5/6/2008 · Kategori: FIKIH

DOĞRULUKTAN AYRILMAYALIM
İnsan hayatı doğrulukla yeşerir, güzel meyveler verir.
Doğruluk hayat düğümüzdür.
Güzel huyların kaynağı doğruluktur.
İnsanlık doğrulukla hayat bulur.
Gösteriş, dalkavukluk, iki yüzlük, münafıklık ve nihayet inkarcılık büyük bir yalancılıktır.
Gösteriş yalancılıktır. Dalkavukluk alçakça bir yalancılıktır.
İki yüzlülük, münafıklık ise en büyük ve en zararlı yalancılıktır. Her şeyin doğruluk üzerine kurulduğu kainatta yalana yer yoktur. Yalan temelleri doğruluk üzerine atılan dinde de yer bulamaz.
İnkar ise her çeşidiyle yalancılıktır. Kainatta inkarcılıktan daha büyük yalancılık yoktur. Kainatın bütün zerratıyla haykırdığı sayısız birlik delillerini inkar etmek kadar büyük yalancılık olabilir mi? Eskiden doğruluk denilince müslüman hatıra gelirdi. Doğrulukla yalan arasında doğuyla batı kadar mesafe vardı. Müslümanın hayatında yalan barınamazdı. Bütün söz ve hareketleri doğruluk üzerine kurulmuştu. Yüzünden doğruluk okunurdu. Bu ruhu doğruluk peygamberinden almıştı.
Resulullahın bu doğruludur ki, daha peygamber olmadan bile “ güvenilir insan” manasında “ el Emin” diye çağrılmasına sebep olmuştu. Onun doğruluğunu görenler bir bir gelip İslam halkasına girmişlerdi. Büyük bir Yahudi bilgini olan Abdullah bin Selam daha yüzüne bakar bakmaz , “Vallahi bu yüzde hile olmaz, yalan olamaz!” deyip kelime-i şehadet getirmişti.
Doğruluğa hayatını adayanlar, doğruluk için canlarını verenler, hep onun gösterdiği yoldan gittiler.
İnsan kendi kendisine sormalı: “Acaba ben doğru yolda mıyım* Sözlerim, davranışlarım doğru mu?” Doğru yoldaysa, doğruluğu prensip edinmişse hiçbir şeyden çekinmemeli. Şairin, “doğru yolda tek başına da olsa ilerleyeceksin!” dediği gibi, kimsenin tenkidinden, yadırgamasından, kınamasından çekinmeden alnı açık, başı dik olarak yürümeli. Hücumlardan, engellerden korkmamalı, yılmamalı. Meyveli ağacın taşlanacağı bir gerçek. Kimse meyvesiz ağaca taş atmaz.
Olsun o taşlar bize gül gibi gelir. Çünkü Allah, “Siz doğru yolda olduğunuz müddetçe sapığın sapıklığı size zarar vermez,” buyurmuştur.
Hz. Musa(a.s) Firuvun’a doğru yolu gösterdiği için baskılara uğramamış mıydı? Hz. İbrahim(a.s) bunun için ateşe atılmamış mıydı? Hz. İsa(a.s) bunun için öldürülmek istenmemiş miydi? Peygamberimizin ayakları bunun için kanlar içerisinde kalmamışmıydı?
Ama neticede zafer doğru yolda olanların olmuştu. Doğru yoldaysanız üzülmeyin, telaşlanmayın.”Allah bizimle beraberdir.”
Ya yanlış yoldaysak? Kimseyi değil, sadece kendimizi aldatmış oluruz. Değerden düşer, kötü nam kazanır, itimadı kaybederiz. Başkalarına değil, kendimize zarar vermiş oluruz.
Söz davranışın dilidir. Doğruluğun bir parçasıdır. Davranışlarımız kadar sözlerimiz de önemli. Peygamberimiz, “Ya hayrı söyle veya sus!” buyurur. Ayrıca sözü borç gibi kabul eder, sözde durmanın önemi üzerinde durur.
Sözde durmak doğruluğun esasıdır. Ve imanın meyvesidir. Sözde durmamak ise münafıklığın işaretleri arasında sayılmıştır.
“Her dediğin doğru olsun. Ama her doğruyu her yerde demek doğru değildir.” Diyen Bediüzzaman yeri gelince susmanın önemini anlatır. Bazen doğruyu konuşmanın ters tepki yapabileceğine dikkat çeker. Harpte düşmana karşı doğruyu, gerçeği söylüyorum diye pot kırmaya, zarar vermeye, üzmeye, incitmeye hakkımız yok. Söylenmesi gerekiyorsa usulünce söylenmeli.
Doğruluk
Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:
- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.
O gayet sakin:
- Evet, dedi.
- Nerede?
- İşte şu kulübemde...
Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:
- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.
- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?
Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:
- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.
Hazreti Habib mahcub bir şekilde:
- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.
Kaynak: Mehmet Akar, Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 149-150
- Doğruluk
- Acı da olsa, doğruları söyleyiniz. Hadis-i Şerif
- Birisi size. "Dürüst insan diye bir şey yoktur" derse, o kimsenin bir düzenbaz olduğuna inanın. George Berkeley
- Budur benim hayatta beğendiğim meslek, sözün odun gibi olsun doğrun tek. M.Akif Ersoy
- Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen. Yunus Emre
- Doğru olan şeyi görmek, fakat bunu yapmamak cesaretsizliktir. Konfiçyus
- Doğruluk, hertürlü şartlar altında meyva verir. Schiller
- Doğruları korumaktan korkmayınız. Atatürk
- Doğruluğun en güzel meyvesi ruh sükunudur. Epikuros
- Doğruluk sonsuzluğun güneşidir, nasıl olsa doğar. Wendel Philips
- Eğri olanın gölgeside eğridir. Hz.Ali r.a.
- Gerçek başarıların en geçerli yolu doğruluktur. Moge
- Hiçbir miras, doğruluk kadar zengin değildir. Shakeaspeare
- İste bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Zümer Suresi/23
- "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ahkaf Suresi/13
- Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Enam Suresi / 115
- Söylenen sözlerin doğruluğu, yapılan işlerin yanlışlığını düzeltmez. Mehmet Ağar
- Yanlış, sonsuz şekillere girebilir, doğru ise yalnız bir türlü olabilir. J.J.Rousseau
- Yanlışlık fare deliğinden geçer, doğruluk kapılardan sığmaz. Bernard Shaw
- Dost
- Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir. Shakespeare
- Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır. Mevlana
- Başkalarıyla ilgilenirsen, iki ay içinde birçok dostlar kazanabilirsin, başkalarının seninle ilgilenmesini beklersen iki yılda bile tek dost kazanamazsınız.D. Carnegie
- Bin kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma. Hasan-ı Basri
- Bir düşman çoktur, fakat bin dost az. Asaf
- Birçok arkadaşlarımız olabilir, ancak dostlarımız azdır. Herrick Johnson
- De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden,yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! Enam Suresi :14
- Dost kötü günde belli olur, İyi günde binlercesi bulunur. Feridun Muhammed Atar
- Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Montaigne
- Dostluk iyi kimseler arasında çarçabuk temelleşir, güçlükle yıkılır. Beydeba
- Dostlukların çoğu dostluktan, sofuların çoğu sofluktan adamı iğrendirirler. La Rochefoucauld
- Düşmanının düşmanı düşman kaldıkça dosttur, düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır. Bediüzzaman
- Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak içinçıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Mumtehine Suresi :1
- Ömrünü seyahatle geçirenler, birçok otelci bulur, ama dostluk kuramaz. Seneca
- Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. Bakara Suresi :107
- Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir. Cenap Şehabettin
- Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, emniyet ettiği bir dostundan, düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur. Beydeba
DOĞRULUK VE GELİŞEN İNSAN
Doğruluk erdemi, uygar bir toplumdaki genel törelerin ana ekseninde bulunmaktadır. Tanımı itibarıyla ilk bakışta hiçbir belirsizlik içermiyor gibi görünen bu erdem, aslında insanlık tarihi boyunca sürekli değişkenlik göstermiş, ahlak nedir ve nasıl tarif edilebilir sorusunu her zaman gündemde tutmuştur. Hemen tüm semavi, tarihsel, metafizik dinler, felsefeler ve klasik siyaset teorileri ahlakın evrenselliğine dikkat çekmelerine rağmen, ahlaki ve doğru ilkelerin farklı özel durumlara nasıl adapte edilebileceğine dair kuralları tam olarak verememektedirler. Bu kuralların yada değişmez ilkelerin verilemeyişi, dinler veya sistemlerin yetersizliğinden değil, bizzat pratik ve tarihsel durumların bilinememesindendir. Aslında sorunun özünde belki de Kant’ın dediği gibi, kuralların nasıl tatbik edileceğine dair kuralların bulunmaması yatmaktadır. Dahası 21. yüzyıla giren ve doğaya hükmetmeyi her geçen gün bilimselliğin ışığında biraz daha öğrenen insanlık için bu sorun ne yazık ki azalacağına artmaktadır. Bu ilk bakışta garip bir açmaz gibi gelebilir çünkü Aristoteles’in ‘‘Bilgi fazilettir ve erdemin dolayısıyla doğru olabilmenin ilk şartıdır’’ sözüyle çelişiyor gözükmektedir. Ancak günümüz insanlığının bilgi dağarcığı, çözümlerin çeşitliliğini arttırdığı gibi yeni sorularında oluşmasına neden olmuştur. İnsanlığın hükmetme yeteneğini artıran bilim, hayat ile ilgili etik değerlerde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Özetle günümüzdeki kritik soru da temelde aynıdır; İstenilen ve aranan erdem, fazilet, ahlak ve doğruluk gibi kavramlar aslında bizde var mıdır ve bu anlamda doğru nedir? Bilimi temel alan ampirist görüşe göre; eğer biyolojik açıdan kabul gören evrime inanıyorsak insan esasında doğadaki diğer canlılar gibi gelişim gösteren, ortama uyum sağlayan ve tıpkı diğerlerinde var olan hayatta kalma iç güdüsü ve kaygısıyla yaşayan bir canlıdır. O zaman asıl kaygı yaşayabilmektir ve bu uğurda yapılacak her şey doğru ve varoluş nedenselliğinden dolayı etiktir. Bu durumda da doğruluk ve ahlak klasik anlamları göz önüne alındığında çelişmektedir. Bu anlayış, doğruluğun kişiye ve duruma göre sürekli değişkenlik gösterdiğini, asla sabit ilkeleri yada töreleri olmadığını ve hayatta kalabilme kaygısıyla direkt bir ilişkisi olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken, insanda değil canlıda erdemin tanımlanıyor olmasıdır. Aslında yaklaşım çok yalındır ve “İnsan bir canlıdır” bakış açısına sahiptir. Ama hatırlanması gereken, canlılıktaki hayatta kalma kaygısının evrimsel olarak, iç güdüsel bir savunma mekanizmasıyla aşılmış olduğudur. İçgüdü ise öğrenme yetisi ile ters orantılı olarak vardır. Doğduğu andan itibaren düşmanını gördüğünde saldıran, bağıran yada kaçan diğer canlıların tersine insan, içinde bulunduğu duruma göre eğer çıkarları gerektiriyorsa düşmanını yanaklarından bile öpebilir. İnsana özgü olan bu tür davranışlar ise içgüdüsel yaşam anlayışı ile tam olarak bağdaşamamaktadır.
Benzer yaklaşımları, doğruya ve erdeme yaklaşım yolları farklı olmasına rağmen felsefe tarihinde de görebiliriz. Sokrates ile aynı masada yenen bir yemek sırasında tartışılan erdem ve doğruluk savlarına sinirlenen Thrasymakhos, hakkın güç kullanmakla elde edilebileceğini söylemiştir. Ona göre doğru ve erdem güçlünün işine gelendir. Tek gerçek güçlü olmaktır. Çünkü kanunları düzenleyen ve neyin doğru olduğunu toplumlara söyleyen de yine güçlülerdir. Farklı bir açıdan da olsa yine benzer şeyler söyleyen Kallikles’e göre ise doğruluk gibi erdemler güçsüzün işine gelendir. Güçsüzler haklı ile haksızı kendi çıkarlarına göre belirlerler. Bundan ötürüdür ki çok elde etmek haksızlık olarak tanımlanır ve doğru olarak görülmez. Oysa doğa, ona göre eşitlik tanımaz. Çünkü var olmanın temelinde bizim şimdi doğal seleksiyon dediğimiz, güçlünün güçsüzün yerini alması vardır. Dolayısıyla, güçsüzün erdemi yalnızca güçlüye karşı kullanılan sinsi bir silahtır. Bir tür mantık zincirinde yapılan tüm bu felsefi söylemler veya günümüze kadar yapılmış olan dini yada ahlak sistemleri birbirleri ile çelişebilmektedir. Kesiştikleri tek nokta ise doğrunun ve doğruluğun değişkenliğidir.
Sokrates’in erdem’e bakışında ise bilgi ile ahlak arasındaki varolan döngüsel ilişki şekillendirilmiş, ahlak veya bilginin lehine sona erişin olamayacağı sonucuna varılmıştır. Çünkü ahlak ve bilginin ortak hedefi olan hakikat yalnızca “Bilgece hayat tarzı”nı gerçekleştirmeye çalışmakla ortaya çıkabilir. Hakikat, ne saf bilgi nede saf ahlaki hayat sorunudur. O her ikisini aynı anda gerektiren bir şeydir. Burada Sokrates’in odaklaştığı evrensel nokta, ahlaki tutum içinde olmadan doğru bilgi ve doğru bilgi olmadan da ahlaki tutumun ortaya çıkamadığı gerçeğidir. Sözgelimi, bir şeye yönelmek ve o şeyi olduğu gibi görmeye çalışmak iyi niyet, dürüstlük ve saygı gibi ahlaki tutumları gerektiren bir şeydir. Kuşkusuz ki buradan o halde yanlış anlama ahlaksızlıktır gibi bir sonuç çıkamaz. Çünkü yanlış anlama, doğru anlama niyetinin başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Ancak her ne zaman doğru anlama gerçekleşirse, orada anlaşılan şeye karşı doğru bir tutum içerisine girilmiş demektir. Böylece ahlaki doğruluk ile bilginin doğruluğu arasında ayrılmaz bir ilişki söz konusudur. Doğruluk ile bilgi arasındaki ilişki sadece bununla kalmayıp, var olan tüm bilgilerin sosyal hayatta kullanılması ve yine eyleme dönüştürülmesi de zorunludur. Dikkat edilecek olursa burada doğru kavramı doğru anlamanın yanı sıra, doğru bir amaca uygun olarak seçilen doğru teknik ve araçların uygulanmasını da içermektedir. Yani temelde ahlakilik ve doğruluk, kişinin konuyla ilgileniş tarzında ortaya çıkar ve bu anlamda bir yorum sorunudur. Ama yine de doğru olabilmenin üç ana şartı içerdiği genel kabul görmektedir. Bunlar; Bilgi, duygu ve davranıştır. Örneklemek gerekirse, devlet malı yemenin kötü bir şey olduğunu insanın bilmesi toplumun yada çoğunluğun çıkarları açısından doğru bir şeydir. Devlet malı yememesi doğru bir davranıştır. Yemesi durumunda suçluluk hissetmesi ise doğru bir duygudur. Fakat her zaman bilgi, davranış ve duygu birbiriyle dayanışma içerisinde olmayabilir. Sonuç olarak doğruluğun temel mekanizmasında bu üç değişmez öğe bir arada bulunmak zorundadır.
Esasında şimdiye kadar irdelenmeye çalışılan, varlığının sorgulanması da dahil olmak üzere, doğru ve doğruluğun ne olduğu, hangi gereklilikleri istediği ve bu bağlamda ahlakiliğin nasıl tanımlanabileceği sorusuna bir şekilde yanıt bulma uğraşından başka bir şey değildi. Ancak bu noktada belki de düşünülmesi gereken bizim ne olduğumuz ve neden farklı olduğumuzdur. Sebebi ne olursa olsun insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran, sosyal yaşayabilme yeteneği, us kaygısı, gelecek ile ilgili planlar ve çözümlemeler yapabilme becerisi beraberinde doğal olarak erdem, ahlakilik ve bilhassa doğruluk kavramları için tanımlar üretmeye çalışan bir uygarlığın doğmasına neden olmuştur. Büyük bir ihtimaldir ki, varolduğu sürece bilgi için mücadele edecek olan insanoğlu, istemese de doğruyu ve doğruluğu, bilginin doğasından ötürü sorgulamak zorunda kalacak, izlediği yol ne olursa olsun sonuç itibariyle varacağı yer aynı noktada kesişecektir. Öyleyse faydalı olan doğru ve ahlaklıdır açılımı sadece dışsal değil bu anlamda içseldir de... Çünkü bilmenin ana şartı doğru olmak ve doğru değerlendirme yapabilmekten geçmektedir. Doğru ve doğruluk üzerine yapılmış olan bütün değerlendirmeler, gerçekte bir yandan yaradılıştan gelen hayatta kalabilme ve var olma kaygısıyla, diğer yandan erdem için gösterilen çaba arasında temel bir fark olmadığını ve ana kaygının İNSAN OLABİLME sorunu olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Dr. Oğuz Çilingir
05.05.2002
KAYNAKLAR
AKARSU, Bedia. Kişi kavramı ve insan olma sorunu, İnkilap Yayınevi, 1998.
ASTER, E.V. İlk çağ ve orta çağ felsefe tarihi, İm yayınları, 1999.
GÜNGÖR, Erol. Ahlak psikolojisi ve sosyal yaşam, Ötüken yayınevi, 1995.
HANÇERLİOĞLU, Orhan. Düşünce tarihi, Remzi kitapevi, 1999.
PLATON. Dünya klasikleri dizisi:6 DEVLET, Çağdaş matbaacılık, 1998.
SAGAN, Carl. Karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı, Tübitak popüler bilim kitapları,1999.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır