. Cehlin öyle bir kısmı da var ki, ona hayret, şek, tereddüt veya tevakkuf adı verilir. Sebebi ise, delillerin taarruz hali de, yani birbirleriyle görünüşte çelişir halde olmasından meydana gelir ve bu durum karşısında insan hangisiyle amel edeceğini şaşırır, hayretler içinde kalır.

       Tedavi şekli:

       Cehlin ilacı genelde ilim olduğuna göre, bu çeşit cehlin tedavi ve ilacı da o babdaki kanun ve kaideleri iyi bellemek, rabt-ü zabt etmektir. Hayrette kalmak, tereddüde düşmek gibi cehalet cinsinden hasıl olan hastalıkların tedavisi de mantık gibi ve benzeri gibi meani, usul, cedel, kelam, hikmet gibi aklî ilimleri tahsil etmektir.

       Şurası da mutlaka bilinmelidir ki, Allah kelamında, Peygamber sözünde çatışma, çelişme olmaz, olması mümkün değildir. Çünkü, bir kişinin iki sözü arasında tenakuzun bulunmasının sebebi o kişinin cehlidir, cehaletidir. Allah (c.c.) ile O’nun elçisi (s.a.v.)’in sözleri arasında bazen görünüşte tenakuz olduğu görülürse de aslında ve hakikatta tenakuz ve taarruz yoktur. 0 iki söz arasında mutlaka bir çıkış yolu vardır. İşte o çıkış yolunu bilmek ve bulmak lazım. Bunun da tek çıkış yolu vardır. 0 da ilimdir, ilim tahsilidir. İlgili ilimleri tahsil etmektir. İşte bu noktadan hareketle: İki delil arasında gözüken tenakuzu gidermek, bu iki delilin arasını telif etmek için, mantık, cedel, kelam gibi ilimleri tahsil edip usul ve kaidelerini bilmek ve yeri geldiğinde onları tatbik etmektir.

       Mesela iki ayet arasında veya iki hadis arasında veya ayet ve hadis arasında bir çelişme görüldüğünde önce bunların nüzul ve vürud tarihlerine bakılır. Birinin önce diğerinin sonra geldiği tesbit edilirse, ikincinin nasih, birincinin mensuh olduğu kanaatine varılır, ikinci ile amel edilip, birinci ile amel terkedilir. Bu da yine ilme bağlıdır; tarihi bilmenin yanında nesih meselesini de bilmelidir. Keza; Usul-i Fıkıh kitaplarında zikredildiğine göre nüzul ve vürud tarihleri bilinmediği takdirde bir kurtuluş yolu aranır. Hüküm, zaman ve mahal yönünden o iki delilin araları mümkün olduğu kadar cem ve telif edilir ve ikisiyle de mehma imkan amel edilir.

       Şayet bir çıkış yolu bulunamazsa ve ikisiyle de mehma imkan amel etme mümkün olmazsa, terketme yoluna gidilir. Mesela: Şöyle bir yol takip edilir; Ayetler arasında telif mümkün olmazsa, sünnet’e gidilir, sünnet’ler arasında telif mümkün olmazsa, sahabenin sözlerine gidilir, sahabenin sözleri arasında telif mümkün olmazsa kıyasa gidilir ve iki kıyas arasında bir telif imkanı olmazsa ozaman da kalbin şehadetine ve tercihine bakılır. Bu da mümkün olmazsa, o iki delil yok farz edilir.

       Ve yine usul ilminde kaydedildiğine göre taarruz halinde olan iki delilin nüzul ve vurud tarihleri bilinmediği takdirde bakılır: İki delilden biri haram hükmünü, diğeri mübah hükmünü ifade ediyorsa, haram hükmünü ifade eden delil, nasih kabul edilip onunla amel edilir. Çünkü aslolan ibahettir.

       Keza; haram hükmünü getiren delil, mübah, mendub ve kerahat hükmünü ifade eden delillere tercih edilir. Vücub hükmünü getiren delil mendub hükmünü getiren delile tercih edilir. Had cezasını defeden delil, vacib kılan delile tercih edilir; hafif hüküm ifade eden delil, ağır hüküm ifade eden delile tercih edilir. Hakikat, mecaza, sarih kinayeye, nehiy emre, emir ibaheye, ihtimali az olan ihtimali çok olana, mecaz müştereke, lügaten müstamel, şer’a müste’male tekidli olan tekidsize, tahsis görmemiş ammî, tahsis görmüş amme, mükayyed mutlaka, mutlak-ı takyid, mukeyyedi tevile, 1am ile muhalla cemi sığasını ve ism-i mevsuli 1am ile muarref olan ism-i cins üzerine, icma delilini nass üzerine, haber-i meşhur ahada, mütevatir meşhura, fıkıhla mâruf olanın haberi fakih olmayanın haberine, rivayetle mâruf olanın rivayeti böyle olmayanın rivayetine, müsned mürsele; tabiinin mürseli tebe-i tabiinin mürseline, isnad yönünden üstün olanın rivayeti alçak olanın rivayetine, Peygamber’e kadar ulaşan ananeli müsnedin mâruf kitablara ihale edilene, sıhhati meşhur ve mâruf kitaba dayandırılan rivayetin, böyle olmayan kitaba, bilittifak müsnedin ihtilaflı olana, şeyhe okunan rivayetin şeyhin okuduğu rivayete, Peygamber’den işiten ravinin rivayeti işitip işitmemiş olmasında ihtimal olana, ravisi sika, zeki, takva ehli, zabta sahib olanın rivayeti böyle olmayanın rivayetine, hadisin vürudu ile ilgili ravinin rivayeti ilgili olmayan ravinin rivayetine, başka delille teyid edilenin teyid görmeyen delille, Medine ehlinin ameline muvafık olanın olmayana, Halife’lerin ameline muvafık olanın olmayana, illeti zikrolunanın olmayana, sebebi has üzerine varid olan ammın böyle olmayana, vürud sebebi zikrolunanın zikrolunmayana tercih edilir.

       İki kıyas arasındaki tercih sebepleri diğer deliller arasındaki tercih sebepleri gibidir.

       Ya tercih sebepleri taarruz ettiği takdirde nasıl amel edilir? Bakılır: Tercih vasfı zati olan arizî olana tercih edilir.

       Mezheb tanımayıp da ,,Ben bulduğum ayet ve hadisle amel ederim” diyen yeni müctehidler (!) taarruz ve tercihle alakalı meseleleri çok iyi okusunlarki, ilmi seviyelerini bilip boylarının ölçüsünü bir alsınlar!..

       Hükümde Tevafuk:

       Bütün bu tercih yolları arandı ve tarandı da bir çıkış yolu bulunamadı, o zaman tearuz hüküm sürer. Ve işte o zaman şek ve tevakkuf kendini gösterir. Bundan dolayıdır ki, bazı müctehidler bazı meselelerde tevakkuf etmişlerdir; ,,Evet veya hayır” şeklinde bir hüküm beyan etmemişler, sükutu ihtiyar etmişlerdir. Mesela:

       Merkeb (eşek)in ve anası merkeb olan katırın suyunun artığı hakkında üç imamımız (Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed, Allah kendilerine rahmet etsin) tevakkuf etmişler, şek etmişler, ,,Temizdir veya değildir” diye kesin konuşmamışlardır; temizliği ve temizleyiciliği hakkında şüphe etmişlerdir ve neticede bunların suyunun artığına ,,Ma-i meşkuk” demişler: ,,Başka bir su bulunmadığı takdirde hem su ile abdest alacak hem de teyemmüm edecektir,” demişlerdir. Neden? Çünkü, eşeğin etinin temiz olup olmaması hakkında varid olan deliller taaruz halinde, birbirleriyle çatışıyorlar. Haberler çelişkili, kıyas mümteni.

       Hz. Enes’in iki rivayetinden birinde ,,Evcil eşeklerin etlerinin yenmesi yasaklanmış oluyor, diğer rivayetinde ise ,,Şu eşeklerden başka benim malım kalmadı,” sualine cevaben Allah Resulü (s.a.v.) şöyle demiş oluyor: “Malın semizinden ye!”

       Diğer iki rivayet de çelişkili: Abdullah b. Ebi Evfa’nın rivayeti şöyle:

    ,,Hayber günü evcil eşeklerin etleri haram kılındı.” Galib b. Ebcer’in rivayeti de şöyle: ,,Peygamber, eşeklerin etlerini mübah kıldı.”

       Eşeklerin etleri hakkında vaki olan bu çelişkili haberler su artıkları hakkında da tereddüt ve şüphe getirmiştir. Nitekim: Bu hayvanların su artıkları; İbn-i Ömer’in rivayetinde necis olmasına rağmen İbn-i Abbas’ın rivayetinde temiz olduğu zikredilmektedir.

       Kıyasta mümteni:

       ,,Kediye kıyas edip su ile abdest alınabilir,” diyemiyorsunuz. Çünkü, eşek kedi gibi ,,Tavvafinden” değil; ,,Köpeğe de kıyas edip suyunun artığı ile abdest olmaz!” diyemiyorsunuz. Çünkü zaruret var. Şöyle ki, merkeblerin insanlarla haşir neşir olmaları köpeğinkinden daha çok.

       İmam-ı Azam’ın Tevakkufu:

       Rivayete göre İmam, sekiz meselede tevakkuf etmiştir; evet veya hayır şeklinde cevab vermemiştir. Bunlardan bir kaçı:

      a) Kâfirlerin küçük yaşta ölen çocukları: Cennette mi, cehennemde mi?

       b) Çocukların sünnet olma vakti:

       Hangi yaşta?

       c) Dehir kelimesi:

       Belli bir müddetten mi ibaret, yoksa ,,Ebedi” mi demektir.

       d) Kabir azabı:

       Ruha mı bedene mi?

       e) Melekler ile peygamberler arasındaki efdaliyet:

       Melekler mi yoksa peygamberler mi daha efdal?

       f) Cellalenin yani necis yiyen hayvanın: Etinin temiz olması için kaç gün hapsedilmesi lazım?

       g) Av köpeğinin yetişmesi:

       Ne zaman ve nasıl yetişmis olmalı ki, avladığı hayvanın eti yensin?

       Sebep takva ehli olmak:

       Bütün bu tereddüt ve tevakkufların ve kesin karar verememenin tek sebebi vardır. 0 da takvadır, Allah’tan korkmadır; fetva vermenin, şeriat adına konuşmanın ağırlığını idrâk etmedir.

       ,,Cahil cesur olur; dine karşı laubali olanlar, Allah’tan korkmayanlar cüretkâr olur, ilimden yoksun olanlar hafif olur,” gibi sözler birer darb­ı mesel haline gelmiştir.

       İşte günümüzün yeni müctehidleri (!) işte ucuz kahramanlar, işte ham sofular! Dikkat edin! Bir tarafta İmam-ı Azam ve emsali zevat ve onların sahip oldukları ilim, takva ve ihtiyatlı davranmaları, kesin kanaat izhar etmeyip duraklamaları, bir tarafta da bunları beğenmeyen, bunların ictihadlarına hor bakan, kitablarına tenezzül etmeyen, dolayısıyla kendi mezhebini terkedip üç-beş kuruşa tenezzül ederek başkalarının meddahlığını yapan, on iki ilimden haberi olmayan, Allah’tan korkup Ümmet-i Muhammed’den utanmayan, üstelik allame kesilip ahkâm çıkarmaya cüret eden ve nihayet başından büyük haltlar karıştıran kendini bilmez cühelanın, ilimden irfandan haberi olmayan ucuz kahraman sofuların arz-ı endam etmelerini gözden geçirin! Geçirin de bu ümmetin ne hale gelmiş olduğunu bir görün!..

       0 büyük müctehidler, o muazzam dahiler, o her biri birer deniz mesabesinde olan alim ve allâmeler, o bildiğini bilen ve gereğini yerine getiren, bilmediği veya tereddüt ettiği yerde de susmasını ve ,,Bilmiyorum!” demenin de ilimin yarısı olduğunu bilen fazilet ve takva ehli gitmiş de vadiyi boş bulan tilkiler, valiliklerini ilan etmişlerdir!..

       Herhalde Allah Resulü (s.a.v.) şu sözleriyle bu echel-i cüheladan tecehhül etmiş cahilleri tasvir etmekte:

       ,,Allah, insanların (göğüslerinden) ilmi çekip almaz. Lakin alimleri almak suretiyle alır. (Ortada) Alim kalmayınca, insanlar cahilleri başa geçirirler. Onlar da kendilerine sorulanlar hakkında ilimsiz fetva verirler. Hem kendileri delalete düşerler hem de başkalarını delalete düşürürler. (Yani hem dall hem de mudil olurlar.)” (İbn-i Mace, Mukaddime 8)

       Dini meselelerde acele etmemek ve ihtiyatlı davranmak:

       Mâlum, dini meselelerde konuşmak demek, Allah adına, şeriat adına konuşmak demektir. Kesin bilmediği mevzularda ya susmalı ya da bilmiyorum demelidir. Bilmiyorum demek peygamberlerin, hatta meleklerin adetlerindendir. Dürr’ül Münteka’da kaydedildiğine göre, Allah Resulü (s.a.v.)’e “Yeryüzünün en eftal yeri neresidir?” diye soruldu. ,,Bilmiyorum; Cebrail Aleyhisselam’a sorayım” demişti. Sordu; 0 da ,,Bilmiyorum, Aziz ve Celil olan Rabb’ülâlemin’den sorayım...” diye cevap vermişti. Rabb’ülâlemin de cevap verdi:

       ,,Yeryüzünün en eftal ve en hayırlı yeri mescidlerdir, mescidlerin en hayırlı sakinleri de mescide en önce giren ve en sonra çıkandır. Şerlisi de en sonra giren ve en önce çıkandır.”

       Bu babda söylenenlerde müftülere büyük bir tenbih dersi vardır. Şöyle ki, sorulan suallerde şayet bilmiyorsa ,,Bilmiyorum” demekten çekinmemelidir. Zira şer’i meselelerde tahmin yürütmek caiz değildir; Allah’a, şeriat’a iftira olur ki, bunun vebali de çok büyüktür. Irakayn’nin yani Basra ile Kufe müftüsü Şabi’ye bir mesele soruldu. 0 da ,,Bilmiyorum” cevabını verince, iki Irak’ın müftüsü olduğun halde ,,Bilmiyorum demekten utanmıyor musun?” dediler. 0 da şu cevabı verdi: ,,Niye utanayım; Mukarreb melekler bile bilmiyoruz dediler. Ben kim oluyorum...” diye karşılık verdi. Keza; İmam Ebu Yusuf’a bir mesele sorulmuştu. 0 da bilmiyorum demişti. Cevap verdiler ve dediler ki: Beytülmaldan günde şu kadar yersin de bilmiyorum dersin? Öyle mi? 0 da şu karşılığı vermişti: ,,Ben ilmim kadar yiyorum. Eğer cehlim kadar yani bilmedikterim kadar yeseydim dünyanın malı da bana yetmezdi...” Bir örnek daha: Ebu Bekir El-İyaz’a minberde iken bir mesele soruldu. 0 da ,,Bilmiyorum” cevabını verdi. ,,Orası cahillerin yeri değil, orası yüksek yerdir, oraya alimler çıkar!..” dediler. 0 da şu karşılığı verdi: ,,Ben ilmim kadar yükseğe çıktım. Eğer cehlim kadar yükseğe çıksaydım, başım göğe değerdi.” Yine bir başka misal daha: İmam-i Malik Hazretleri’ne kırk mesele soruldu da o sadece dört meselesine cevap verdi, otuz altısına ,,Bilmiyorum” dedi. Bu şekilde cevap verişi onun müctehid oluşuna münafi değildir. Çünkü, araştırması ve düşünmesi gerekli idi. Ve son bir örnek de şu: Bir âlimden bir mesele sorulmuştu. 0 da ,,Bilmiyorum” diye cevap vermişti. Adamın birisi ona dedi: ,,Orası cahillerin yeri değil, âlimlerin yeridir!..”Alim, cevap verdi ve dedi ki: ,,Şu bulunduğum yer bilebildiğini bilen ve bilemediğini de bilmiyenlerin yeridir. Ama herşeyi bilen ve fakat hiç bilmediği olmayanın yerine gelince 0, mekândan münezzehtir (c.c.).”

       Herhalde bu kadarı ucuz kahramanlara ders ve nasihat yönünden yeter de artar da!..

     

       Cehli Mürekkeb:

       Cehaletin ikinci kısmı cehli mürekkeb’dir

       Cehli mürekkeb demek, bir şeyi o şekilde biliyor ve o şekilde itikad ediyor ki, o şey gerçekde hiç de öyle değil. Felsefecilerin ve sapık fırkaların seriat’a muhalif inanış ve itikadları gibi. İnsanlar bu yönden dört kısma ayrılırlar:

       1- Bilir, bildiğini de bilir. İşte bu âlimdir. Buna uyun!

       2- Bir adam ki, bilir. Ve fakat bildiğini bilmez. Bu da uyuyor. Bunu uyandırın!

       3- Bir adam ki, bilmiyor ve fakat bilmediğini biliyor. Buna öğretin!

       4- Dördüncü bir adam da var ki, bilmiyor ve fakat bilmediğini de bilmiyor. Bu ahmak bir insandır. Bundan sakının!

       İşte cehli mürekkeb dördüncü sıraya giren insandır. Yani bilmiyor ve fakat bilmediğini de bilmiyor. Bundan sakınmak gerek. Çünkü bu, cehli basitten daha şerli ve daha zararlıdır. Cehli basitte cehalet bir, bunda ise ikidir. Yani bu katmerli cahildir. Bunu uyarmak ve buna bir şey vermek çok zordur. Çünkü, bu çeşit cehalet müzmin bir hastalık gibidir ki, doktorları da yorar, tedavisi mümkün değildir. İsa Aleyhisselam’ın dediği gibi: ,,Ben anadan doğma gözsüzleri tedavi ettim, alaca hastalıkları iyileştirdim ve ölülerin dirilmesine biiznillah sebep oldum ama, katmerli cehalet hastalıkları beni yordu.”

       Sebep ise, böyle katmerli bir cehalete s

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    2/5/2008 · Kategori: FIKIH

     

     

     CUMA GÜNÜNÜZ MÜBAREK OLSUN

     

    CUMANIN FAZİLETLERİ

    «— Ey mü'minler! Cum'â Günü namaza çagrılınca alış - verişî birakarak hemen Allah'ı zikretmeye kosun. Böyle davranabilirseniz, sizin için daha hayirlidir.»
    (Cuma - 9)


                                                                                  
    Bilesin ki, Cum'a Günü, Allâh'in kendisi ile Islâm'i yücelttigi ve müslümanlara mahsus büyük bir gündür.

    Ulu Allah (C.C.) buyuruyor:

     

    «— Ey mü'minler! Cum'â Günü namaza çagrılınca alış - verişî birakarak hemen Allah'ı zikretmeye kosun. Böyle davranabilirseniz, sizin için daha hayırlidir.»
    (Cuma - 9)

    Görülüyor ki, Ulu Allah Cum'â Namazi sirasinda dünya isleri ile, daha dogrusu Cum'â Namazina kosmaktan olıkoyacak her şeyle ilgilenmeyi yasaklamaktadir.


    Peygamber'imiz (S.A.S.; buyuruyor ki:

     «— Hiç süphesiz. ulu Allah size bu gün ve buraya Cum'âyi farz kilmistir.»


    Yine Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

     «— Özürsüz olarak üc Cum'â terkedenin kalbini Allâh mühürler.»
    Baska bir rivayete göre. hadîsin son kismi
    «... O kimse Islâm'i arka­sina atmis olur»
    seklindedir.


    Adamin biri Ibni Abbas'a  ömründe hic Cum'aya gitmeksizin ve hiç bir namazi cemâatle kalmaksizin ölen kimsenin durumunu sordu, ibni Abbâs  "O cehennemliktir" cevap verdi. Fakat adam aldigi cevaptan tatmin olmayarak bir ay boyunca çesitli kereler ibni Abbâs'a  bas vurarak ayni meseleyi sordu ve her defasinda «O cehennemliktir» cevabini aldi. 



    Bildirildigine göre, kitab ehli müsriklere (hiristiyan ve yahudilere Cum'a Günü verildi. Fakat hakkinda anlasmazliga düsünce onlardan alindi. Sonra Allâh, o günü bize hidâyet etti, o günü bu ümmete birakarak bizlerin bayrami yapti. Bu ümmet ona ilk ve asil sahip olanlardir. Bu konuda kitab ehli sonra gelir.


    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

     «— Cebrail (A.S.) bana geldi. Elinde bembeyaz bir ayna vardi. «Bu Cum'adir. Rabb'in onu Sana ve Senden sonra ümmetine bayram olsun diye farz kildi» dedi. Ben «Bizim için onda ne var» diye sordum. Cebrail (A.S.) dedi ki. «Sizin için onda hayirli bir ân vardir ki; kim o anda hayirli bir sey dilerse Allâh (CC.) diledigini mutlaka verir. Yahud bir seyden korunmasini isterse Allâh onu o korktugu seyden korur. Bizce O, günlerin en kiymetlisidir. Biz, âhirette ona «Yevm'ül - Mezid» deriz.

    Ben: Rabbin neden kendisine Cennette miskten daha hos kokulu olan bir ova seçmistir.» dedim. Cum'â Günü olunca yüceliklerden inerek Kürsi'sini sereflendirir ve oradakilere cemâlini gösterir de onlar da Onu görürler» dedi.


    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

     «— Günes altindaki günlerin en hayirlisi Cum'a Günü'dür. Adem, (A.S.) o gün yaratilmis, o gün Cennet'e girmis, o gün yeryüzüne indirilmis, o gün tevbesi kabul edilmis, o gün ölmüstür. Kiyamet de o gün koopacaktir. Meleklerin gökte taktigi isme göre Allâh'in katinda Yevm'ül - Mezid» dir. Cennet'te Allah'in (CC.) cemâli o gün görülecektir.»


    Hadiste bildirildigine göre

     Ulu Allah her Cum'a günü, altiyüz bin kisi cehennemden âzâd eder.


    Enes Ibni Mâlik'in  riveyet ettigine göre. Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor:

     "Cum'â Günü iyi geçince diger günler de iyi geçer."


    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

     «— Cehennem her gün zevalden önce ögle vakti girmek üzere iken yeniden tutusturulur Cum'â hariç, o sirada namaz kilmayiniz. Cünki Cum'â Gününün tamami namaz oldugu için cehennem o gün hiç tutusturulmaz.»


    Kâ'b-ul Ahbâr  buyurur ki;

    «Ulu Allah beldeler içinde Mekke'yi, aylar içinde Ramazan'i, günler içinde Cumâ'yi ve geceler içinde Kadir gecesi'ni üstün kilmistir.»


    Söylendigine göre. Cum'â günü, kuslar ve böcekler oralarinda karsilasinca «Selâm, selâm, ne iyi gün» derler.


    Peyganber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

     «— Cum'â Günü veya gecesi ölene Allâh sehid mükâfati yazar ve onu kabir fitnesinden korur.»

    İSTİĞFAR DUASI
        Allah’ım!

    Sen Rabbimsin, ibâdete lâyık hiç ilâh yoktur, yalnız Sen varsın; beni Sen yarattın, şüphesiz Sen'in kulunum ve gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ü va'ad üzere sâbitim. Allah’ım islediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsan buyurduğun nimetini zât-i ulûhiyetine itirâf ederim. Günâhımı da îtirâf ederim. Binâenaleyh günâhımı Sen yarliğa! Çünkü günah yarlığamak, kimsenin haddi değildir, ancak Sen yarlığarsın!.

         İlahi,

     senin dergâhında hüccetim, ihtiyaçlarımdır; azığım ise fakrım ve çaresiz ligimdir. İlahi, senin cömertlik denizlerinden bir damla bana yeter; senin af nehirlerinden bir zerre bana kafi gelir

     

    Allahım!
    Kahrın da hoş lûtfun da hoş diyerek Senden gelen her şeye razı olmayı öğrenmemizi nasip eyle...

     

    Allahü teâlâ, Cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır.

    Cuma suresi sonundaki âyet-i kerimede mealen;

    (Ey iman etmekle şereflenen kullarım!

    Cuma günü, öğle ezanı

    okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve

    Cuma namazı kılmak için

    camiye koşunuz. Alış verişi bırakınız!

    Cuma namazı ve hutbe, size,

    başka işlerinizden daha faydalıdır.

    Cuma namazını kıldıktan sonra,

    camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz.

    Allahü teâlâdan rızk bekleyerek çalışırsınız.

    Allahü teâlâyı çok hatırlayınız

    ki, kurtulabilesiniz!)

     buyuruldu. Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır.

    İsteyen camide kalıp, namaz,

    Kur'an-ı kerim, dua ile meşgul olur.

     

     

    Cuma namazı, İslam dininde cuma günü öğle vakti cemaatle kılınması farz olan bir namazdır.


    Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu günde müslümanlar mabetlerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya koyulurlar. Bir hadiste: "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür. Âdem aleyhisselam O gün Cennete konulmuş, O gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır." denmiştir.

    Hz.Muhammed, hicret zamanında Medineye yakın bulunan Salim İbni Avf yurdunda Ranuna denilen vadi içerisinde Beni Salim Mescidinde ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.

    Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir. Cuma namazı için minarelerde ezan okunur. Camilere gidince önce aynen öğle namazının sünneti gibi, dört rekat cumanın ilk sünneti kılınır. Daha sonra cami içinde bir ezan daha okunur. Minberde cemaata karşı bir hutbe okunur. Bu hutbeden sonra ikamet alınarak cumanın iki rekat farzı cemaatle aşikare okuyuşla kılınır. Bir farzdan sonra yine öğlenin ilk dört rekat sünneti gibi, cumanın son dört rekat sünneti kılınır. Bundan sonra da "Zuhrü ahir" diye dört rekat namaz kılınır. Bu son öğle namazı, öğlenin dört rekat farzı gibi kılınmakla beraber sünnetlerde olduğu gibi dört rekatın hepsinde fatihadan sonra sûre okunması daha iyidir. Arkasından da "Vaktin sünneti" niyeti ile aynen sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.

    Cuma şartlarını kendilerinde toplayan kimseler için iki rekat cuma namazı "Farz-ı ayın"dır. Cuma namazının diğer namazlardan başka olarak kendisine özgü on iki şartı daha vardır. Bunların altısı vücubunun (farz olmasının), diğer altısı da edasının şartlarıdır.

    Beş vakit namazın şartlarından başka cuma namazının çeşitli şartları vardır. Bunlar:

    Erkek olmak şartdır
    Hür olmak, (Esir veya hapis olmamak)
    Mukim olmak, (Yolculukta olmamak)
    Sıhhatli olmak, (Namaza gidemeyecek kadar hasta olmamak)
    Gözleri sağlam olmak, (Kör olmamak)
    Ayakları sağlam olmak, (Kötürüm olmamak)
    Namaza gitmeye mani ve gitmemeyi mübah kılan bir özrü bulunmamak, (Düşman korkusu, şiddetli yağmur, çamur gibi şeyler cumaya mani hallerdir)
    Cuma namazı kılınacak yerin şehir olması, (izin ve berat verilen köylerde de kılınabilir)
    Namazı emir veya vekilinin kıldırması,
    Öğle namazı vaktinde kılınması,
    Cemaatin huzurunda hutbe okunması,
    İmamdan başka üç kişi bulunması,
    Cuma kılınan yerin herkese açık olması.

    (türk forum-alıntı)

     

     

    Cuma Namazı , Cuma Namazının Kılınışı

     

     

    CUMA NAMAZININ KILINIŞI:

    16 rekattır.
    4 rekat ilk sünnet,
    2 rekat farz,
    4 rekat son sünnet,
    4 rekat âhır zuhur,
    2 rekat vaktin sünneti


    4 Rekat ilk sünnetin kılınışı

    1. Rekat

     - Niyet edilir
     - Tekbîr getirilir
     - Sübhâneke okunur
     - Eûzü Besmele çekilir
    -  Fâtihâ okunur
    -  Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    İkinci rek'ata kalkılır

    2. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fatihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
     - Oturulur (ilk oturuş)
     - Ettehıyyâtü okunur.
    Üçüncü rek'at için ayağa kalkılır

    3. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    Dördüncü rek'at için ayağa kalkılır
    4. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtiha okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a gidilir
     - Secde yapılır
     - Oturulur.(son oturuş)
     - Ettehıyyâtü okunur
     - Salli Bârik okunur.
     - Rabbenâ âtina okunur
     - Selâm verilir
    Allahümme entesselâmı ... denip imamın farzı kıldırması beklenir.

    Müezzin iç ezan okur. Sonra imam hutbeye çıkar. Hutbeden inince müezzin kâmet getirir. Cemaatle farz kılınır.

    2 Rek'at farzın kılınışı

    1. Rekat

     - Tekbîr getirir
     - Sübhaneke okunur
     - Ayakta birşey okumadan imam dinlenir, sonra imamla, rüku, secde yapılıp ikinci rek'ate kalkılır.

    2. Rekat

    İkinci rek'atte de birşey okumadan imam dinlenir. sonra imamla beraber,rükü secde yapılıp oturulur.
     - Ettehıyyâtü okunur.
     - Salli bârik okunur.
     - Rabbenâ âtinâ ... duâsı okunur.
     - İmamla beraber selâm verilir.
    Dört rek'at son sünnet kılmak üzere ayağa kalkılır.

    4. Rekat son sünnetin kılınışı

    1. Rekat

     - Niyet edilir.
     - Sübhaneke okunur
     - Fâtiha okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    İkinci rek'at için ayağa kalkılır

    2. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
     - Oturulur (ilk oturuş)
     - Ettehiyyâtü okunur
    Üçüncü rek'at için ayağa kalkılır

    3. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtiha okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    Dördüncü rek'at için ayağa kalkılır

    4. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rüku'ye eğilinir
     - Secdeye gidilir
     - Oturulur
     - Ettehıyyâtü okunur
     - Salli barik okunur
     - Rabbenâ âtina duâsı okunur
     - Selâm verilir

    Allahümme entesselâmü... dedikten sonra, âhir zuhur namazını kılmak için kalkılır..

    4 Rekat âhır zuhurun kılınışı

    1. Rekat

     - Ahir zuhur namazını kılmaya niyet edilir.
     - Sübhaneke okunur
     - Fâtiha okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    İkinci rek'at için ayağa kalkılır

    2. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtiha okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
     - Oturulur (ilk oturuş)
     - Ettehiyyâtü okunur
    Üçüncü rek'at için ayağa kalkılır

    3. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtiha okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    Dördüncü rek'at için ayağa kalkılır.

    4. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Rüku yapılır
     - Secde yapılır
     - Oturulur (Son oturuş)
     - Ettehıyyâtü okunur
     - Salli bârik okunur
     - Rabbenâ âtina duâsı okunur
     - Selâm verilir
    Allahümme Entesselamü... denir. Sonra vaktin sünneti için ayağa kalkılır.

    2 Rekat vaktin sünneti namazının kılınışı

    1. Rekat

     - Niyet edilir
     - Tekbîr getirilir
     - Sübhâneke okunur
     - Eûzü Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rükü’a eğilinir
     - Secdeye gidilir
    İkinci rek'at için ayağa kalkılır

    2. Rekat

     - Besmele çekilir
     - Fâtihâ okunur
     - Zamm-ı sûre okunur
     - Rüku'ye eğilinir
     - Secdeye gidilir
     - Oturulur
     - Ettehıyyâtü okunur
     - Salli barik okunur
     - Rabbenâ âtina duâsı okunur
     - Selâm verilir
    Allahümme entesselâmü... dedikten sonra, üç defa istigfâr söylenip, Ayet-el Kürsi okunup, tesbih çekilir ve duâ edilerek cuma namazı tamamlanmış olur

     

     

    cuma gününün faziletleri

    Cuma günü, büyük bir gündür; Allah Teala, İslamı ve müslümanları onunla şereflendirmiştir. Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Üzerinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O gün Adem (a.s.) yaratılmış, o gün cennete sokulmuş, o gün yere indirilmiş, o gün tevbesi kabul edilmiş, o gün ölmüştür. O gün kıyamet kopar ve o gün cennettekilerin Allah Teala'yı anma günüdür."(Müslim)

    "Cuma günü daha önceki kitap ehlinede verilmişti. Fakat onlar, onu kabul edip etmeme konusunda ihtilaf edince, o gün kendilerinden alındı. Ondan sonra bize verildi ve bizim için bayram günü yapıldı."

    "Cuma günü veya gecesinde ölen müminlere şehid sevabı verilir ve bunlar kabir fitnesinden korunurlar."

    Ka'b El Ahbar şöyle demiştir:"Allah Teala, şehirlerden Mekke'yi, aylardan Ramazan ayını, günlerden Cuma'yı, gecelerden de Kadir'i üstün kılmıştır."

    Hayırlı cumalar ve hayırlı ramazanlar.


    Kaynak: İmam Gazali, İhya'u Ulumid'din, İbadetler, Cuma Namazı, s 297-298

     

     

     

    cuma günü

     

    Hadisler:
          Evs İbnu Evs radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cum'a, en hayırlı günlerinizden biridir. Hz. Adem aleyhisselam(ın toprağı) o gün yaratıldı, o gün kabzedildi. (Kıyamette Sûr'a) o gün üflenecek, sayha da o günde olacak. Öyleyse o gün bana salâvatı çok okuyun. Zira salâvatlarınız bana arzedilir!" Orada bulunanlar: "Salavatlarımız size nasıl arzedilir? Siz çürümüş olacaksınız!" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Allah Teala Hazretleri, Arz'a peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldı! buyurdular." Ebu Davud, Salat 207, (1047); Nesai, Cum'a 5, (3, 91, 92).
          İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cum'a gecesi veya cum'a günü vefat eden hiçbir müslüman yoktur ki, Allah onu kabir fitnesinden korumamış olsun." Tirmizi, Cenaiz, 72, (1074).
          Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm cum'a gününden bahis açıp dedi ki: "Onda bir saat vardır; müslüman bir kul namaz kılar olduğu halde, o saate erse, Allah'tan her ne istemişse onu Allah kendisine mutlaka verir." Bunu söylerken (Resulullah) eliyle o vaktin azlığını işaretliyordu." Buhari, Cum'a 37, Talak 24, Da'avat 61; Müslim, Cum'a 13, (852); Muvatta, Cum'a 15, (1, 108); Nesai, Cum'a 45, (3, 115, 116).
          Ebu Bürde, babası Ebu Musa el-Eş'ari radıyallahu anh'tan naklediyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Cum'adaki icabet saati imamın minbere oturduğu anla, namazdan çıkması anına kadar geçen vakittir" dediğini işittim." Müslim, Cum'a 16, (853); Ebu Davud, Salat 208, (1049).
    Hz. Enes radıyallahu anh demiştir ki: "Cuma günü, (duaların kabul edileceği) ümit edilen saati, ikindi namazından sonra güneşin ufuktan kaybolması anına kadar arayın." Tirmizi, Salat 354, (489).
         62:el-CUM'A Suresi Ayet:9. Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.

         «Cuma günü Cuma ezanı okunduktan sonra çıkancıya kadar kazanılan bütün paranın haram olduğunu dahi bilmiyorsun veya bildiğin halde işine öyle geldi.»
         Rasulullah(s.a.v.) "cuma gününde duaların kabul olduğu bir saatten" bahsetmektedir. Fakat hangi saat olduğunu açıklamamaktadır. Allah'ın rızasını aramayı kendisine hedef edinen mü'min o saati yakalayabilmek için gayret gösterecek, yirmi dört saat imkan nispetinde müteyakkız ve uyanıklık içinde olacaktır, azami nispette dua, ibadet ve istiğfarla meşgul olacaktır. Bu saati haftanın birinde gece vaktinde, bir diğerinde seher vaktinde, bir diğerinde kuşluk, öğle, öğle-ikindi arası, ikindi akşam, akşam-yatsı arasında vs. arayacaktır.
         Rasulullah (aleyhisselatu vesselam)'in bu hadisini, ~cuma gününü mü'minin bayramı ilan eden~ hadis-i şerifleriyle birleştirecek olursak şöyle bir neticeye ulaşırız:Efendimiz (aleyhisselatu vesselam) bize bayram adabı vermektedir. Yani ~yeme, içme, birleşme~ günleri olarak da tarif edilmiş olan bayram ve tatil günlerimiz -bugün olduğu gibi- gafilane geçirilmemelidir. İbadet, ağırlıkla bu günlerde yer almalıdır. Şimdilerde Batı tarzının hakim olduğu anlayışla haftanın iki gününü -bilhassa uygun mevsimler boyunca- piknik adı altında ve yılın en az bir ayını yaz tatili adı altında heba edişimiz İslam'a ne kadar uzak bir tatbikat olmakta!
         Ebedi hayatın kazanılması için verilmiş bir sermaye durumunda olan ömrümüzün nasıl içler acısı bir israfı olmaktadır!
         Ey akıl, izan ve iman sahipleri düşünün!

         Cuma Gününün Fazileti:
         Cuma gününü, Rasulullah(s.a.v.) "mü'minlerin bayramı" olarak tasnif buyurur. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumi merasimlerle kutlamasıdır. Her bayramda bir kutlama ve merasim ve bunun da bir sebebi vardır. O halde, Cuma gününü kutlamaya sevk eden hususiyetleri nelerdir? Şeriat kitapları, bu günün hususiyetleri üzerine otuzdan fazla keramet ve fazilet zikrederler. Bazılarını şölece kaydediyoruz:
         * Bayram günüdür, Münferit oruç tutulmaz.
         * O günün sabahında Secde ve insan surelerini, gündüzde Cuma ve Münafıkun sureleri okunur.
         * Cuma günü gusledilir, koku sürülür, misvak kullanılır, en güzel elbiseler giyilir.
         * Mescidler buhurlanır.
         * Mescide erken gidilir.
         * Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olunur.
         * Sessiz durulur, hutbe dinlenir.
         * Kehf suresi okunur.
         

     

    CUMA GÜNÜNÜN FAZİLETİ VE YAPILACAKLAR 

     

     

    Günlerin ve gecelerin efendisi olan cuma günüyle,cuma gecesi yapılacak olan bazı amellerin faziletlerini(bu konuda çok hadisi şerifler vardır,bir kaçını zikr edeceğiz) beyan etmeye çalışacaz inşallah

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Güneşin üzerine doğduğu günlerin en hayırlısı cuma günüdür,çünkü Adem(aleyhisselam)o günde yartılmıştır.o gün cennete sokulmuştur ve o günde cennetten çıkarılmıştır.Tövbesi o gün kabul olmuştur.Kıyamette o gün kopacaktı.

    FAZİLETLERİ...

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Allah'u Teala her cuma günü altı yüz bin kişiyi cehennemden azad eder.

    peygamber efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Cuma günü,günahsız geçerse,haftanın diğer günleri de öyle geçer.

    peygamber efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma gününün sabah namazını cemaatle kılarsa o kişinin mağfiret olmayacağını zannetmiyorum.

    peygamber efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma günü boy(gusül)abdesti alırsa geçmiş on günlük günahları mağfiret olur


    YAPILACAKLAR


    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Cuma gününde ve gecesinde bana çok salat okuyun,böyle yapana kıyamet gününde,şahit ve şefaatçi olacağım.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Parlak gecede ve nurlu günde bana çok salat edin,çünkü sizin salatlarınız bana arz edilmektedir.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma günü ve gecesi,bana yüz kere salat okursa,Allah'u Teala onun ahiret isteklerindenyetmiş,dünya hacetlerinden de otuz olmak üzere yüz arzusunu yerine getirir ve size hediyeler geldiği gibi,o salatları da bana arz edecek meleği Allah'u Teala bu hususta görevlendirir.Şüphesiz benim ölümümden sonraki ilmim,sağken bilmem gibidir.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma gecesi kehf suresini okursa,kendisiyle Kabe arası o kişi için nur gibi parlar.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma gecesi,Duhan suresini okursa,yetmiş bin melek o kişi için sabaha kadar istiğfar eder.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma gecesi veya günü Duhan suresini okursa,Allah'u Teala kendisine cennette bir köşk yapar.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Cuma gecesi,Duhan suresini okuyan,sabaha affolunmuş olarak çıkar.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Her kim cuma gecesi Bakara ve Ali İmran surelerini okursa ona yedinci ket gökle,yedinci kat yer arası kadar sevap verilir.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Cuma gecesi Yasin suresini okuyan,mağfiret olunur.

    Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)bir hadiste buyurdularki:Cuma gecesi(bir rivayet cuma günü)Yasin ve Saffat surelerini okuyan kişiye Allah'u Teala hazretleri dileklerini verir...

     

     

    Allah Rasulüne Cuma Günü Salavat Getirmek

     

    Her zaman ve her durumda salavat getirilebilir. Ama Efendimizden nakledilen hadislere, eserlere, fiillere ve tavsiyelere baktığımızda, Cuma gününün diğer zamanlara göre özel bir yeri vardır bu konuda. İmam-ı Sehâvî, “el-Kavlu’l-bedî’ fi’s-salât ale’l-Habîbi’ş-Şefî” adlı eserinde değişik tariklerden pek çok hadis rivayet etmiştir ki bunların hepsi Cuma günü salavat getirmenin önem ve faziletini anlatmaktadır. Mesela, Evs b. Evs (ra)’dan rivayet edildiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Günlerinizin en değerlisi Cuma günüdür. O günde Adem yaratılmış ve o günde ruhu kabzedilmiştir. Sûra üfürme o gündür, kıyamet o gündür. O günde bana çokça salavat getirin. Zira sizin salavatınız bana arzolunur.” Ashap Efendilerimiz buyurdular ki: Ya Resulallah! Sen çürümüş olacaksın, bizim salavatımız sana nasıl arzolunur? Buyurdu ki: “Allah peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa haram kılmıştır”

    Aişe (ra)’dan rivayet edildiğine göre:

    “Kim Cuma günü bana salavat getirirse, kıyamet gününde ona şefaatim hak olur”

    Enes’den rivayet edildiğine göre:

    “Cuma günü bana bolca salavat getirin. Çünkü Cebrail bana az önce geldi ve Rabbisinden şu bilgileri getirdi: Yeryüzünde bir müslüman sana bir kez salavat getirirse, ben ve meleklerim ona on kez salat ederiz”.

    “Cuma günü bana çokça salavat getirin. Çünkü, Cuma, meleklerin şehadet ettiği şahitli bir gündür. Bana salavat getiren bir kulun sesi, nerede olursa olsun bana ulaşır.”

    Şu rivayet edilen hadisler hepsi sıhhatli olan hadislerdir.

    إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا()

    إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمْ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُهِينًا()

    el-Ahzâb suresi, 56. Ayet. 

     

     


     

     CUMANIZ MÜBAREK OLSUN

     

     

    CUMA GÜNÜNÜN ÖNEMİ

     

     

    Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:

    "Cum'a gününde bir saat vardır. Allah'ın kullarından bir müslim namazda ve kıyamda iken Allah Teâlâ'dan niyâz ile bir şey isteyip duâsı o saate tesadüf ederse Allah teâlâ Hazretleri o kimsenin dileğini verir." Böyle buyurduktan sonra mübarek küçük parmağının ucuna işaret buyurdu. (11)

    Cum'a gününün içindeki saat, küçük parmağına nisbetle parmağın ufak ucu ne kadar ise, güne nis-betle o kadar az bir müddetdir ki o saat içinde her halde duâ müstecâb olur demektir.
    Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri:

    - 'Cum'a günü, ibâdet ve ezkâr ile mü'minle-rin kalbi mesrûr olacak bir bayram günüdür' (12) buyurmuşlardır.

    -"Size bir sûre haber vereyim mi ki, azameti semâ ile arz arasını doldurmuş, onu yetmişbin melek teşyî' etmiştir? O sûre Kehf süresidir. Kim cum'a günü bu sûreyi okursa Allah onu öteki cum'aya kadar bu sûre ile mağfiret eder, sonunda üç gün de ziyâdesi vardır. Ve semâya ulaşan bir nûr verilir ve Deccal'in fitnesinden muhafaza edilir. Yatacağı vakit bu sûrenin sonundan beş âyet okuyan hıfz olunur ve gecenin istediği vaktinde kaldırılır." (13)

    "Ey Rabbim! Perşembe günü ümmetimin erkenden yaptığı işleri bereketli kıl." (14)

    Hadîsin şerhinde deniliyor ki, bugünün evvelinde bir ihtiyacını tedarik etmek, nikâh akdetmek ve bunun gibi mühim işler sünnettir.

    "Cum'a gününde; Yani perşembeyi cumaya bağlayan gece iki rek'at namaz kılıp Fâtiha'dan sonra onbir defa Zilzâl Sûresini okuyan kimseyi Allah Teâlâ kabir azâbından ve kıyâmet korkularından emin kılar. " (15)

    "Şu duâ ile cum'a günü herhangi bir saatte dua edilirse sâhibine muhakkak icâbet olunur." (16)

    "Cum'a gününde bir saat vardır, mü'min bir kul namazda duâ ederken Allah 'dan bir şey ister ve o saate denk gelirse Allah muhakkak ona icâbet eder. Ashab-ı kirâm: 'Bu saat hangi saatdir yâ Resûlellah" dediklerinde: "İkindi namazı ile güneş batması arasındaki vakittir." buyurdular.

    "Cum'a namazından sonra daha oturduğu yerden kalkmadan yüz defa

    diyen kimsenin yüzbin günâhını, ana ve babasının da yirmidörtbin günâhını Allah mağfiret eder." (17)


    (11) bk. el-Ezkâr, 80; Buharî, Deavât, 61.
    (12) el-Câmi'u's-Sağîr.
    (13) bk. Tuhfetü'z-zâkirîn, 269
    (14) Tirmizî, Ticâret, 41.
    (15) Râmûzü'l-ehâdîs, 427 (Deylemî'den)
    (16) el-Cami'u's-Sağîr.
    (17) Buharî, Deavât, 61.

    Cuma gününün önemi

     

    1- Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibâdetlere en az, iki kat sevab verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır.

    Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

    (Sevablar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz]

    (Cuma günü selametle geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali]

    (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemî]

    (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevab verilir.) [Taberânî]

    (Cuma günü veya gecesi ölen, şehit olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym]

    (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim]

    (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizî]

    (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberânî]

    (Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]

    [Böyle büyük mükâfat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.]

    (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, belâdan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni]

    (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni]

    (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani]

    (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim]

    (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zâlim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkar ederek Cuma namazını terkedenin iki yakası bir araya gelmesin!
    Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekâtı, haccı, orucu ve hiçbir ibâdeti kabul olmaz.) [İbni Mace]

    (Allaha ve ahırete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberânî]

    (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizî]

    2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alış-verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alış-veriş yapmak mekruhtur.
    Hâlbuki alış-verişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alış-veriş yapılması mekruhtur. (Dürer)

    3- Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye)

    4- Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur.

    Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (R.Muhtar, Fetava-i Abdurrahim)

    5- Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler.

    6- Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle:

    (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim]

    (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buharî]

    7- Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye)

    8- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

    (Cuma günü oruç tutana, on ahıret günü oruç sevabı verilir.) [Beyhekî]

    Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

    (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buharî]

    (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (R.Muhtar)
     
     
     
    CUMA GÜNÜMÜZ MÜBAREK OLSUN  RABBİM FAYDALANMAYI NASİP ETSİN
     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    30/4/2008 · Kategori: FIKIH

     

     

    RABITA NEDIR

     

     

    "Müridin "Fena Fillah" makamına ulaşmış olan Şeyh'i nin suretini, hayalinde saklamak suretiyle, Oâ??nun ruhaniyetin-den feyz almak ve istimdad dinlemekten İbarettir."        

    Rabıta, etrafında kıyametler koparılmak istenen, bazılarınca şirke kadar varmakla itham edilen bir tasavvuf mes'elesidir. İlk devir sufilerinde lafız olarak rastlanmayan bu kavram,   yanlış algılamalar sonucu neredeyse mahkum edilmek istenmiş, ve muhdes, ya da bid'at gözüyle bakılmıştır. Aslında "rabıta" bağ, alaka, artırmak, güçlendirmek, vuslat ve muhabbet anlamlarındadır. Nasıl sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak ise, rabıta da aynı şekilde; kişinin mürşidine sevgiyle gönülden bağlanmasıdır. Allah ve Resul'ünün emirleri ile ahlaklanmak gayesini gerçekleştirmek isteyen insanoğlunun, sürüp giden hayatında, canlı ve müşahhas bir modele olan ihtiyacı."insanın insanı taklidi" realitisini ortaya çıkarmıştır.



    Kavram olarak rabıta yani Lügat manası:   
          

    Rabt kökünden türetilmiş olan Rabıta Lügatta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, bağ, vuslat, münasebet, ilgi ve sevgi ile mensubiyet, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalara gelir. Filizlenmesi için saksıya konmuş ve üzeri sulanmış hurma fidesine "Rabıt" dendiği gibi, nefislerini dünyadan çekip kendilerini ahirete adamış zahid, hakim ve rahibe de aynı isim verilir.

    Aynı kökten türeyen ve Kur'an-ı Kerim'de yer alan Ribat ve Murabata (1) ise, sınırlarda düşmanı gözetlemek, nöbet tutmak, verilen emrin eksiksiz yerine getirilmesi gibi anlamları ifade eder. Beden ile nefsin irtibatını sağlaması ve "Halk alemi" ile "Emir alemi" ni bünyesinde barındırması dolayısı ile kalbe de "Ribat" denmiştir. Zira tasavvufa, "Nazargah-ı İlahi" kabul edilen ve "masiva"nın girmemesi için herşeyden önce gözetlenmesi gereken yer kalb'dir. Daha sonra hudut boylarında askerlerin, gurbette misafirlerin, atlarını bağlayıp konakladıkları tekke, kervansaray, imaret gibi müesseselere alem olmuştur.

    Kur'an-ı Kerim'de "Rabitü" şeklinde geçen ve emir ifade eden Ribat ve Murabata, yalnızca maddi ve dış düşmana karşı değil, bizi içten vuran ve "kötülüğü emredici" karakteri ile tanımlanan nefs ve şeytan düşmanına karşı da vaziyet almayı, bunların aldatıcı hilelerine karşı kalbi gözetlemeyi amir bulunduğu, başından beri bu ayetlerin iki manayı da aynı anda hedef aldıkları hemen çoğu müfeessirlerce sözkonusu edilmiştir. Unutulmamalıdır ki hem ferdlerin hem de toplumların hayatında sıcak savaşlar arızi, soğuk savaşlar sa sürekli ve daimidir. Sıcak savaşlarda dış, soğuk savaşlarda ise iç düşmanın dikkatle gözetlenmesi gerektiği açık bir husustur. Zamanın icab ve ihtiyaçlarına göre bunların tercih edilip değerlendirilebileceği söylenebilir. Kaldı ki müfeessirler, bu terimlerin tasvvufi anlamlarını gösterirken İslami delillere istinad ettirmeyi de ihmal etmemişlerdir.

    Ragıb elIsfahani, Ribat ve Murabata'nın ikili anlamına işaret ederken: "Bir vakit namazdan öteki vakit namaza kadar beklemek ve kalbi mescidlere bağlı tutmak."(2) hadis'ine dikkat çekiyor ve Kur'an-ı Kerim'de "rabt" kökünden türetilmiş kelimeleri ihtiva eden ayetleri sıraladıktan sonra, bu ayetlerdeki "rabt"ın: "O Allah, mü'minlerin kalbine sekinetine (iç huzuru, ma'nevi kuvvet ve sabrı) indirendir.(3) Ayetinden hareketle kalb sekinetine delalet ettiğini söylüyor.

    Kelimenin gerek lügat anlamı, gerekse İslam alimlerinin yukarıda işaret ettiğimiz fikirleri, Ribat ve Murabattını sadece sufilerce değil, diğer alimlerce de tasavvufi bir muhtevaya sahip olduğunu gösteriyor. Bu kelimelerden türetilerek vücud bulan müesseselerin, hem asgari ve idari, hem de dini ve tasavvufi sahalarda hizmet veren kuruluşlar olarak faaliyette bulunduğu tesbit edilmiştir.



    Rabıtanın İstilahi Tasavvufta ki manası:

    Ribat ve Murabata ile aynı kökten gelen ve tasavvufi bir terim olarak kullanılan Rabıta ise:

    "Şuhud ve ıyan makamına ulaşmış kamil bir şeyhe kalbi bağlamak" "İlahi ve Zati sıfatlarla mutavassıf, müşahede mertebesine ermiş kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, huzur ve gıyabında o şeyhin sureti, sıreti ve özellikle ruhaniyetini hayalen kendisiyle birlikte farzederek, yanında iken takındığı tavır, gıyaben de sürdürmeye çalışmak demektir".(4)

    Rabıta konusunda müstakil bir Risale yazan Mevlana Halid-i Bağdadi'ye göre Rabıta: "Müridin (fena fillah) makamına ulaşmış olan şeyhinin suretini, hayalinde saklamak suretiyle, onun ruhaniyetinden feyz almak ve istimdad dinlemekten ibarettir."(5)
     
                                               

    Abdülhakimin Arvasi'ye (K.S)  (1943) göre Rabıta:               

    "Mürşidi, Allah ile aranızda vesile ve vasıta mevkiindeki zat olarak düşünecek, onu yanınızda ve karşınızda farz ederek , alınan yani iki kaşı ortasına gözlerinizi dikecek, keskin bir aşk iradesiyle o zatın simasını hayalinizde saklayacak, hayalen onun siretini kalbinizde durdurarak, kendisiyle ma'nevi bir beraberlik te'sis edeceksiniz.(6)

    Bu tariflerden Rabıta'da en önemli hususun, şeyh'in suretini sıcak ve canlı bir şekilde hayalde tasavvur ve gözleri keskin bir dikkatle onun iki kaşı arasına dikmek olduğu anlaşılıyor. Bu keyfiyet, müridin zamanla şeyhini benimsemesi, onun ahlak ve faziletiyle bezenmesi, şahsiyetinin onun şahsiyetinde erimesi ve onunla aynileşmesini te'mine yarayan bir vasıtadır. Tasavvuf literatüründe "Fena fi'ş-şeyh" denilen hal işte budur.(7)                                 

    Tarikatlar ve sufiler arasında erdirici ortak bir yol kabul edilen Rabıtaya riayet eden mürid, zamanla şeyh'in hal ve vasıfların kendisine yansımasına sebep olur. Daha sonra bu durum müridi, "fenafi'r Rasul", nihayetinde de "Fena Fillah"a ulaştırmayı hedef alır. Bu yüzden kabiliyeti, vasıtasız olarak Allah'tan feyz almaya muktedir olan müridlere Rabıta tavsiye edilmemiş, aksine terketmeleri gerektiği tavsiye edilmiştir.             

    Rabıta'nın üzerinde önemle durulması gereken bir yanı da, onun mutlaka Allah'a vasıl olmuş, Fena ve Beka (Fena:Allah'ü Teala'da yok olmak, Beka ise: Allah'ü Teala'da baki olmak, Allah (Celle Celalühu) ile var olmak demektir.) mertebelerini aşmış, kamil ve salih bir zata yapılmış olmasıdır. Bu özellikleri taşımayan zat, hal ve ahlakı düzgün olsa da Rabıta'ya yetkili sayılamaz. Olsa olsa mahalli bir çevrede bulunan müridlere zikir telkinine yetkili olabilir.(8)

    Kemal elde niyetinde olan samimi bir mürid, aynı niyyetle kalbini kamil bir mürşide bağlar ve davranışlarını onun davranışlarına benzetmeye çalışırsa, ancak böyle bir rabıta yetiştirici olur. Eğitici kabul edilir. Hatta bu konuda, zikirsiz tek başına rabıta erdirici ve yetiştirici kabul edildiği halde, rabıtasız zikrin olgunlaşmak için yetersiz sayıldığı söylenmiştir.(9)

          
          Dipnotlar

                (1)  Al-i İmran 200 / Enfal 60

                (2)  Buhari,Vudu 6 Müslim , Taharat 34 41, Tirmizi, Taharat 39 -103

                (3)  Feth Süresi 4

                (4)  Haydar Zade İbrahim Fasıh Meci Talid Ter.T.Yakup 105

                (5)  Mevlana Halid, Risale-i Halidiye Ter. Şerif Ahmet b. Ali 1257, 6 7

                (6)  Abdülhakim Arvasi, Rabıta-i Şerife1342 8

                (7)  Abdülhakim Arvasi, Rabıta-i Şerife 2

                (8)  Arvasi, Age 25

                (9)  Gümüşhanevi, Camiu'l Usul 1276 â?? 224


    (Mehmet Talu Beyan Dergisi)

     

     

     

     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    28/4/2008 · Kategori: FIKIH

    54 FARZ


    1- Allah'ı daima zikretmek.
    2- Helal kazanılmış elbise giymek
    3- Abdest almak.
    4- Beş vakit namaz kılmak.
    5- Cünüplükten gusletmek.
    6- Rızk için Allah'a tevekkül (itimad) etmek.
    7- Helalden yeyip içmek.
    8- Allah'ın taksimine kanaat etmek.
    9- Tevekkül etmek.
    10- Kazaya (yani Allah'ın hükmüne) razı olmak.
    11- Nimete karşılık şükretmek.
    12- Belaya sabretmek.
    13- Günahlara tevbe etmek.
    14- İbadetleri ihlas ile yapmak.
    15- Şeytanı düşman bilmek.
    16- Kur'an-ı delil tanımak.
    17- Ölüme hazırlıklı olmak.
    18- İyiliği emredip kötülükten alıkoymak.
    19- Gıybet etmemek, kötü şeyleri dinlememek.
    20- Anaya-babaya iyilik ve itaat etmek.
    21- Akrabayı ziyaret etmek.
    22- Emanete hıyaret etmemek.
    23- Dinin kabul etmiyeceği latifeyi (şakayı) terk etmek.
    24- Allah ve Rasulüne itaat etmek.
    25- Günahtan kaçınıp Allah'a sığınmak.
    26- Allah için sevmek, Allah için buğz etmek.
    27- Her şeye ibretle bakmak.
    28- Tefekkür etmek. (Cenab-ı Hakk'ın kudretini, azametini ve insanın yaratılışdaki gayeyi düşünmek)
    29- İlim öğrenmeye çalışmak
    30- Kötü zandan sakınmak
    31- İstihza (alay) etmemek
    32- Harama bakmamak
    33- Daima doğru olmak
    34- Esef ve ferahı, yani şımarıklık ve azgınlığı terketmek
    35- Sihir yapmamak
    36- Ölçü ve terazisini doğru tartmak
    37- Allah'ın azabından korkmak
    38- Bir günlük nafakası (yiyeceği-içeceği) olmayana sadaka vermek
    39- Allah'ın rahmetinden ümid kesmemek
    40- Nefsinin kötü arzularına tabi olmamak
    41- İçki kullanmamak
    42- Allah'a ve mü'minlere su-i zan etmekten sakınmak
    43- Zekat vermek ve mali cihatta bulunmak
    44- Hayız (adet) zamanlarında ve nifas halinde hanımı ile cinsi mukarenette bulunmamak
    45- Bütün günahlardan; kötülüklerden kalbini temiz tutmak
    46- Yetimin malını haksız olarak yememek, onlara iyilik etmek
    47- Kibirlilik etmemek
    48- Livata (erkekle cinsi münasebet) ve zina yapmamak
    49- Beş vakit namazı muhafaza etmek
    50- Zulm ile halkın malını yememek
    51- Allah'a şirk (ortak) koşmamak
    52- Riyadan (gösterişten) sakınmak
    53- Yalan yere yemin etmemek
    54- Verdiği sadakayı başa kakmamak

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    28/4/2008 · Kategori: FIKIH

    …32 Farz…


    32 FARZIN;

    12’si Namazda
    6’sı İmanda
    5′i İslamda
    4′ü Abdeste
    3′ü Gusülde
    2’si Teyemmünde
    Namazın farzları 12′dir. 6’sı içinde 6’sıda dışındadır. Dışındakilere şart, içindekilerede Rukun denir.

     

    DIŞINDAKİLER

    1-Hadesten Taharet: Abdesti olmayanın abdest alması, cünüp olanında gusülabdesi almasıdır.
    2- Necasetten Taharet: Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olmasıdır.
    3-Setr-i Avret: Avret yerlerini örtmek.
    Erkeklerde göbeğin üstünden diz kapağının altına kadar.
    Kadınların iç yüzü, elbilekleri ve ayak topukları müstesna her yerinin örtülmesi lazımdır.
    4-İstikbâli kıble: Namaza başlamadan kıbleye (Kabeye) dönmektir.
    5-Vakit: Namazın vaktinin girmesini beklemek.
    6-Niyet: Kılacağı namaza niyet etmek.

    İÇİNDEKİLER

    1-İftitah tekbiri: Namaza haşlarken alınan ilk tekbir.
    2-Kıyam: Namazda ayakta durmak.
    3-Kıraat: Namazda Kur’an-ı kerim okumak.
    4-Ruku: Namazda rukuya varmak.
    5-Sucut (Secde): Namazda secdeye varmak.
    6-Teşhhüt miktarı oturmak; Son oturuşta ettahiyyatü’yü okuyacak kadar oturmaktır.

    İMANIN ŞARTI 6′D1R.
    1-Allah’ın birliğine inanmak.
    2-Melklere inanmak.
    3-Kitaplara inanmak.
    4-Peygamberlere inanmak.
    5-Öldükten sonra dirilmeğe inanmak.
    6-Hayır ve şerrin Allah’dan geldiğine inanmak.

    İSLAMIN ŞARTI 5′DİR
    1-Namaz kılmak.
    2-Oruç tutmak.
    3-Zekat vermek.
    4-Hacca gitmek.
    5-Kelime-i şahadet getirmek (Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu.


    ABDESTİN FARZI 4′DÜR

    1-Ellerini ve yüzünü yıkamak.
    2-Kollarını dirsekleriyle beraber yıkamak.
    3-Başın dörtte birine mesvetmek.
    4-Ayaklarını küçük topukları ile beraber yıkamak.

    GUSLÜN FARZI 3′DÜR
    1-Ağzına dolu dolu su alarak çalkalayıp yıkamak.
    2-Burnuna dolu dolu su alarak yıkamak.
    3-Bütün vücudunu hiç kuru yer kalmadan yıkamak.

    TEYEMMÜN’ÜN FARZI 2′DİR
    Teyemmün, suyun bulunamadığı yerde, temiz toprokla yapılan abdesttir.
    1-Niyet etmek (Şöyle niyet edilebilir: Niyet ettim Allah rızası için Teyemmün almaya).
    2-Ellerini temiz toprağa vurmak, yüzlerini ve kollarını mesvetmektir.

     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    28/4/2008 · Kategori: FIKIH

    ALLAH SEVGİSİ:
    Ey (c.c)’ın kulu! Bil ki: Gayelerin en üstünü, (c.c) sevgisidir. Bu ise (c.c)’ın kulları üzerindeki hakkıdır. Bu sebeble hiçbir gaye bu gayeden üstün tutulmamalıdır. Eğer (c.c) sevgisi ile vatan, aile, aşiret, mal ve bunlara benzer dünya zinetlerinden herhangi birinin sevgisi arasında bir seçim yapmak söz konusu olursa kesinlikle (c.c) sevgisini seçmelisin. (c.c) yolunda herşey feda olsun! Zira (c.c) yolunda kaybedilen dünyevi değerlerin pek önemi yoktur. Dünyevi değerler için hiç bir şey feda edilmez. Zira onlar geçici değerlerdir ve mutlak sevgiyi hakedecek üstün bir vasfa sahip değillerdir.
    Biz müslümanlar dışında kalan kafir ve müşrikler, herşeylerini tagut için feda ederler. Öyleyse, sahip olduğumuz tüm değerlerimizi biz neden (c.c) için ve (c.c) yolunda feda etmeyelim ki? Bilakis biz bunu yapmaya daha evlayız. Zira bizim (c.c)’tan ümidimiz var. Fakat taguta kulluk edenlerin ise hiç bir ümitleri yoktur. (c.c) sevgisi için (c.c) yolunda herşeyi feda etmek, iman ve tevhidin gereklerindendir. Her müslümanın bunu bilmesi gerekir. Böyle yapılmadığı müddetçe İslam iddiası gerçek ve doğru olamaz.
    (c.c) şöyle buyuruyor:
    قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
    “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evleriniz ’tan, rasulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise ’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Şüphe yokki fasık olan kavme hidayet etmez.” (Tevbe: 24)
     
    ALLAH SEVGİSİ
    Herkes, kendi varlığını, bunun olgunlaşmasını ve hiç yok olmadan devam etmesini ister. Kendini ve Rabbini bilen, varlığının devam etmesinin kendi elinde olmadığını, ancak ü teâlânın dilemesiyle var olduğunu bilir.

    Varlıkların hepsi ü teâlânın kudretiyle vardır. Hiç kimse, kendi kendini yaratıp, hayatını devam ettiremez. O hâlde, kişinin, kendini yaratan, çeşitli ni'metler veren, yaşatan Rabbimizi sevmemesi mümkün değildir. Eğer sevmiyorsa, kendi yaratılışını bilmediğinden, cehâletindendir. Çünkü sevgi, ma'rifetin, (ya'nî bilmek, anlamak) meyvesidir.
    Bir şey önce bilinip anlaşıldıktan sonra sevilir. Ya'nî ma'rifet olmadan sevgi olmaz. Sevgi ma'rifete göredir. Ma'rifet ne nisbette ise, sevgi de o nisbette olur. Rabbini bilen elbette O'nu sever. Çünkü kendini sevenin, kendini yaratanı sevmemesi düşünülemez.
    Güneşin yakıcı sıcağına mâruz kalan gölgeyi sever. Gölgeyi seven de ister istemez, gölge veren ağaçları sever. Kâinatta ne varsa, a nisbetle, gölgenin ağaca nisbeti gibidir. Gölgenin varlığı ağacın varlığına bağlı olduğu gibi, her şey ın eseri olup, hepsinin varlığı, O'nun varlığına bağlıdır.
    Herkes, kendine iyilik edeni sever. Bir zengin, bütün mallarını birisine verse, "Bunları dilediğin gibi tasarruf et!" dese, bu ihsânı zenginden bilmek yanlış olur. Zengini ve o malı yaratan, seni zengine sevdiren, sana mal vermesinin zengin için hayır olduğu düşüncesini veren kimdir? Eğer zengin, seni sevmeseydi, malı sana vermekle, dünya ve âhırette hiç bir kazancının olmıyacağını bilseydi, sana malının zerresini verir miydi?
    Şu hâlde, Cenâb-ı bu sebepleri yarattı. Demek ki insana asıl ihsânda bulunan, bu işe zengini vâsıta edendir.
    Zengin, o malı sana vermekle peşin veya ilerisi için bir menfaat düşünmüştür. Seni minnet altına almak, kendini övdürmek, cömertlikle meşhur olmak, gönülleri kendine bağlamak, herkese kendini sevdirmek ve saydırmak gibi peşin menfaati vardır.
    Ayrıca, âhırette çok sevâb kazanmak üzere ilerisi için yatırım yapmaktadır. Yoksa hiç kimse, malını boşu boşuna vermez, bir maksat için verir. Maksadı sen değilsin. Sen onun maksadını yerine getirmek için bir vâsıtasın.
    Demek ki sana iyilik eden, sana değil, kendine iyilik etmiş olur. Sonra, o verdiğinden fazlasını beklemektedir. Çünkü o, ın en az bire on veya bire yedi yüz, hattâ daha fazla vereceğini biliyor. Böyle bir ümidi olmasa sana bütün mallarını verir miydi?
    İnsan, kendine faydası dokunmasa bile, iyilik edenleri sever. Kendine zararı dokunmasa bile kötülük edenlerden de nefret eder. O hâlde, bütün mahlûkatı yaratıp, onlara çeşitli ni'metler ihsân eden yalnız tır. Herkese iyilik eden de sevilir.
    Kendine hiç bir faydası olmasa da insan, güzeli, güzelliğinden dolayı sever. Beş duyu ile de anlaşılmıyan; fakat kalb gözü ile görülen güzellikler de vardır. Güzel ahlâk, böyledir. İmâm-ı a'zam hazretlerini güzel vasıflarından dolayı severiz. Demek ki güzel sevilir. Mutlak güzel, ortağı, eşi, benzeri olmıyan, dilediğini yapan yalnız tır.
    İnsan benzediği şeye meyleder. Çocuk çocukla, büyük büyükle arkadaşlık kurar. Âlim, âlimi, bir san'atkârdan daha çok sever. İlim sahibi olan da herşeyi bilen ı sever. Basîret sahipleri gerçek sevgiye lâyık olanın yalnız olduğunu bildirmişlerdir.


     
    Sevgilerin en yücesi sevgisidir.

    Annemizi-babamızı severiz. Çünkü onlardan ilgi ve seVgi görmüş, şefkat ve merhamet kanatları arasında büyümüşüz. Bizi büyütmede ve hayata hazırlamada hiç bir fedakarlığı esirgememişlerdir. Bunun için onları severiz.

    'ı niçin sevmeliyiz?
    Şimdi düşünelim: bizi yaratan ve sayısız nimetler veren kimdir? Bizi akıl ve düşünce gibi üstün yeteneklerle donatan ve diğer varlıkları hizmetimize veren kimdir? Hiç şüphe yok ki, Teala'dır. O halde, en çok sevgiye layık olan da O'dur. Bunun için O'nun her şeyden daha çok sevmeliyiz.
    'ı sevmek, O'nu bilmeye ve tanımaya bağlıdır. Çünkü insan, ancak bildiğini ve tanıdığını sever. Bunun için 'ı sevenler ancak O'na inananlardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de söyle buyurulmuştur.
    "İnsanlar arasında 'ı bırakıp O'na koştukları eşleri ilah olarak benimseyenler ve onları, 'ı severcesine sevenler vardır. Mü'minlerin 'ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir."
    'ı nasıl sevmeliyiz?
    'ı seviyoruz demek yeterli değildir. Bunun bir belirtisi olmalıdır. O da gönderdiği ve görevlendirdiği son peygamber Hz. Muhammed'e uymaktır. Onun izinden gitmek ve güzel ahlakı ile ahlaklanmaktır. Bu aynı zamanda 'ın emirlerine uyup, yasaklarından da sakınmak demektir. Bu konuda Kar'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor;
    "Ey muhammed, de ki: 'ı seviyorsanız buna uyun ki, da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. affeder ve merhamet eder."




     


     

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    « Önceki ::