28/5/2008 · Kategori: dua
hz.nuh'un duaları
hz.ibrahim'in duaları
hz.lut'un duaları
hz.eyyüp'ün duaları
hz.yusuf'un duaları
hz.şuayb'ın duaları
hz.süleyman'ın duaları
hz.zekeriyya'nın duaları
hz.yunus'un duaları
hz.isa'nın duaları
hz.muhammed (s.a.v)'in duaları
hz.musa'nın duaları
KURAN'DA PEYGAMBER DUALARI
Kuran'da bahsi geçen peygamberlerin her biri, belli özellikleri ile dikkati çeken kavimlere gönderilmişlerdir. Bu kavimler, daha önce kendilerine gelen elçileri yalanlamış, azgınlaşmış ve aşırılığa gitgide daha fazla yönelmiş topluluklardı. Peygamberlerin görevi ise dini tanımayan veya tanıdığı halde inkara yönelen bu topluluklara hak dini tanıtmak, onları Allah'a çağırmak ve ahirete yöneltmekti.
Bu ise son derece zor bir işti. Tek başına bir insan, insanların çoğunun kendisine karşı çıkıp tepki göstereceğini bile bile, o ana kadar hiç duyulmamış veya duyulduğu halde kabul edilmemiş hak dini insanlara tanıtmak üzere görevlendiriliyordu. Üstelik bu görev, sahip olduklarını ve hatta hayatını tehlikeye sokuyordu. İnsanlar, sırf Allah'a çağırdığı için kendisinden nefret edebilir, hatta kendisini öldürmeye yeltenebilirlerdi. Kendisine eziyet edebilir, inanmışgibi görünüp hainlik yapabilirlerdi. Peygamberin çevresindeki hiç kimse, hatta ailesi bile kendisine inanmayabilirdi. Sorumluluğu ise Allah'a karşıydı. Bu, mutlaka yerine getirilmesi gereken, kapsamı ve önemi oldukça büyük olan bir sorumluluktu. İnsanların dini öğrenip öğrenmemeleri ve öğrendikleri ile cenneti hak edip etmemeleri peygamberin üzerindeki bir yükümlülük değildi. Onun tek vazifesi dini tebliğ etmekti.
Bu, dünya üzerinde tanıyıp bildiğimiz hiçbir şeye benzemez. Tek başına bir insanın büyük bir topluluğa karşı bu göreve başlaması, oldukça zorlu bir iştir.
Ancak elbette durum, dışarıdan bakanlar için böyledir, aslında, herşeyin üzerinde hakim olan Allah'ın gücüdür. Böyle bir durumda da inkarcıların sayısı ya da gücü önemli bir faktör olmaz. Peygamberlerin her biri bu gerçeği çok iyi bilerek hareket etmişler, üzerlerindeki bu sorumluluğu Allah'a olan güvenleri ile tam anlamıyla yerine getirmişlerdir. Allah peygamberlerin bu üstün özelliklerini ayetlerinde övmektedir. Kuran'da bildirildiği gibi Allah'ın yardımı her zaman inananlardan yanadır ve Allah peygamberlerini insanların zulümlerinden korumaktadır. Kuran'da, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hicret sırasında yaşadığı bir tehlikeden söz edilirken bu gerçek şöyle açıklanmıştır:
Siz O'na (Peygambere) yardım etmezseniz, Allah O'na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O'nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O'na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O'nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 40)
Peygamberler, Kuran'da Allah'a karşı her şartta korudukları içli yakınlıkları ile örnek gösterilmişlerdir:
Andolsun sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokca zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel örnekler vardır. (Ahzab Suresi, 21)
İstekleri katıksızca Allah'tandır. Kendilerine peygamberlik görevinin verilmesinden itibaren tek çabaları verilen bu görevi yerine getirmek ve kavimlerini Allah'a çağırmak olmuştur. İstekleri de elbette ki amaçları ile doğru orantılı olmuştur. İçli, katıksız, yakın ve samimi duanın örneklerini işte bu nedenle peygamberlerde oldukça net bir biçimde görebiliriz.
Bu nedenle sitenin bundan sonraki kısmında Kuran'da öğretilen peygamber dualarını inceleyeceğiz.
Kuran'da, yıllar boyunca, örnek bir kararlılıkla kavmini tevhid dinine çağıran Hz. Nuh'un sabrından övgü ile bahsedilir. Hz. Nuh kendisine ve yanındaki müminlere düşmanlık gösteren kavmine karşı kararlılıkla mücadele etmiştir. Hz. Nuh'un içinde bulunduğu her türlü durumda Allah'a yönelmesi, O'nun yardımını umarak samimiyetle dua etmesi ise müminler için büyük bir örnektir. Hz. Nuh içinde bulunduğu durumu Allah'a söylemişve şöyle dua etmiştir:
Sonunda Rabbine dua etti: "Gerçekten ben, yenik düşmüşdurumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan) intikam al." (Kamer Suresi, 10)
Başka bir surede Hz. Nuh'un Allah'a duası şu şekilde haber verilir:
Nuh: "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükte sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar. Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını arttırma." (Nuh Suresi, 26-28)
Allah, Hz. Nuh'un bu duasını kabul etmişve ileride kopacak olan Tufan'a hazırlık yapmasını emretmiştir. Hz. Nuh yakında herhangi bir deniz veya göl olmamasına rağmen Allah'ın emri üzerine büyük bir gemi yapmaya başlamıştır. Geminin yapımı sırasında kavmi ise kendisi ile alay etmeye devam etmiştir. Bu olay Kuran'da şöyle haber verilir:
Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında O'nunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi. (Hud Suresi, 38)
Ancak Hz. Nuh kavminin tüm baskısına rağmen, Allah'ın emri gereği gemiyi hazırlamaktadır. Ve sonunda Allah'ın vaadi gelir ve tufan patlak verir:
Biz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de 'coşkun kaynaklar' halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmişbir işe karşı (hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti. Ve onu da tahtalar ve çiviler(le inşa edilmişgemi) üzerinde taşıdık. (Kamer Suresi, 11-13)
Tufan sırasında boğulanlardan birisi de Hz. Nuh’un oğludur. Hz. Nuh tufandan önce oğlunu gemiye çağırır ancak oğlu babasının bu çağrısını kabul etmez. (Hud Suresi, 43) Kuran’da Hz. Nuh’un, oğlunun ölümü üzerine Allah’a şu şekilde seslendiği haber verilmektedir:
Nuh Rabbine seslendi: Dedi ki: “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve Senin va’din de doğrusu haktır. Sen hakimler hakimisin.” Dedi ki: “Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş(yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” (Hud Suresi, 45-46)
Hz. Nuh kavminin helak edilmesi için dua ederken “mümin olarak evine girenlerin” korunmasını istemiştir. Oysa Nuh’un oğlu iman etmemiştir. Kuran’da Hz. Nuh’un Allah’a kendisini affetmesi için şöyle dua ettiği bildirilir:
Dedi ki: "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud Suresi, 47)
Günümüzde milyonlarca insanın hac görevini yerine getirmek için ziyaret ettiği Kabe'yi inşa eden Hz. İbrahim, Kuran'da, "tek başına bir ümmet" olarak tanıtılmaktadır. O ve oğlu Hz. İsmail, bundan binlerce yıl önce, Allah'ın vahyi doğrultusunda insanların toplanacakları ve O'nu zikredecekleri, yılın belirli zamanlarında oraya hacca gelecekleri bir ev inşa etmişlerdir. Bu evin Kuran'daki adı Kabe'dir. İkisi bunu bir ibadet olarak yapmış, ve sonrasında şöyle dua etmişlerdir:
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin". (Bakara Suresi, 127)
Kabe'nin inşa edildiği yer zamanla gelişecek ve bugün Mekke olarak isimlendirdiğimiz şehir halini alacaktır. Hz. İbrahim burası için Allah'a şöyle dua etmiştir:
Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o"demişti. (Bakara Suresi, 126)
Hz. İbrahim ve oğlu İsmail dualarında sadece kendi yaşadıkları dönem için değil, kendilerinden sonra gelecek olan kuşaklar için de bazı isteklerde bulunmuşlardır:
Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş(Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş(Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin. Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin. (Bakara Suresi, 128-129)
Hz. İbrahim'in bir başka duasında, Allah'a yakınlaşma yolları aradığı şöyle haber verilmektedir:
Hani İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. (Allah ona:) "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için" dedi. "Öyleyse, dört kuştut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Bakara Suresi, 260)
Ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi İbrahim Peygamberin Allah'tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemesi, inancındaki bir zayıflıktan dolayı değildi. Aksine iman etmişti, ama iman ettiği gerçeği tam anlamıyla kavramak istiyordu. O, son derece samimi ve içten bir biçimde Allah'ın bir mucizesine tanık olmayı istemiş, Allah bu samimi duaya icabet etmişti.
Hz. İbrahim'in babası bir putperestti. O, babasına dini tebliğ etmişancak babası iman etmeyi kabul etmemişti. İbrahim Peygamber ise babası için Allah'tan bağışlanma dilemişti:
(İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır" dedi. Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem Suresi, 47-48)
Hz. İbrahim'in, babası bir mümin olmadığı halde onun için Allah'a dua etmesinin gerçek nedeni de Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:
Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra -yakınları dahi olsa- müşrikler için bağışlanma dilemeleri Peygambere ve iman edenlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu. (Tevbe Suresi, 113-114)
Bugün milyonlarca insanın ziyaret ettiği Mescid-i Haram'a yani Kabe'ye ilk yerleşen Hz. İbrahim, duasının devamında oğulları İsmail, İshak ve tüm müminler için şu isteklerde bulunmuştu:
Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler. Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Hamd, Allah'a aittir ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı işitendir. Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü'minleri bağışla. (İbrahim Suresi, 37-41)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim duasında hem Allah'ın sıfatlarını saymakta, hem de O'na şükretmektedir. O'ndan istediği şeyler de, kendisini O'na yakınlaştıracak, ahirette bağışlanmasına vesile olacak isteklerdir.
Kuran'da "hüküm ve ilim" verilen peygamber olarak bahsedilen Hz. Lut, Nuh Peygamber gibi kavmine uzun yıllar boyunca hak dini tebliğ etmiştir. Ancak Allah'ın sınırlarını çiğneyerek eşcinsel ilişkilerde bulunan kavminin Hz. Lut'a cevabı hep olumsuz olmuştur:
Hani Lut da kavmine şöyle demişti: "Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. Kavminin cevabı: "Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!" demekten başka olmadı. (A'raf Suresi, 80-82)
Lut Kavmi, Allah'ın elçisini tanımamakla kalmayıp, ona karşı açıkça meydan okumuştu. Hz. Lut ise kavmini uzun bir zaman tevhid dinine çağırdı, herhangi bir olumlu cevap alamayınca Allah'a şöyle dua etti:
Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et." (Ankebut Suresi, 30)
Hz. Lut'un duasını Allah kabul etti ve Allah'ın elçisine başkaldıran Lut Kavmi helak oldu:
Şüphesiz Biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab indireceğiz. Andolsun, Biz akledebilecek bir kavim için orada apaçık bir ayet bırakmışızdır. (Ankebut Suresi, 34-35)
Bu örnekte gördüğümüz gibi dua, sadece insanların iyiliği, dünya ve ahiret saadeti için olmayabilir. Allah'ın sınırlarını çiğneyen, müminlere zulmeden toplulukların helakı için birçok peygamber dua etmiştir. Hz. Lut'un duası da buna bir örnektir.
Kuran'da dört yerde Hz. Eyüp'ten bahsedilir ve onun sabrı müminlere örnek olarak gösterilir. Allah'tan vahiy alan seçilmişbir kul olan Hz. Eyüp (Nisa Suresi, 163), ciddi bir hastalığa yakalanarak sıkıntı çekmiştir. Ancak içinde bulunduğu her türlü ağır şartta daima sabrı ve Allah'a olan güveni ile öne çıkmıştır. Allah onun bu vasfını tüm müminlere örnek olarak gösterir:
... Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi. (Sa'd Suresi, 44)
Hz. Eyüp yakalandığı hastalığın yanısıra bir de şeytanın olumsuz telkini ile karşı karşıya kalmıştı. Ancak Hz. Eyüp bu sıkıntısını samimi olarak Allah'a açmışve O'ndan yardım dileyerek dua etmiştir:
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. (Sad Suresi, 41)
Bir başka ayette, Hz. Eyüp'ün içli duasından şöyle söz edilir:
Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın." (Enbiya Suresi, 83)
Allah elbette bu salih kulunun duasına icabet etmiştir. Allah'ın Hz. Eyüb'e verdiği cevap ayetlerde şöyle aktarılır:
Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona Katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. (Enbiya Suresi, 84)
Allah insanları çok farklı şekillerde imtihan etmektedir. Allah'ın salih kullarından biri olan Hz. Eyüp de şiddetli bir sıkıntı ile denenmiştir. Benzer sıkıntılar, yine dünyadaki imtihan ortamı içinde başka müminlerin başına da gelebilir. Dolayısıyla bu tür bir durumda kalan bir mümin, Hz. Eyüp örneğinde olduğu gibi, imtihanın şekli ve süresi ne olursa olsun Allah'ın insana taşıyamayacağı yükü yüklemeyeceğinin bilincinde olmalıdır.
Hz. Yusuf kıssası, dua konusunda müminler için güzel örneklerle doludur. Hz. Yusuf, karşılaştığı her türlü sıkıntıya karşı tevekküllü ve teslimiyetli davranmasıyla, Allah'a olan sadakatiyle, sağlam bir imanın tüm alametlerini göstermiştir.
Hz. Yusuf'a ve babası Hz. Yakup'a isabet eden sıkıntılar, küçük yaştaki Hz. Yusuf'un kıskanç kardeşleri tarafından kuyuya atılıp bir kurt tarafından yenmişgibi gösterilmesiyle başlar. Ancak Hz. Yakup, çok sevdiği oğlunun başına gelen bu olay karşısında Allah'a olan teslimiyetini korur:
Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) ola gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı yardım istenecek olan Allah'tır." (Yusuf Suresi, 18)
Ayetten de anlaşılacağı gibi oğlunun kanlı gömleği ile karşılaşan Hz. Yakup, gerçek bir mümin tavrı göstererek yapacağı en doğru davranışın "sabır, tevekkül ve dua" olacağını söyler. Nitekim kuyuya atılarak ölüme terk edilen Hz. Yusuf, bir mucize eseri yoldan geçen bir kervan tarafından bulunur. Onu bulan kafile, onu para karşılığında satmaya karar verir ve yanlarına alır.
Bunun ardından köle olarak önde gelen bir Mısırlıya satılan Hz. Yusuf'a, ergenlik çağına geldiğinde Allah "ilim ve hikmet" (Yusuf Suresi, 22) verir.
O'nu satın alan Mısırlının karısı, ayette bildirildiğine göre ondan murad almak ister. Bunu kabul etmeyen Hz. Yusuf'u hapse attırmakla tehdit eder. Bunun üzerine Hz. Yusuf şöyle dua eder:
(Yusuf) Dedi ki:"Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum. (Yusuf Suresi, 33)
Ayette görüldüğü gibi Hz. Yusuf, duasında içinde bulunduğu durumu samimi olarak itiraf etmiştir. Bunun ardından hapse atılan Hz. Yusuf, zindanda yanındakilere tebliğe başlar:
“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, Kendisi’nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 39-40)
Yıllar boyu orada kaldıktan sonra, Mısırlı'nın karısının da Hz. Yusuf'un masum olduğunu söylemesi üzerine Hz. Yusuf zindandan çıkarılır. (Yusuf Suresi, 51-54)
Tüm bu sıkıntıların ardından Hz. Yusuf'un duası kabul edilir ve kuyuya atılma ile başlayan olaylar, ülkenin iktidarında söz sahibi olmasıyla devam eder:
İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı... (Yusuf Suresi, 56)
Böylece iktidar sahibi olan Hz. Yusuf, kendisini zindandan çıkararak hazinenin başına geçiren Allah'a şükreder ve dünyada Müslüman olarak ölmek ve ahirette de salihlerle birlikte olmak için dua eder:
Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat. (Yusuf Suresi, 101)
Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb, Allah'ın sınırlarını çiğneyen kavmini imana davet etmişti. (Araf Suresi, 85)
Medyen halkının Hz. Şuayb'a cevabı Nuh ve Lut kavimlerinin cevaplarından farklı olmadı. Hz. Şuayb'ın söylediklerini kabul etmeyen kavim, onu ve diğer müminleri yaşadıkları topraklardan sürgün etmekle tehdit etti:
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz..." (Araf Suresi, 88)
Hz. Şuayb ise, Medyen halkının duyarsızlığı ve tehditkar tavrı üzerine Allah'a tevekkül ederek O'na dua etti:
Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak işdeğildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın. (A'raf Suresi, 89)
Sonunda Lut ve Nuh kavminin başına gelenler Medyen halkının da başına geldi. Hz. Şuayb'ın duası üzerine Allah hükmünü verdi ve Allah'ın elçisini tanımayan kavim helak edildi:
Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu da, kendi yurtlarında diz üstü çökmüşolarak sabahladılar. Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki orda 'hiç refah içinde yaşamamışlar' gibi oldular: Şuayb'ı yalanlayanlar, asıl büyük hüsrana uğradılar. (Araf Suresi, 91-92)
Hz. Süleyman'ın önemli özelliklerinden biri, büyük bir güç ve iktidara sahip olmasıydı. Ona birçok üstün yetenekler de verilmişti. Hz. Süleyman'a verilen bu üstün yetenekler arasında cinleri yönetmek, hatta hayvanlarla konuşmak da bulunuyordu. Hz. Süleyman'ın hayvanların konuşmalarını anlaması Kuran ayetlerinde şöyle haber verilir:
Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür."(Neml Suresi, 16)
Kendisine verilen üstünlüklerden dolayı Allah'a şükreden Hz. Süleyman'ın duası ise şöyledir:
"... Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)
Allah Hz. Süleyman'a bazı özel yeteneklerin dışında büyük maddi imkanlar da sunmuştu. Hz. Süleyman da bu zenginliklere karşı O'na hep şükretmişve şöyle dua etmişti:
Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)
Daha önceki bölümlerde dua konularının sadece şahsi ve dünyevi istekler olmaması gerektiği üzerinde durmuştuk. Hz. Süleyman'ın "hiç kimseye nasip olmayan bir mülk" istemesi de dünyevi bir istek değil, aslında ahirete yönelik bir istektir. Nitekim onun "... gerçekten ben mal sevgisini Allah'ı zikretmekten dolayı tercih ettim..." (Sad Suresi, 32) dediği ayetlerde bildirilmektedir.
Eğer bir insan elinde bulunan maddi imkanları Allah rızası için kullanıyor ve bu imkanlar onu Allah'a yakınlaştırıyor, Allah'ı anmasına vesile oluyorsa, onun dünya nimetlerini istemesi konusunda sıkıntı duymasına gerek yoktur. Çünkü artık bu nimetler onu ahirete yakınlaştıracak birer vesile haline gelmiştir.
Kuran'ın üç ayrı suresinde Hz. Zekeriya'nın dualarından bahsedilir. Yaşı ilerlemişolan Hz. Zekeriya, kendi ardından kavmi içinde imanı ayakta tutması için Allah'tan bir varis istemiştir. Kendisi çocuk sahibi olmak için oldukça yaşlı, karısı ise kısır olduğu için varisi yoktur ve Allah'a duada bulunmuştur:
Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; Demişti ki: “Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi Katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu razı olunan kıl.” (Meryem Suresi, 3-6)
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin” dedi. (Al-i İmran Suresi, 38)
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, Sen mirasçıların en hayırlısısın.” (Enbiya Suresi, 89)
Ayette Hz. Zekeriya'nın Allah'a gizlice seslendiği bildirilmektedir. Bu, samimiyetin en büyük göstergelerinden biridir. Nitekim Allah, Kendisine bu tür bir samimiyet içinde çağrıda bulunan Hz. Zekeriya'nın duasını kabul etmiştir:
Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi. (Enbiya Suresi, 90)
(Allah buyurdu:) “Ey Zekeriya, şüphesiz Biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; Biz bundan önce ona hiçbir adaşkılmamışız.” (Meryem Suresi, 7)
O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: “Allah, sana Yahya’yı müjdeler. O, Allah’tan olan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.” (Al-i İmran Suresi, 39)
Ayetlerin devamında bildirildiğine göre, Hz. Zekeriya Allah'ın duasına karşılık ileri yaşına rağmen kendisine bir erkek evlat bağışlamasına şaşırır. Kendisine müjdeyi ileten melek ise O'na Allah'ın kudretini hatırlatır:
Dedi ki: "Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melek:) "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: - Bu Benim için kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım." (Meryem Suresi, 8-9)
Önceki bölümlerde Allah'ın samimi kullarının dualarına onlar için en hayırlı olacak şekilde icabet ettiğini belirtmiştik. Ve Allah'ın içten çağrıda bulunan inananların tek dostu ve yardımcısı olduğunu da bildirmiştik. Allah, çocuk sahibi olması imkansız gibi görünen Hz. Zekeriya'ya da, samimi duasına icabet ederek salih bir oğul armağan etmiştir.
Kuran'da, Hz. Yunus'tan şöyle söz edilir:
Şüphesiz Yunus da gönderilmiş(elçi)lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Böylece kur'aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu. Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı. (Saffat Suresi, 139-142)
Hz. Yunus peygamber olarak gönderildiği kavmini terk etmişti. Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, binmiş olduğu gemide yolcular arasında kura çekilmiş ve kura sonucunda onun denize atılmasına karar verilmişti. Yine Kuran’da bildirildiğine göre, denize atılan Hz. Yunus, dev bir balık tarafından yutulmuştur.
Balığın karnında iken pişmanlık duyan Hz. Yunus, Allah’a şöyle dua etmiştir:
Senden başka ilah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum. (Enbiya Suresi, 87)
Allah ise Hz. Yunus'un samimi duasına karşılık onu mucizevi bir biçimde kurtarmıştır:
Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi, 88)
Hz. Yunus'u Allah daha sonra da itaatli bir kavmin başına geçirmiştir:
"Onu yüzbin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (Peygamber olarak) gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık." (Saffat Suresi, 147-148)
Daha önceki bölümlerde Allah'ın bir duayı kabul ederken bunu belli sebeplere bağladığını, ancak dilerse sebepsiz de istenilen şeyi gerçekleştirebileceğini ve bunun göklerin ve yerin Rabbi olan Allah için son derece kolay olduğunu söylemiştik. Allah Hz. Yunus'un duasını kabul ederken de her türlü zor görünen şartı ortadan kaldırmışve Hz. Yunus'u balığın karnından kurtarmıştır. Bu, insanın hiçbir zaman Allah'ın rahmetinden umut kesmemesi ve hep O'na dua etmesi gerektiğinin çarpıcı delillerinden biridir. İnsan Rabbimize içten yöneldiği müddetçe, kesin bir karşılık görecektir.
Kuran'da, Hz. İsa'dan söz edilirken şöyle denir:
"... Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.." (Al-i İmran Suresi, 45)
Kuran’da havarilerinin Hz. İsa’dan Allah’a dua etmesini ve gökten bir sofra talep indirilmesini istedikleri haber verilir. “Sofra” anlamına gelen Maide Suresi’nde anlatılan bu olay şöyledir:
Havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O da: "Eğer inanmışlarsanız Allah'tan korkup-sakının" demişti. (Bu sefer Havariler:) "Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidlerden olalım" demişlerdi. (Maide Suresi, 112-113)
Havarilerin bu isteklerinin altında olağanüstü bir olay görmek isteği yatıyordu. Hz. İsa, bu mucize isteğinin yersiz olduğunu belirtmesine rağmen, havariler gökten sofra inerse kalplerinin daha da tatmin olacağını söyleyerek ısrar ettiler. Hz. İsa ise, havarilerin bu istekleri üzerine Allah'a dua ederken, Kuran'daki birçok dua örneğinde olduğu gibi Allah'ı sıfatlarıyla andı. Kuran'da, Hz. İsa'nın bu duasından şöyle söz edilir:
Meryem oğlu İsa: "Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (Maide Suresi, 114)
Allah Hz. İsa'nın duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Allah demişti ki: "Şüphesiz ben bunu size indireceğim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, ben onu gerçekten alemlerden hiç kimseyi azablandırmayacağım bir azabla azablandıracağım." (Maide Suresi, 115)
Hz. İsa'nın Maide Suresi'ndeki ikinci duası ise, havarilerin korunup gözetlenmesi ve bağışlanması konusundaydı:
Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve anneni Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde (İsa şöyle dedi); "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen."
"Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın." Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118)
Kuran'da "Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin" (Kalem Suresi, 4) ayetiyle tanıtılan son peygamber Hz. Muhammed (sav), gecenin bir bölümünü dua, zikir ve ibadetle geçiriyordu. Bir ayette bundan şöyle söz edilir:
Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi kabul etti... (Müzemmil Suresi, 20)
Kuran’da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in müminlere karşı ne kadar düşkün ve şefkatli olduğu anlatılır ve onlar için bağışlanma dilemesi emredilir:
Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve işkonusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 159)
Kuran’da daha birçok ayette kutlu Peygamberimiz (sav)’in dualarından bahsedilmektedir. Dualarda Allah’ı sıfatları ile birlikte anmanın en güzel örneklerini Peygamberimiz Hz. Muhammed’in dualarında görebiliriz. Bunlardan bir tanesi şöyledir:
De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (Al-i İmran Suresi, 26)
Tüm peygamberler gibi Hz. Muhammed (sav) de gönderildiği kavmin ileri gelenleri tarafından tehdit edilmişve zaman zaman şeytanın olumsuz telkinleri ile karşı karşıya kalmıştır. Böyle durumlarda Peygamberimiz (sav) Allah'a üzerindeki sıkıntıyı kaldırması için şöyle yalvarmıştır:
Ve de ki: "Rabbim şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim." (Müminun Suresi, 97-98)
Müminun Suresi'nin son ayetinde ise Peygamberimiz (sav)'in bir duası şöyle aktarılır:
Ve de ki: "Rabbim bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminun Suresi, 118)
İsrailoğulları'na elçi olarak gönderilen Hz. Musa, Firavun'un zulmünden kurtulması için, henüz bebek iken annesine gelen vahy üzerine bir nehre bırakılmıştı. Firavun ve ailesi nehirde buldukları Hz. Musa'yı evlat edindiler. (Kasas Suresi, 7-8) Hz. Musa'ya Firavun'un sarayında ergenlik çağına geldiğinde diğer peygamberler gibi Allah'tan "ilim ve hikmet" verildi. (Kasas Suresi, 14)
Kuran'da Hz. Musa'nın Allah'a yönelerek dua etmesine neden olan bir olay şöyle anlatılır:
(Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır" dedi. (Kasas Suresi, 15)
Ayette anlatılan olay sonucunda Hz. Musa Allah'tan bağışlanma diledi ve bir daha suçlu ve günahkarlara destek olmayacağına dair Allah'a söz verdi:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir. Dedi ki: "Rabbim, bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu günahkarlara destekçi olmayacağım." (Kasas Suresi, 16-17)
Söz konusu olayın duyulması üzerine, bulunduğu şehrin önde gelenleri Hz. Musa'yı yakalayarak öldürmeyi planladılar. Bunu öğrenince Hz. Musa yine Allah'a dua etti:
Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar" dedi. (Kasas Suresi, 21)
Hz. Musa’nın duası kabul edildi ve Allah’ın yönlendirmesiyle Firavun’un şehrinden ayrılarak daha güvenli bir yere gitmek üzere yola koyuldu. Bu sırada da sürekli Allah’a yönelmiş, hep O’na dua etmişti:
Medyen'e doğru yöneldiğinde de: "Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir" dedi. Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemişbir ihtiyardır." dediler. Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. "Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir." dedi. Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: "Korkma" dedi. "Zalimler topluluğundan kurtulmuşoldun." (Kasas Suresi, 22-25)
Bu olayların ardından Hz. Musa Medyen’de yerleşti. Ardından geçen 8-10 yıldan sonra ailesiyle birlikte Medyen’den ayrıldı. Yolda Tuva Vadisi denilen yere geldiğinde ilk vahyi alacaktı. Allah ona Firavun’a gitmesini ve kendisine dini tebliğ etmesini emretti. Hz. Musa’nın Kasas Suresi’nde Allah’a bu konuda şöyle dua ettiği bildirilir:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum. Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum." (Kasas Suresi, 33-34)
Kuran’da bildirildiğine göre Hz. Musa içinde duyduğu heyecanın tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmasından çekinmişti. Bunun için de Allah’a dua etti:
Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz; ki söyleyeceklerimi kavrasınlar. Ailemden bana bir yardımcı kıl, kardeşim Harun'u. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu işimde ortak kıl, Böylece Seni çok tesbih edelim. Ve Seni çok zikredelim. Şüphesiz Sen bizi görüyorsun." (Taha Suresi, 25-35)
Hz. Musa'nın bu samimi duasına karşılık Allah onu ve kardeşini özel bir koruma altına aldığını şöyle bildirmiştir:
(Allah) Dedi ki: "Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir 'güç ve yetki' vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız." (Kasas Suresi, 35)
Hz. Musa’nın Firavun’a göstermişolduğu mucizeler, Firavun’un yanındaki bazı kişilerin iman etmesine vesile olurken, Firavun ve kavminin büyük kısmı Allah’a karşı büyüklenmekte ısrar ediyorlardı. Bunun üzerine Hz. Musa’nın Allah’a şöyle dua ettiği Kuran’da bildirilir:
Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." Allah, Hz. Musa'nın duasına şöyle karşılık verdi: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın." (Yunus Suresi, 88-89)
Hz. Musa'nın yukarıdaki duasının ardından Firavun ve tüm inkarcı çevresi helak edilmişve İsrailoğulları Mısır'dan ayrılmışlardır. Mısır'dan çıkmalarından bir süre sonra, Hz. Musa kardeşi Hz. Harun'u yerine bırakarak, kırk günlüğüne Tur Dağı'na çıktı. Burada kendisine vahyin gelmesini bekledi. (A'raf Suresi, 142) Vahy gelince de Allah'a şöyle dua etti:
"... Rabbim, bana göster, Seni göreyim"... (A'raf Suresi, 143)
Allah, Hz. Musa'nın bu isteğine şöyle karşılık verdi:
... (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne Yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" dedi. "Ey Musa" dedi. "Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol." (Araf Suresi, 143-144)
Hz. Musa Tur Dağı'na giderken kavminden sorumlu olarak kardeşi Hz. Harun'u bırakmıştı. Ancak kavmi Hz. Musa'nın gidişi ile birlikte gevşeklik göstererek Mısır'daki putperest inanışlara dönüş yaptılar. Kendilerine bir buzağı heykeli yaptılar ve ona tapındılar. Hz. Musa kavminin buzağıya tapması üzerine aralarından müminleri ayırarak Allah'ın daha önceden vahyettiği buluşma yerine doğru yola çıktı. Ancak buluşma yerine gelmeden bunları da ayetin ifadesiyle "dayanılmaz bir sarsıntı" tutunca, Allah'tan kendisi ve yanındaki müminler için bağışlanma diledi:
... Dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helâk ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helak edecek misin? O da Senin denemenden başkası değildir. Onunla Sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın." Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım." (A'raf Suresi, 155-156)
Kuran'da Hz. Musa ile ilgili olarak anlatılanlara baktığımızda, Hz. Musa'nın dualarında en çok dikkat çeken noktalardan birinin, onun içten samimiyeti ve açıksözlülüğü olduğunu görürüz. Allah'a samimi bir biçimde dua etmişve O'ndan yardım dilemiştir. Allah, Hz. Musa'yı zamanla ve olaylarla eğiterek büyük güç sahibi bir peygamber haline getirmiştir.

Yani, önceden de vurguladığımız gibi, duanın en önemli şartlarından biri samimiyetle ve içtenlikle yapılmasıdır. İnsanı bu noktada yanıltabilecek engellerden biri, Allah'a karşı utanarak O'na bazı günah ya da kusurları itiraf etmeme eğilimidir. Bazı insanlar bu eğilimin etkisiyle Allah'a dua ederken çok "resmi" bir ruh hali içinde olurlar ve belki utanma duygusundan belki de kibirlerinden dolayı Allah'a herşeylerini açmazlar. Oysa Allah bizim her türlü kusurumuzu, yaptığımız, hatta aklımızdan geçen her türlü yanlışve anormal fiil ya da düşünceyi zaten bilmektir.
O halde yapılması gereken şey, açıksözlülükle ve samimiyetle Allah'a yönelip her sırrımızı O'na açmaktır. Allah'a karşı duyulması gereken içli korku, Allah ile kulu arasına "resmiyet" sokacak bir engel değil, kulunu Allah'a teslimiyetli ve samimi bir biçimde yakınlaştıracak bir teşviktir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/4/2008 · Kategori: dua

ZİKİR
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır.herşeye gücü yeten o'dur.(Tegabun süresi 1.ayet mealen)
Hz.davut (a.s) bir gece rabbini çokca zikreder
ve sabah olunca (böbürlenir) nefsi kendisine gurur verir.-benim gibi zikreden bir kul var mı? der.dışarıya çıkınca alemlerin rabbi ona mahlukatın zikrini gösterir. dışarıda bir kurbağa nın zikrini duyar "Allah,Allah.. "ve bu zikri işittikten sonra mahcup olup (utanarak) affet ya rab! der.şu kurbağa kadar bile zikirden acizim der.
bütün kainat onu zikrediyor.kainatta en çok dağlar ve taşlardır,zikreden. "ya hayyu ya kayyum..Allah,Allah... "
daha sonra ağaçlar,çiçekler,otlar "la ilahe illallah,la ilahe illallah ..."
ve bütün hayvanat...
bir bülbül günde 101 bin defa zikrediyor"ya hayyu ya kayyum,Allah... "
bir koyun günde 21 bin defa zikrediyor "Allah,Allah,Allah..."
en az zikreden hayvan merkep 5 bin defa zikrediyor. "Allah,Allah,Allah ..."
Biz yeryüzünde Allah ın halifesi olarak ne kadar Allah ı zikrediyoruz.
ZİKİR
“Fezkurûnî ezkurkum “
“öyleyse sadece beni anın,ben de sizi anayım. “ (bakara 2/152)
Yüce Allah başka bir ayette (mealen): “ey iman edenler! Allah ı çokca zikredin.ve onu sabah ve akşam tesbih edin. “ (ahzab 33/41-42)
Günümüz insanlarının çoğu öyle bir yaşayış içindeler ki adeta kendi kişiliklerini unutmuş,yaratılış gayelerini bilmez bir hale gelmişler.azdan çokdan islamı yaşamaya çalışıyorlarsa da bundan bir zevk alamıyorlar,ibadetlerini zorla yapıyor gibi bir his vardır içlerinde..işte bu hisden kurtulmanın,bütün stresleri,bunalımları üzerimizden atabilmenin tek çaresi Allah ı bol bol zikretmektir,onu anmaktır.
İnsanın dünya sahnesine çıkarılışının nedeni şüphesizki cenab-ı hak ka kulluktur.kulluğun en yüksek zirvesinde nefsin tezkiyesi,yaratıcı ile insan arasındaki bütün manevi perdelerin aradan kalkmasıdır.
İnsan ister fark etsin ister fark etmesin;ister inansın ister inanmasın bütün hayatı bu ana gaye sayesinde anlam kazanır.insanı yücelten ve aşağılatan bu ana gayedir.
İbadetlerin de en kâmili makbul şekli zikirdir.daha doğrusu ibadetlerin özü mayasıdır zikir.resulullah(s.a.v): “zikirle Allah arasında perde yoktur. “ buyurmuştur.
Zikirden kasıt unutulan şeyi hatırlamak,unutmamak için sürekli hatırda tutmaktır.
Zikirden gaye olan hatırlama gerçekleşince insan asli varlığı ile bütünleşir.artık Allah ile kul arasındaki perdeler ortadan kalkmıştır.zikrin meyveleri olgunlaştığı bu noktada insan,bütün engelleri aşmış,hatta bütün mahlukata hükmeder duruma gelmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v):Allah ı zikretmenin yüceliğini açıklayan bir diğer hadislerinde de şöyle buyurmuştur.: “size yaptığınız amellerin en hayırlısı,Allah katında o’nu en çok razı kılacak ve size en yüksek dereceyi sağlayacak , hatta altın ve gümüşten,sadaka vermekten daha değerli olanını ve bütün bunlar şöyle dursun,İslam düşmanları olan düşmanlarınızlada karşılaşarak onların boyunlarını vurmanızdan ve onlarında boyunlarınızı vurup sizleri şehit etmesinden daha da yücesini haber vereyimmi? Bu amel Allah ı zikretmektir. “ (hilye 3-18)
Mü’minler !
Allah ı zikir; ibadetlerin özüdür.
Allah ı zikir; kalplerin temizliği,gönüllerin nuru ve ruhların huzurudur.
Allah ı zikir; ilahi mağfiret ve muhabbet sermayesidir.
Onu anmak deva,ondan gayrıyı devamlı anmak derttir.
Allah ı zikir; elemleri bunalımları giderir. kalbin katılığını ve gafletini yok eder,ona hayatiyyet verir.
Allah ı zikir; Allah ı razı eder,onu görür gibi ibadete yol açar.ona yaklaştırır.
Allah ı zikir; dil afetlerinden korur,günahları eritir,azabtan kurtarır.
Allah ı zikir; ibadetlerin en hayırlısı,en kolayı ve en faziletlisidir.onunla sağlanacak sevap ve ihsanları başka amellerle sağlamak mümkün değildir.
Allah ı zikir; Allah ı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin göstergesidir.zevklerin en lezizidir.
Allah ı zikir; öyle bir nimettir ki onun sağladığı bereketler ancak yaşanır.layıkıyla anlatılmaz.zira onu zikredenin fikride gayeside Allah olur.
Allah ı zikrin en iyiside devamlı ve pek çok olanıdır.
Cenab-ı Allah ahzab suresi41-42.ayetlerde mealen; “ey iman eden,inanan kullarım! Allah u tealayı çok çok anarak devamlı zikrediniz,ona sabah ve akşam tesbih ederek zikirde bulununuz. “ buyuruyor.
Sevgili peygamberimiz(s.a.v):zikrullah dan başka insanı azabtan kurtarıcı bir şey yoktur. “ buyurmuştur.
Kalbin hayatı zikrullah iledir.
Kalp Allah ı zikrederek gafletten uzak bir durumda bulunur.
Gönül ferahlığı zikrullah iledir.
Sevenler sevgililerini hiçbir zaman unutmazlar,dillerinden düşürmezler.
Allah yolunda ilerleyenler,hep zikrullah ile ilerlemiştir.
Erenler hep zikrullah ile ermiştir.
Bir zât,gelip peygamberimize (s.a.v): “ya resulallah! Kolayca Allah ın rızasını ve ahiret saadetini kazanacağım bir şey öğretinizde yapayım deyince;peygamberimiz(s.a.v):dilin zikrullah tazeliğinden uzak kalmasın. “ buyurdu.
Müminler !
Allah ı zikir böylesine yüce olunca elbetteki zikredenler de yüce olur.
Kur’an-ı kerim’de gerçek müminler tanıtılırken şöyle buyurulmaktadır: “hakiki müminler Allah zikredilince kalpleri ürperenler…dir. “
Aslında Allah ın her bir emrine itaat, her bir yasağından sakınma zikirdir.
Helalleri haramlara tercih,ilahi rıza için yapılan her bir hayır,hatta namaz,oruç,hac,kutan okumak bunlarda zikirdir.
Biz rabbimizi zikrin her çeşidiyle anarken özellikle dilimizle ve kalbimizlede zikredeceğiz.
Çünkü o hayatımızın gayesidir.kuran ımız; “ey iman edenler! Allah ı çok çok zikredin “ emri gereğince biz müminler rabbimizi çokca anacağız.
Şöyle bir düşüncede çok yanlış ve tehlikelidir; zikretmekten maksat “ namaz kılmak,oruç tutmak, hacca gitmek okumak, kur’an okumak tır.bunların dışında özel bir şekilde belirli zamanlarda ,belirli virdleri (dersleri) belirli sayılarda tekrarlamak şeklinde zikir yapma uygulaması yoktur. “( bu düşünce yanlış ,eksiktir.bunlarla beraber vardır.)
Böyle bir düşünce kitap,sünnet ve icmaya ters düşer,bereketlerini ve sevablarını anlatmaya çalıştığım zikrin en faziletlisi şüphasiz peygamberimizin öğrettiği mübarek cümlelerle yapılandır.
Bu zikir cümlelerinin başlıcaları: Allah , La ilahe illallah , Estağfirullah , …
Peygamberimiz (s.a.v): “kulun işlediği her iyiliği kıyamet günü teraziye koyarlar.ancak La ilahe illallah kelimesini teraziye koymazlar.zira onu teraziye koysalar yedi kat gök,yer ve onunla mevcut olanlardan ağır gelir. “ bu hadisten de anlaşılıyor ki zikrin en faziletlisi La ilahe illallah tır.
Güç ve kuvvet yalnız Allah u tealanındır.
“La havle vela kuvvete illa billah “ okuyan kimsenin üzüntü ve kederi kendiliğinden izale olur,kaybolur gider. Hiçbir güç ve kuvvet yoktur,ancak Allah ın güç ve kuvveti vardır.
Üzüntü ve kederinin gitmesini isteyenler okusun.allah u teala nın kendisine bir nimet verdiği kimse o nimetin kendisinde devamlı kalmasını isterse çok çok la havle vela kuvvete illa billah okusun.bunlar hadislerde de mevcuttur.
Sübhanallahi ve bihamdihi.: “Allah bütün eksiklerden beri,bütün yüceliklerden vasıflıdır.bütün övgüler onadır.şu halde her Müslüman gece ve gündüz ne zamanki dili boş, meşguliyeti az hemen (en azından) bu yukarıdaki anlattığım gibi bol bol tesbih etsin.
Allah u teala nın yanında en sevimli olan Allah ın en çok sevdiği bu iki kelimelik zikri duaları okusun. Her nerede olursak olalım,kendi başımıza kaldığımız anlarda,yolda,evde,bağda,bahçede boş kaldığımızda hemen yüz kere sübhanallahi ve bihi hamdihi çekelim.böylece resululullah(s.a.v) ın haber verdiği müjdeyi bu büyük ecre sevaba nail olalım.başka bir hadisde yine yeryüzünde bulunan insanlardan kim sübhanallahi ve bihamdihi zikrini okursa deniz köpüğü kadar günahı olsa Allah affeder.

Peygamberimiz(s.a.v);Dile kolay,ameller terazisinde pek ağır, Allah katında çok sevimli iki zikir cümlesi vardır ,birisi sübhanallahi ve bihamdihi diğeri de sübhanallahil azim dir.
Estağfirullah;ben Allah tan affımı dilerim manasındaki ve bunun gibi istiğfar zikirlerine peygamberimiz devam buyururlardı.peygamberimiz(s.a.v) böyle zikirlere teşvik için “amel kitaplarında çokca zikir bulunan kişiye müjdeler olsun.ben Allah a günde yüz defa tevbe eder,bağışlanmamı dilerim.
Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahi vallahü ekber.vela havle vela kuvvete illa billahil aliiyyil azim.
La ilahe ilallahü vahdehü la şerike leh lehül mülkü velehül hamdü ve hüve ala külli şey in kadir.
Sübhanallah,elhamdülillah,allahuekber de peygamberimizin öğrettiği devam buyurulmasını öğütlediği zikir lerdendir.
Bir gün peygamberimize ilk müminlerin fakirlerinden birileri gelerek sızlandılar ve şöyle dediler;-ya resulallah ! mal mülk sahibi olan mümin kardeşlerimiz yüksek derecelere varıp daha ileri gidiyorlar,cennete girmeye hak kazanıyorlar.biz ise onların pek gerisinde kalıyoruz çünkü. Bizim kıldığımız gibi onlarda namaz kılıyorlar,bizim tuttuğumuz gibi onlarda oruç
Tutuyorlar .fakat onların ihtiyaçlarından fazla mal varlıkları olduğu için hac ve umre yapıyorlar,mali cihada bulunuyorlar,sadaka veriyorlar.biz ise onların yaptığı bu güzel amelleri yapamıyoruz.
Allah ın resulü peygamberimiz(s.a.v) imandan kaynaklanan bu sözleri dinledikten sonra şöyle buyurdu;-yaptığınız sürece sizleri hayırda geçen zengin müminlerin derecesine ulaştırarak ve sizlere benzerlerini yapanların dışında hiçbir kimsenin ulaşamayacağı manevi yüceliğe götürerek ve içinde yaşadığımız toplumun en iyileri kılacak amelleri size öğreteyimmi?
Her vakit namazın sonunda 33 kere subhanallah ,elhamdülillah ve allahuekber deyin zira her bir;
Sübhanallah tesbihi bir sadakadır
Elhamdülillah hamdı bir sadakadır
Allahuekber tekbiri bir sadakadır.
Temiz yaşamanın , huzur içinde yaşamanın , imanlı Müslüman olarak ölmenin tek yolu zikrullaha devam etmektir.yürürken,işini yaparken,evde,okulda,büroda,fabrikada,yolda,otururken,çalışırken…Allah ı anmayı unutmamaya çalışınız. (zikrin daha çok erdirici ve geliştirici olabilmesi için bir Allah dostunun terbiyesinde,abdestlive kıbleye yönelik olarak,sessizce bir mekanda veya topluluk halinde yapılması gibi şekillerle de daha makbul isede ) az öncede belirttiğim gibi çokca zikir yapmış olmak için her zaman her yerde zikre devam etmeliyiz.

Buharide yazılıdır ki Abdullah.bin mes ud (r.a) demiştirki:
- “biz resulullah(s.a.v) terbiyesinden öyle bir hale gelmiştik ki;boğazımızdan geçen lokmaların tesbihlerini-zikirlerini duyardık. “
Allah cümlemize ölmeden evvel öyle zikirli bir lokma yutmak nasibü müyesser eylesin.amin!.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
7/4/2008 · Kategori: dua
ZİKİR İLE İLGİLİ MESELELER
- Zikir nedir, nasıl yapılır? Efdal olan zikir hangisidir?
- Zikir, hatırlamak, zihinde tutmak, yad etmek, unutmamak ve anmak anlamına Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricali, zikri, yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle (iştikak) Kur'an'da 250'den fazla yerde geçmektedir. Sofiler zikri "Elest bezmi"ni ve orada verdiğimiz sözü hatırlamak olarak anlamaktadırlar. Sema ise: "Elestü bi-rabbiküm" hitabını duymaktır. Kur'an'ın kendisi ve emirleri hep bu ilahî mukaveleyi hatırlatan birer zikirdir. Bu yüzden Kur'an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Buradan amacın "elest bezmi" sözleşmesini unutmamak olduğu da anlaşılmaktadır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah'ı şiddetle sevmek, O'ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşahede semasına yükselmektir. Ya da Mezkur; yani Allah'dan başkasını unutmaktır. Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf. 18/24) buyuruyor. Kur'an'da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur'an'da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak manada ve çok çok zikretmeyi emreden ayetler vardır. (bk. Alü İmran, 3/41: el-Ahzab. 33/41: el-Cum'a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah'ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8; ed-Dehr. 76/25) ayetler ise kalbî manada zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre hazırlık yaptırmaktadır.
Zikirden maksad Allah'ı hiç unutmamak olduğuna göre, zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cebrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin salikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivadan temizlemede, lafza-i celal zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşidler tayin eder.
- Hz. Peygamber (s.a.), sahabîlerine hergün çekmeleri için belli bir vird vermiş midir? Veya onlara kendisini rabıta veya vesile ederek Allah'a dua etmelerini söylemiş midir? Açıklar mısınız?
- Hadis kitaplarında Hz. Peygamber'in bizzat kendisinin, günde yetmiş veya yüz defa tevbe ve istiğfar ile meşgul bulunduğunu gösteren (bk. Buhari, Deavat, 3; Tirmizi, Tefsiru sûre, 47; İbn Hanbel, IV, 261) rivayetler bulunduğu gibi, önce fakir sahabîlere özel olarak, daha sonra diğer sahabîlere ve bütün ümmete öğretip benimsettiği tesbîhat (otuz üç kerre sübhanallah, 33 kerre elhamdu lillah, 33 kerre Allahu ekber) vardır. Hemen bütün hadis kaynaklarının naklettiği bu rivayetten başka Hz. Peygamber'in özel olarak bazı sahabîlere bir takım evrad verdiği de görülmektedir. Nitekim Ahmed b. Hanbel'in tesbitine göre Ebû Talib'in kızı Ümmühâhî şöyle anlatıyor: "Allah Rasûlü bir gün evimizi teşrif etmişti. Ben kendisine: "Ya Rasulallah, artık yaşlandım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerden yapabileceğim bir amel tavsiye etseniz." dedim. Şöyle buyurdular: "Yüz kere sübhanallah de!.. Yüz kerre elhamdu lillah de!.. Yüz kerre de la ilahe illallah de!.." (bk. Müsned, VI, 344)
Peygamberimiz'in kendisini vesîle ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivayet vardır. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz'e gelerek: "Ya Rasulallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur." dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi: "Abdest al, iki rek'at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah'ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah'ım onun hakkımdaki şefaatını kabul buyur." Ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etti: "Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısı yap!" Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (bk. Tirmizi, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138)
Zikir *
250. Zikir ehli olunuz. Kur'an'da zikir Öğüt vermek, nasihat etmek, davet etmek, hatırlamak, anmak, namaz kılmak, Kur'an okumak ve en son olarak da dil ile anmak anlamlarında kulanılmıştır. Bu son anlam daha çok "teşbih" olarak isimlendirilir ki bu da Kur'an'da zikirden ayrı olarak emredilmiştir.
251. Tüm çeşitleriyle zikir kalplerin şifası, ruhların gıdası, günah hastalığının devası, gönüllerin safası, gözlerin cilası, şeytanın belası, kulun Rabbına karşı şükran ve vefasıdır. Zerreden kürreye, habbeden kubbeye, mikro kozmostan makro kozmosa, atomaltından evrene, hücreden insana, canlıdan cansıza tüm yaratıkların ortak dilidir "teşbih". Her bir şey kendi usanınca O'nu anmakta, O'nu hatırlatmakta, O'nu göstermekte, O'na yürümektedir.
252. En çok neyi sevdiğinizi, ne ile ilgilendiğinizi öğrenmek istiyorsanız, en çok neyi andığınıza bakınız. Sevip de anmamak vefasızlık, anıp da sevmemek riyakarlıktır. Allah'ı hatırlamanın kalbî olanına zikir, kavlî olanına da teşbih denir. Siz ikisinden de geri kalmayınız. Bu iki boyut tüm ibadetlerde, özelikle de namazda kendisini açıkça gösterir. Zaten namaz "en büyük zikir" değil midir?
253. Zikir, dilden daha çok kalbin ve zihnin bir eylemidir. Bu yönüyle konuşmadan daha çok duyma ve düşünmeyle alakalıdır. "Kaygı" anlamını vediğimiz 'duygu' türü tam anlamıyla bir 'zikir'dir. Kimin neyi çok zikrettiğini öğrenmek isteyen 'kaygı'sının ne olduğuna baksın. Kaygısız insan zikre değmez. Süfli ve dünyevi kaygılar taşıyan insanın zikriyle, ulvi ve uhrevi kaygılar taşıyan insanın zikri elbet çok farklı olacaktır.
254. Kur'an'da zikir ve teşbih üzerinde tekrar tekrar durulmasının nedeni, insanın manevi ve maddi hassalarına Allah'ı nakşetmek, yani "meleke kesbetmek" içindir. Unutmayınız ki terbiye ısrar ve tekrardır. En büyük terbiyeci olan Allah kullarını terbiye ederken ısrar eder, tekrar eder. Eğer maddi ve manevi organlar meleke kesbedecek olursa işte o zaman ünlü Kudsi hadiste buyrulduğu gibi, göz bakarken Allah'ın nuruyla bakacak, gönül severken O'nun aşkına sevecek, dil söylerken O'nun adını anacak, kulak dinlerken O'nun mesajını alacak, zihin üretirken O'na bağlanacak, muhayyile çalışırken O'nun çizdiği sınırlara riayet edecek, ayak yürürken, el tutarken O'nun kudretiyle, O'nun için, O'nunla yürüyecek, tutacak.... Özetle, o zaman "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız" Peygamberi emrine uymuş olacaksınız.
Mustafa İSLAMOĞLU
YÜZDOKSANINCI MEKTUP
Bu mektûb, mîr Muhammed Numân Bedahşînin çocuklarından birine yazılmışdır.
Zikir anlatılmakda ve lüzûmlu nasîhatler verilmekdedir:
Elhamdü lillahi Rabbilâlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihi ve eshâbihittâhirîn ecmaîn.
İyi bil ki, senin seâdetin ve belki bütün insanların seâdeti ve herkesin dünyâ ve âhıret sıkıntılarından kurtulması, sâhibimizin zikri ile olur. Elden geldikçe her zemân zikir yapmalıdır. Ondan bir ân gâfil kalmamalıdır. Cenâb-ı Hakka çok hamd ve şükr olsun ki, her ân zikir etmek, bu büyüklerin yolunda, dahâ başlangıcda nasîb olmakdadır. Sonda kavuşulabilecek nimetler, başlangıcda tatdırılmakdadır. Bunun içindir ki, tesavvuf yolunda ilerlemek isteyenlerin bu yolu seçmeleri en uygundur ve en doğrudur. Hattâ, lâzımdır. Bunun için, sana önce lâzım olan, herşeyden yüz çevirip, bu yüksek yolun büyüklerine bağlanmandır! O büyüklerin kalblerinden, rûhlarından fâidelenmek için yalvarmalısın!
Önce zikir lâzımdır. Zikir, hâtırlamak, anmak demekdir. Göğsün sol tarafındaki kalb, yürek denilen et parçasını düşünürsün. Bu et parçası, gönül denilen hakîkî kalbin yuvası gibidir. ALLAH mubârek ismini, hayâlin ile bu kalb üzerinden geçirirsin. Bu ânda, hiçbir uzvunu oynatmazsın. Yalnız kalbini düşünerek oturursun. Kalbin şeklini, anatomik yapısını düşünmezsin. Çünki, kalbin yerini düşünmek lâzımdır. Kalbin kendisini tesavvur etmek, hâtırlamak lâzım değildir. Allah ismini, kalbin bulunduğu yerde hâtırlarken, hiçbir şeye benzemez diye düşünürsün! Allahü teâlânın sıfatlarını da düşünmezsin. Hâzır ve nâzır olduğunu dahî düşünmezsin. Böylece, Zât-i teâlâ yüksekliğinden; sıfatlara düşmemiş olursun ve çoklukda tekliği görmek derecesine inmezsin. Mahlûkları görüp, bunlara bağlı kalıp avunarak, hiçbirşeye benzemiyen varlığa bağlanmakdan mahrûm kalmıyasın. Çünki mahlûklarda görülen, anlaşılan herşey, o olamaz. Çoklukda görülenler, bir olanı görmek olamaz. Hiçbirşeye benzemiyeni, bilinen, anlaşılan şeylerin dışında aramak lâzımdır. Ayrılmıyan, bölünmiyen, hiç değişmiyen birşey, çok olan, başka başka olan şeylerde bulunamaz. Zikir ederken, bir Velînin görünüşü, kendiliğinden hâsıl olursa, o görünüşü de kalbde durdurmalıdır. Böylece zikre devâm etmelidir. Velî dediğimiz zât, Allahü teâlâya kavuşduran yolu gösterendir. Yolda, ondan yardım, imdâd gelen zâtdır. Yoksa cübbe, külâh, diploma edinip, şeyh efendi olarak köşede oturan câhil değildir. Âdetlere, gösterişlere, yaldızlı sözlere aldanmamalıdır. Evet, kâmil ve mükemmil bir zâtdan, bereketlenmek, fâidelenmek için elbise, çamaşır gibi şey almak, onu inanarak ve saygı ile kullanmak çok fâide ve feyz verir. Fekat, veren olgun, alan uygun olmak lâzımdır.
Bu yolda rüyâlara güvenmemeli, kıymet vermemelidir. Bir kimse, rüyâda, kendini devlet başkanı görse, yâhud kutub, Velî olduğunu görse, uyanık iken de böyle olmuş değildir. Uyku içinde değil, uyanık iken böyle olmak lâzımdır. Uyanık iken kavuşulan şeyler kıymetlidir.
Şunu iyi bilmeli ki, zikrin fâideli olması ve bunun tesîr etmesi için, islâmiyyete yapışmak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmak, farzları, sünnetleri yapmak ve harâmlardan, şübhelilerden kaçınmak elbette lâzımdır. Bunları Ehl-i sünnet âlimlerinden ve bunların kitâblarından öğrenmelidir.
Vesselâm.
Nemâz kalbi temizler, kötülükden men eder.
Münevver olamazsın, nemâzın kılmadıkça!
ZİKİR KAVRAMI
Sözcük olarak, anma, anımsama anlamlarına gelmektedir. Kur'an'da, evreni kavrama, Kuranı anlama, Allah'a yönelme, Kur'an'ın ve vahyin diğer bir ismi, Allah'ı anma, hatırda tutma gibi anlamlarda kullanılmıştır. Zikir kelimesi türevleri ile birlikte Kur'an'da 300 den fazla yerde geçmektedir, Kur'an'ın kendisi de bir zikirdir. Çünkü O, bize Allah'a yönelmenin yolunu göstermekte, Onu tanımamız ve bilmemiz konusunda yardımcı olmak amacıyla evrende olan canlı ve cansız birçok şeyi dikkatimize sunmakta ve onlarla bize hatırlatmada bulunmaktadır. Allah'ı zikretmek, kulluğumuzun en büyük özelliği olmalıdır. Zikir, sanıldığı gibi sadece belli sözlerin tekrarı ile gerçekleşmez.
Zikir, Allah'ı düşüncemizde ve yaşantımızda söz sahibi yaparak, Onun yasalarına göre hareket etmek ve O nun koyduğu ölçülere göre yaşamakla gerçekleşir. Zikir, insanın Allah'ı yüceltmesidir ki o yüceltme, yaşantımızı düzenlemede tercihlerimizle ortaya çıkar. O'nun verdiklerine karşı nankörlük etmemek ve verdiklerini rızasına en uygun şekilde kullanmaktır.Kısacası zikir Allah'ın Kur'anını yaşamaktır.belli, sözlerin tekrarı değildir.
Zikir, "Ey Allah'ım, senin olmadığın hiç bir yer senin görmediğin hiçbir şey senin duymadığın hiçbir söz olamaz. O halde ben bu bilinçle, yani seni bu şekilde, sürekli aklımda tutarak, sanki devamlı benimle birlikteymişsin gibi düşünerek, bütün davranışlarımda senin koyduğun kurallara göre hareket etmeliyim“ ifadesiyle somut anlamını bulur. Öyle ya, Allah'ı bu şekilde anan (zikreden) bir kimsenin, bu anışı(zikri) gönlünde ve aklında yaşattığı sürece, Allah'ın gösterdiği yoldan sapması mümkün olabilir mi? Yukanda da değindiğimiz gibi, zikir, sanıldığı gibi bir takım sözlerin veya kelimelerin belirli sayılarda tekrar edilmesi demek değildir.
Zikir, Allah'ı sürekli akılda tutarak, onun gösterdiği yoldan gitmektir. Zikir. Allah'ı sözle anmak değil, gönülden onaylayarak bilinçli bir şekilde O'nun hükümlerine teslim olmaktır. Teslim olmak ise, istenilen şeyi yapmakla gerçekleşir. Yoksa yüzlerce kez 'La ilahe illallah' sözünü tekrar etmekle Allah zikretmiş sayılmayız.
Allah'tan başka ilah yoktur (la ilahe illallah) deyiminin yüzlerce, binlerce kez tekrar etmeyi zikir sayanlar, sözde bir saygınlıkla Ona saygıda bulunanlar, bütün hayatı kapsaması gereken bir gerçeği, bazı sözlerin tekrar edilmesi işine hapsederek, amacından uzaklaştmmş bulunuyorlar. Kaldı ki bu çevreler 'zikrin' kelime olarak geçtiği 300'ün üzerindeki ayeti dikkate almamakta, bu konuda kullandıkları kimi ayetleri de yanlış algılamakta ve anlatıldığı gibi değil, anlamak istedikleri şekilde anlamlandırarak kendi hakim kültürlerine uydurmaktadırlar. Zikrin söz konusu edildiği bazı ayetlere bakmakta yarar var, Kuran, kendisinin bir zikir olduğunu belirtmektedir.
"O zikri (Kitab'ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz“ (hicr 9 )
Evet görüldüğü gibi Allah Kur'an'ında zikirin Kur'an olduğunu ve Kur'anı yaşamanın zikir olduğunu söylemektedir.Ne varki günümüzde zikir anlam değişikliğine ugrayıp Kur'anı bir yaşayışdan sadece birkaç kelimeleri tekrar etmekle yetinme yerini almıştır.
Yada şöyle diye biliriz bu gibi kavramların tahribi ile kur'anın değişmeyecgini, koruyucusuda Allah' olduğuna göre,Kur'anın değişmeyeceğini bilen İslam düşmanları, bizleri kavram yanılgısına ugrattıgını düşünmek yerinde olacak sanırım.
Her şey açık ve nettir. Ayetle devam edelim
"O zikri (Kitab'ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz” ( hicr9)
vahyin karşılığında kullanılmıştır. Demek ki, zikir kelimesi günümüzde sanıldığı gibi sadece Allah'ı bazı söz ve hareketlerle anmak anlamına gelmemektedir, Kuşkusuz Kur'an'da zikir, Allah'ı anmak anlamında da kullanılmıştır.
Ve Allah, bizden kendisini anmamızı istemektedir. Bizim yanlıştır dediğimiz şey, bu anmanın yerine getiriliş biçimidir, Elbetteki kî Allah 'ı anmak(zikretmek) şarttır. Ama bu anma nasıl olacaktır? Allah'ı anmak, mutlaka tesbihle ve belli sözlerin tekrar edilmesi ile mi olmalıdır?
Yoksa, namazla, zekatla, hacc' la, cihad'la, kısaca Allah'ın bütün hükümlerine karşı boyun eğerek, itaat ederek, helal ve haramlara dikkat ederek hayrı ve şerri gözeterek, yani ne yaparsak yapalım Allah'ın bizimle beraber olduğu düşüncesini taşıyarak, Allah'ı aklımızdan hiç çıkarmayarak mı olmalıdır ?
Bir takım sözleri tekrar ederek mi, yoksa Onu razı etmeyi esas alarak, Ondan korkarak, O'na gönülden yalvararak, Ona sığınarak, güç ve destek isteyerek mi? Zikretmeyi tesbih çekmek ve birtakım sözleri belirli sayılarla tekrar etmek olarak görenlerin
الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ (28)
"Onlar inanan ve Allah'ı anmakla (zikretmekle) gönülleri huzur bulan kimselerdir.
Bilin ki gönüller ancak Allah'ı anmakla huzur bulur (13 Rad -28)
ayetini delil göstererek kendilerini haklı saymaları, zikir kavramını gerçek anlamı ile yani, Kur'an'da ifade edilmek istenen anlamda değil, ona kendi anlayışlarına göre anlam vermelerinden kaynaklanmaktadır. Elbetteki, mü'minler ancak inanmakla ve gönüllerinin Allah'ı anmasıyla huzur bulurlar. Buna hiçbir muiminin itirazı olamaz. Ancak, gönüllerin Allah'ı anması nasıl olacaktır? Önemli olan bu soruya doğru cevap vermektir. Herkes eline tesbihi alsın ve günde beşyüz veya bin kez la ilahe illallah desin ve bu şekilde gönlü Allah'ı anmış olsun diye bilirmiyiz?
Böyle yapan gerçekten bu ayetin gereğine uymuş mu olur? Önce bu ayetin neyi ifade ettiğinej neyi anlatmak istediğine bakalım. Ayetin, gerçekten neyi anlatmak istediğini, daha iyi anlamamız için bir önceki ve sonraki ayetlerle birlikte ele almamızda yarar var:
"İnkar edenler: "Ona Rabb'inden bir ayet (belge l mucize) indirilmeli değil miydi?
diyorlar. De ki: "Allah, dilediğini (bu tür sözlerle) saptırır. Yöneleni de kendisine iletir.(13 Rad 27)
"Onlar inanan ve Allah'ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. iyi bilin ki gönüller ancak Allah'ıanmakla huzur bulur .(13 Rad 28)
"îşte mutluluk ve güzel gelecek o inanıp güzel işler yapanlarındır" (13 Rad-29).
Ayet, önceki ve sonraki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya şu gerçeği koymaktadır:
Müşrikler her fırsatta Peygamberimizi (Ra'd-27'de olduğu gibi), peygamberliğini kanıtlamaya davet ediyorlardı. Peygamberden, peygamber olduğuna dair mucizeler istiyorlardı. Eğer peygamberse diğer peygamberler gibi mucize göstermeliydi. "Ona gökten yardımcı melekler inmeli", ''kendisine Rabb'inden hazineler verilmeli', "ölüleri diriltmeli", ''altından ırmaklar akan bağları, bahçeleri olmalı değil mi?" diyorlardı.
Allah da inanmakta direnen ve bahane arayanlara cevaben: Bu bahanelerle doğru yoldan saptıklarını, bu tür bahanelere kanmayıp Kitab'a yönelenlerin de doğru yolu bulduğunu, ve onları, Allah'ın, kendisine ileteceğim söylemektedir,( Ra'd-27'nin devamı Ra'd-28'de) de yüce Allah şöyle demek tedir: Allah'ın zikrine -ki burada zikir Kitap anlamında kullanılmıştır- gönülden inananlar bu inançlarında kuşkusuz olduklarından, gönülden kabul ettiklerinden huzurludurlar. Çünkü kuşkusuzca inanmaları onlara huzur vermektedir, Allah'ın zikri, Allah'ın sözü demektir.
Kim ki bu zikre/söze gönülden inanırsa en güzel işi yapmış ve o, Allah'a yönelmiştir. Yani, Mümin Allah in zikrine inanmakla en güzel işi yapmış, mutluluk ve güzel geleceği haketmiştir. Görüldüğü gibi, zikir, Kur'an'ın diğer bir ismi anlamında kullanılmıştır.
"Allah'ı zikretmekle, yani Allah'ın, sözünü kuşku duymadan kabul etmekle gönüller huzur bulur" anlamına gelen ayeti, hergün belli bir sayıda bazı sözleri tekrar etmeye dayanak göstermek, ona yanlış anlam vermekten veya onu kendi doğrularına uydurmaktan başka birşey değildir Diğer bir ayette:
"Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin."
(Bakara - 152)
diyen Rabb'imizin bu ayetini tasavvuf anlayışı ile açıklarsak o zaman Allah; "siz tesbih çekerek, beni zikrederseniz ben de size, tesbih çekerek karşılık veririm (zikrederim)" mi demek istiyor?
Yoksa: "siz bana kulluk yaparsanız, ben de bunun karşılığında yaptığınızı unutmayarak size nimetler veririm' mi demek istiyor? Elbetteki bizim Allahı zikretmemiz demek, kulluğumuzu ona has kılmaktır;
Rabb'imizin bizi zikretmesi de bize mükafat olarak Cennet de dahil vereceği nimetlerdir. Yoksa bu ayete 'Allah'ın hergün ve belli sayılarda 'ey kulum..., ey kulum/ diyerek kullarım anar şeklinde bir anlam vermek asla doğru olamaz.
|
Zikir :::... |
Zikir kelimesi birçok manâyı ifade eden (vücûh) bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm de ondört ayrı manâda kullanılmıştır. Meselenin anlaşılabilmesi için, usûl açısından "el-Vücuh ve'n-Nezair" konusunu izah edelim. Kur'ân-ı Kerım'in üslûb özelliği, insanların telif ettiği eserlere benzemediği gibi, diğer münzel kitaplara da benzemez. Allahu Teâla'nın (cc) kitabında çeşitli manâlarda kullanılan müşterek lâfızların mevcut olduğu malûmdur. Bir kelimenin bir âyette ifade ettiği manâ ile yine aynı kelimenin diğer âyetlerde ifade ettiği anlamlar aynı olmayabilir. Usûl-i tefsir uleması bunu el-vücuh olarak ifade etmiştir. Bunun aksine de, farklı kelimenin aynı manayı ifade etmesine nezair denilir. İbn-i Abbas'dan rivayet edildiğine göre, Halife Hz. Ali b. Ebi Talib kendisini, Hâricilerle münakaşa ve onları ikna etmek için gönderirken şöyle demiştir: "Onlarla münakaşa ederken delil olarak Kur'ân-ı Kerîmi hüccet gösterme; çünkü onda birçok manâları ihtiva eden, zû vücûh kelimeler vardır. Onlara Resûl-i Ekrem'in sünnetini hüccet olarak bildir ve fikirlerini sünnet ile teyid et." [1]
Kur'ân-ı Kerimde bir kelimenin birkaç manayı ifade etmesi, onun mucize oluşunun bir delilidir. İmam-ı Zerkanî, el-Burhan isimli eserinde, Mukatil b. Süleyman'dan naklettiği bir haberde, "kişi Kur'ân'daki birçok vecihleri görmedikçe hakiki bir fakih olamaz" [2] diyerek bu inceliğe işaret etmiştir. Meselâ, el-Hüdâ kelimesi ve ondan türeyen terimlerin, Kur'ân-ı Kerim'de onyedi manası olduğu görülür. Aynı şekilde cehennem "nâr, sakar, hutame ve cahim" gibi çeşitli lafızlar aynı manâyı ifade etmektedirler. Bunlar da nezâire ait örnekleri teşkil ederler.
Zikir, Arapça bir kelime olup, "hatırlamak, anmak, düşünmek ve hatırlayıp gereğini yapmak" gibi manâlara gelir; unutmanın ve gafletin zıddı olarak kullanılır. Asıl manâsı budur. [3] Allahu Teâla nın (cc) kitabına ve Resûl-i Ekrem'in (sav) sünnetine uygun ber hayat yaşayabilmek için, insanın kalbini gafletten kurtarması zaruridir. Gafletin zıddı olan zikir, bunu gerçekleştirebilmek için bir vesileden ibarettir. Allahu Teâlâ kalbi, aklın, ilmin ve ruhun mahalli kılmıştır. İnsan kalbindeki istitaat ile ihtiyaçlarını karşılayabilir ve bütün ilimleri öğrenebilir. İnsanın kalbi aynı zamanda şüphelerin ve vesveselerin mahalli, küfrün ve imanın merkezi, ısrarın ve vazgeçmenin (tevbenin) mevzii, mutmain olmanın ve rahatsızlık duymanın cereyan ettiği bir yerdir. [4] Peygamber Efendimiz (sav) de: "Değişkenliğinden dolayı buna kalb ismi verilmiştir. Öyle ki kalb, boş bir arazideki ağaca kökünden asılı durup, rüzgârın bir alta, bir üste çevirdiği bir kuş tüyü gibidir" [5] buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Rabbinin ismini an (zikret) ve ihlâs ile O'na teveccüh eyle!" (Müzemmil sûresi: 8) emri verilmiştir. Gadi Beyzavî, bu âyetintefsirinde, zikir üzerinde hassasiyetle durmuştur. [6] Zikrin bir ibadet oldugu, kat'i naslarla sabittir. Nitekim: "Şüphesiz ki Allahu Teâla'yı zikretmek en büyük ibadettir." (Ankebût sûresi: 45) âyet-i kerimesi bunun en güzel delilidir. Bütün ibadetlerin zâhirî ve bâtınî şartları vardır. Fukaha, "Allahu Teâla nın rızasını kazanmak niyetiyle (ihlâsla) ve şer'i şerife uygun olarak yapılan amellere sâlih amel denilir" tarifinde ittifak etmiştir. Elbette iman ile ibadet arasında önemli bir münasebet vardır. Bir mükellef, sahih bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel işleyemez. Müslümanlar zikir ibadetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler. Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları "dudak servisi" ile tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur'ân-ı Kerîm'de zikir ehli, şeriati bilen ve ahkâmini hakki ile edâ eden kimseleri ifade için kullanilmiştir: "Bilmiyorsaniz zikir ehlinden sorunuz." (Nahl sûresi: 43) âyet-i kerimesindeki incelik budur.
Zikir ibadeti, ihlâsın ve ihsân hâlinin teşekkülüne vesile olabilir. Aynı zamanda kalbin muhafazası açısından da elzemdir. Maddî ve manevî varlığımızın merkezi olan kalbimiz, sâlih amellerle düzelip sıhhate kavuştuğu gibi, çirkin fiillerle (fahşâ, münker, bağy vs.) ve şeytanın vesveseleriyle fesada uğrayabilir. Numan b. Beşir'den (ra) rivayet edilen meşhur bir hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz (sav): "Helâl bellidir, haram da bellidir" dedikten sonra, "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardu ki, o sıhhat bulursa bütün vücud salâha erer. Eğer o fesada uğrar ve hastalanırsa, bütün vücutta fesat ortaya çıkar, bozulur. Dikkat edin, bu et parçası kalptir." [7] diyerek, müslümanları uyarmıştır. Bu sebeple, insanın kalbine sahip çıkması ve onu her türlü hastalıktan koruması zaruridir. Bilindiği gibi her ibadet, ancak niyetle edâ edilebilir. Bu sebeple fıkıh ilminde kalbin ayrı bir yeri vardır. Bütün ameller niyete bağlıdır ve "insanlar niyetleri üzere ba's olunacaklardır." [8] Müslümanlar Resûl-i Ekrem'in (sav) tavsiye ettiği zikirleri ihlâsla edâ ederler ve bu zikirlerine uygun bir hayat yaşamaya gayret gösterirlerse, imtihanı kazanabilirler.
KAYNAKLAR
(1) İmam-ı Suyutî, el-Itkan fi Ulûmil-Kur-'ân, Kahire 1368, c. I, sh. 42.
(2) İmam-ı Zerkeşî, el-Burhan, Beyrut ty., c. I, sh.103.
(3) Âsım Efendi, Kamus Tercümesi, c. II, sh. 346 vd. Ayrıca bkz. el-Mucenıi'I-Vasit, c. I, sh. 3I3.
(4)İbn-i Arabî, Ahkâmü'I-Kur'ân, Beyrut 1335, c. III,sh.1504.
(5)İmam-ı Suyûtî, Câmiu's-Sağir, c. I, sh.89,"innema"mad.
(6)Mecmuatu't-Tefâsir, İstanbul 1979, c. VI, sh.376.
(7)Sahih-i Müslim, K. Müsakat-102-108; Sünen-i Ebu Davud, K. Kuzat-2; Sünen-i Ibn-i Mâce, Fiten-14; Sünen-i Darimi, K. Büyû-1.
(8)Sahih-i Buharî, K. Bed'ül Vahyi-1, K. İman-41, K. Nikâh-5, K. Menakibu'I-Ensar-45; Sünen-i Tirmizî, K. Fezâilu'1-Cihad-16.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
7/4/2008 · Kategori: dua
Rabbin seni beklemektedir ve kapısı sana açıktır!..
Sorma, Rabbimin kapısı nerede diye; sende "O" kapı; gönlünde!.
Senden sana açılan bir kapının ardında!..
Bu kapı, DUA ve ZİKİR kapısıdır!.. Gönlünden Rabbine açılan kapıdır!.
Rabbine yöneliş ve HACET kapısıdır!.
Gökte ve ötende sandığın TANRI'nı terket; sonsuz - sınırsız ALLAH'a yönel; O'nun, her noktada ve zerrede mevcût olduğunu farket; ve O'nu GÖNLÜNDE bulmaya çalış!.
Sonra iste O'ndan, ne istersen!.. Eşini, işini, aşını; ister mevlânı, ister şifânı!.
Bil ki, seni, her isteğine ve her arzuna kavuşturacak tek şey DUA ve ZİKİR'dir.
Bil ki dostum; her zerrede tüm özellikleriyle mevcûd olan ve kendinden gayrının varlığı aslâ sözkonusu olmayan ALLAH, SENDEN SANA İCABET EDECEKTİR!.
SEN, bilesin ki, yeryüzünde "HALIFE"sin!.. HALİFE olarak sana, gönlüne, BEYNİNE bahşedilmiş yüce güçlerden haberin var mı?...
DUA ile ZİKİR ile, o muhteşem BEYNİN ile, kendindeki mekanizmayı harekete geçirebileceğinden haberin var mı?...
"EN GÜÇLÜ SİLAH" olarak sana bağışlanmış DUA mekânizmasını biliyor musun?...
Fakîr, garîb, nîce kişiler DUA ve ZİKİR ile nîce ZALİM SULTANLARI helâk ettiler!.
Nîce yoksullar, büyük zenginliklere hep DUA ve ZİKİR ile eriştiler!..
Nîce, dertli, sıkıntılı, hastalıklı, ezâ, çile çekenler, hep kurtuluşu, selâmeti DUA ve ZİKİR'de buldular!..
Bil ki dostum...
SENDE, dünyanın en güçlü silâhı olan DUA ve ZİKİR cihâzı mevcûttur.
BEYNİNDEKİ, GÖNLÜNDEKİ bu en güçlü silâhı kullanmasını öğrenerek; bu yaşadığın dünyanın ve ölümötesi yaşamın tüm güzelliklerine erişebilirsin!..
Ya da, DUA ve ZİKİR mekânizmasını kullanmaz, paslandırıp, bir kenara terkedersin, ki bunun cezasını da sonsuza dek çekersin!..
Sana, karşılıksız, bedava verilmiş bir mekânizmadır bu!.. Hîbedir!..
DUA ve ZİKİR için kimseye muhtaç değilsin ve kimseyi aracı koymak zorunda da değilsin!..
ZİKİR HAKKINDA
ZİKİR, bize göre, dünyada bir insanın yapabileceği, en yararlı çalışma türüdür.
ZİKİR, "Allâh'ı anma" diye her ne kadar tercüme edilirse de, böyle bir tercüme son derece yetersizdir.
1. ZİKİR, beyinde tekrar edilen kelimenin manâsı istikâmetinde, beyin kapasitesini arttırır.
2. ZİKİR, beyinden üretilen dalga enerjinin RUH'a, yani halogramik dalga bedene yüklenmesini ve böylece ölümötesi yaşamda güçlü bir RUH'a sahip olunmasını sağlar. (ZİKİR konusunda beynin faaliyetlerini ve sistemini "İNSAN ve SIRLARI" kitabımızda bütün detayları ile okuyabilirsiniz. Ahmed HULUSİ.)
3. ZİKİR, tekrar edilen manâlar istikâmetinde beyinde anlayış, idrak ve o manâların hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.
4. ZİKİR, Allâh'a yakîn sağlar.
5. ZİKİR, ilâhî manâlar ile tahakkuku temin eder.
İşte, birkaçını saydığımız bu özellikler dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm de ZİKİR son derece övülen bir çalışma olarak belirtilmiş; ve bu konuda ZİKRE önem vermeyenler şiddetle uyarılmışlardır:
"RAHMAN'IN ZİKRİNDEN YÜZ ÇEVİRENE ŞEYTAN MUSALLAT OLUR VE ARKADAŞI OLUR. SONRA GERÇEKLERİ SAPTIRIR VE ONU HİDAYETTEN UZAKLAŞTIRIR. ONLARSA BU DURUMDA HÂLÂ HİDAYETTE OLDUKLARINI SANIRLAR." (43-36/37)
&
"ŞEYTAN ONLARI İDARESİNE ALMIŞ, ALLAH'I ZİKRETMEYİ UNUTTURMUŞTUR. ONLAR ŞEYTANIN GRUBUDUR. ŞEYTANA TABİ OLANLAR HÜSRANA UĞRAYACAKLARDIR." (58-19)
&
"ALLAH'I ÇOK ÇOK ZİKREDİN" (33-41)
&
"HER KİM, BENİM ZİKRİMDEN YÜZ ÇEVİRİRSE ONA DAR BİR GEÇİM VARDIR VE ONU A'MA OLARAK HAŞREDERİZ" (20-124)
&
"BENİ ZİKRETTİĞİNİZDE SİZİ ZİKRETMEKTEYİM" (2-152)
&
"EĞER KULLARIM SANA BENİ SORARLARSA, BEN YAKINIM. BANA DUA EDENİN DUASINA İCABET EDERİM" (2-186)
&
"ALLAH ZİKRİ, EKBERDİR" (29-45)
&
ZİKİR'in insana ne kadar büyük yararları olduğuna bakın Hazret-i Rasûl aleyhi's-selâm nasıl işaret ediyor:
"Allâh katında çalışmaların en sevimlisi hangisidir?... sorusuna cevab:
- Dilin, Allâh'ı zikretmeye devam ettiği halde ölmendir"!.
&
"Size çalışmalarınızın en hayırlısını, Allâh indinde en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş infak etmekten, düşmanlarınızla savaş meydanında karşılaşıp boyun vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı Allah yolunda vurmalarından daha hayırlı bir çalışmadan haber vereyim mi?..
İşte o Allah'ı ZİKRETMEKTİR."
&
"Allah'ın azâbından, Allâh'ı ZİKİR etmekten daha fazla hiç bir şey kurtaramaz."
&
"Allah katında kıyâmet gününde kulların hangisinin derecesi daha faziletlidir; sorusuna şu cevabı verdi:
- Allah'ı çok ZİKİR EDENLER."
Soruldu ki, "Yâ Allah yolunda cihâd eden gazinin ki?"...
Buyuruldu:
- Kâfirler ve müşrikler içerisinde kılıcı ile kırılıncaya kadar ve kana bulanıncaya kadar savaşsa da, şüphesiz ki, Allâh'ı çok zikredenlerin derecesi, ondan daha faziletli olur."
&
"Kul, şeytandan ANCAK, Allâh'ı ZİKRETMEKLE korunur!.."
&
"Sahip olduklarınızın en faziletlisi, Allâh'ı zikreden dil, şükreden kalp, imanında yardımcı olan eştir."
&
"Allâh'ı ZİKREDEN ile etmeyenin benzeri, diri ile ölü gibidir!.."
&
"Allâh'ı o kadar çok zikredin ki, insanlar size, deli mi bu, desin!.."
&
"Münafıklar size, gösteriş için yapıyorsunuz, diyecekleri kadar çok Allâh'ı zikrediniz."
&
"Müferridûn geçti!.. Buyruğuna soruldu, kimdir müferridûn, diye.
"Allâh'ı çokça zikretmeye düşkün olanlardır. Zikir, onların ağırlıklarını hafifletir. Böylece kıyâmet günü de hafif olarak gelirler"
&
"ŞEYTAN, ağzını âdemoğlunun kalbine koymuştur. O Allah'ı zikrettikçe şeytan çekilir. Gaflete düşüp zikri bırakınca kalbini yutar!."
Bu hâdis-i şerîf teşbih yani benzetme yollu bir anlatımdır... Kişi Allah'ı zikrettikçe, Cinler ondan uzak dururlar ve ona vesvese vererek düşüncelerini bulandıramazlar; ama zikir terkedilince, cinler onun beynini istedikleri gibi etkileyerek hüküm altına alır, manâsınadır.
&
"Allah'ın bir kula verdiği en faziletli şey, ona ZİKRİNİ ilham etmesidir."
&
"Hiç bir sadaka Allah'ı zikretmekten daha faziletli değildir."
&
"Cennetlikler hiç bir şeye üzülmezler ancak, dünyada iken ZİKİRsiz geçen anları hariç!.."
&
"Kim Allah'ı çok zikretmezse imandan uzaklaşır."
&
"İnsan, üzerinden geçip de, içinde Allâh'ı zikretmediği her an dolayısıyla kıyâmette büyük pişmanlık duyar."
&
"Herhangi bir topluluk, bir mecliste toplanır, Allah'ı zikretmeden dağılırlarsa, bu meclis kıyâmet gününde kendileri için bir pişmanlık olur!.."
&
"Kim Allâh'ı çok ZİKİR ederse, münâfıklıktan uzak olur!.."
&
İşte bunlar gibi daha pek çok Rasûlullah aleyhi's-selâm hadîs-i şerîfi bize ZİKİR konusunda büyük uyarıda bulunmaktadır.
ZİKİR NİÇİN ÇOK ÖNEMLİ?
İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda tafsilatlı olarak bunları yazmamıza rağmen, önemi dolayısıyla burada da bir miktar ZİKRİN zorunluluğu üzerinde durmak istiyorum.
Kesin olarak bilinmelidir ki; DİN tamamiyle, bilimsel gerçekler üzerine oturtulmuş, o günün şartları içindeki sembolik anlatımdır.
İslâm Dininde, -sadece Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerîfler- mevcut olan bütün hükümler, insanın gerek bugünü ve gerekse ölümötesi yaşamı için zorunlu olarak ihtiyaç duyacağı şeyleri temin gayesiyle gelmiştir. Ayrıca insanın bu önerilere uyması, onun gelecekte bir çok kendisine zarar verici şeylerden korunmasına da vesile olacaktır.
İnsanın yaşamı ise, bilindiği üzere BEYİN ile düzenlenir... İnsan'da ortaya çıkan her şey, BEYİN aracılığıyladır... Ölümötesi yaşam bedeni olan RUH dahi beyin tarafından "yüklenir"!..
Allâh'ın isimlerinin işaret ettiği manâlar, insan beyninde açığa çıkar. İnsan şuûru, Allâh'ı, ancak beyin kapasitesi kadar tanıyıp "yakîn" elde eder.
&
İşte böyle olunca, ZİKİR olayının önemini kavrayabilmek için, önce beynin çalışma sistemini kavramak, sonra da zikir halinde beyinde nasıl bir işlem oluştuğunu idrâk etmek zorunda kalırız.
Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.
&
İleride de daha detaylı izâh edeceğimiz üzere, meselâ Allâh adıyla işaret olunanın İRADE sıfatının ismi olan "MÜRÎD" ismi zikredildiğinde, kişinin beyninde boş duran hücreler, bu ismin frekansında programlanarak devreye girdiği için; bir süre sonra o kişide İRADE gücünün arttığı ve eskiden başaramadığı bir çok şeyi başardığı görülür.
Ancak hemen burada kesinlikle idrâk edilmesi zorunlu bir husus da vardır ki, o da şudur:
Herkesin beyin yapısının kendine has bir orijinalitesi vardır ve bu tür "esmâ" yani Allâh'ın isimlerine dayalı zikir türünde, mutlaka bu işin ehlinden bilgi alma zorunluluğu vardır!..
Kendi aklına geldiği gibi ZİKİR yapmak, farkında olmadan CİNLERİN İLHAMIYLA ZİKİR yolunu açar ki; kişinin bilinçsizce kendini cinlere teslim etmesine sebeb olabilir.
Nitekim, bu yüzden bazı evliyâullah, "Aydınlatıcısı olmayanın, aydınlatıcısı şeytan olur" demişlerdir.
Evet, esas itibariyle ham, yani programlanmamış olan beyin hücrelerini, ZİKİR yoluyla, erişilmek istenen gaye istikâmetinde programlayarak eskisinden çok daha güçlü çalışan bir beyne sahip olunabilir.
&
Şimdi, bu satırları okuyan bazı ZİKİR İNKARCILARI, hemen şu soruyu soracaklardır:
Mademki ZİKİR bu derece beyni geliştiriyor da, niçin İslâm Alemi devamlı zikir yapmasına rağmen, üstün bir beyin çıkartamıyor ve bütün gelişmeler batıdan, gayrı müslimlerden geliyor?.
Bu sorunun cevabı son derece basittir... Ancak, işin tekniğini bilen bir kişi için!..
Allâh-u Teâlâ'nın lûtfu ve Hazreti Rasûlullah aleyhi's-selâm'ın inayeti ile, bize keşf yollu açılan ZİKİR sırrına binâen, konunun tekniğini izâh etmek suretiyle, size bu sorunun cevabını yazalım.
ÖZEL VE GENEL ZİKİRLER
ZİKİR birkaç çeşittir.
Önce ikiye ayrılır:
1. Genel zikir.
2. Özel zikir.
GENEL ZİKİR, gene ikiye ayrılır:
A. Ruhaniyet zikri
B. Özel gayeye yönelik zikir
ÖZEL ZİKİR de ikiye ayrılır:
a- Özel gayeye yönelik zikirler
b- Kişiye özel, zikirler
&
Demiştik ki, belirli kelimelerin veya kelime grublarının beyinde tekrarının adıdır ZİKİR.
Yapılan her zikirde, ne kelime olursa olsun, beyinde belirli bir frekansta dalgaboyu üretilerek, beynin görev dışı olan hücreleri, o frekansla programlanır..
Şayet CİNNİ ilhamla gelmiş bir kelime ya da budistlerin meşhur "om" kelimesi gibi bir zikir yapılırsa; kişinin beyninde o istikâmette bir gelişme sağlanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezonansa girerek bir takım ilhamlar almaya başlar. Ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI veya EVLİYA, veya MEHDI veya PEYGAMBER veya ALLAH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder.
&
Buna karşılık bir de İslâmi kaynaklarca öğretilen GENEL ZİKİRLER vardır ki; bunlar tamamiyle, kişinin RUH gücünün artmasına ve RABBINA yaklaşmasına vesile olur. Bu GENEL ZİKİRLER'e hemen bir iki misal verelim.
"Subhanallâhi ve bihamdihi"
"Subhanallâhi velhamdulillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber"
"Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh"
"Lâ ilâhe illallâhul melîkül hakkul mubîn"
"Subbûhun Kuddûs Rabbul melâiketi ver Ruh"
&
Bir de GENEL ZİKİR klâsmanı içinde yer alan "Özel gayeye yönelik" zikirler vardır. Bunlar, ilim talebine yönelik, kusurunu itirafa ve bağışlanmaya yönelik, zikirler gibi. Hemen bunlara da misal verelim:
"Rabbî zidniy ilma"
"Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zâlimîn"
"Rabbic'alniy mukıymes selâti ve min zürriyetiy"
&
ÖZEL ZİKİR, esas olarak kişinin durumunu çeşitli yönlerde geliştirmeyi hedef alan, özel gayeler istikâmetinde gelişmeyi amaç edinen zikirlerdir.
ÖZEL ZİKİRLER esas itibariyle kişinin beyin programına, yani kendine has özellikleri, karakteristiği, kişisel arzu ve hedeflerine göre düzenlenen zikir formülleridir. Bu zikir terkipleri, belirli âyet ve hadîslere dayanan dualar ile, o kişide kısa sürede gelişme sağlayacak ilâhî isimler grublarından oluşur.
&
Tarikâtlarda verilen zikir formülleri günümüzde genellikle hep GENEL ZİKİR kapsamında olduğu için; gelişme sürecini de 30-40 yıl gibi çok uzun zaman dilimlerine yaymaktadır.
Oysa bu özel zikir formüllerini deneyenler, kendilerinde bir-iki sene gibi, çok kısa süreler içinde büyük gelişmeler hissetmektedirler.
ÖZEL ZİKİRİN, özel gayeye yönelik bölümünde yer alan bazı zikirlere misal vermek gerekirse, bu konuda şunları söyleyebiliriz numûne olarak:
"Allahumme inniy es'eluke hubbeke"
"Allahumme elhimniy rüşdiy"
"Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin"
ÖZEL ZİKİR bölümündeki (b) şıkkında yer alan kişiye özel zikirlere gelince ise.
MÜRÎD - KUDDUS - FETTAH - HAKÎM - MÜ'MİN - RAHMAN - RAHÎM - BÂSIT - VEDUD - CÂMİ - RÂFİ
Ve daha bunlar gibi değişik Allâh'ın isimlerinden oluşur.
Kişinin beyin programının ihtiyaç gösterdiği bir biçimde; kişiye özel sayılar ile bunlar formüle edilerek çekilir. Ve kişi üzerinde kısa sürede tesiri açığa çıkar.
Ancak, burada da hemen şunu ilâve edelim. Bu ZİKİR çalışması içinde, zikirle açılan ek kapasitesinin değerlendirilmesi sırasında yoğun olarak İLME ağırlık verilmesi ve artan kapasitenin İLİM ile değerlendirilmesi şarttır. Aksi halde bu kapasitenin cinnî ilhamlar istikâmetinde programlanması söz konusu olabilir ki; bu da hiç iyi olmaz.
Ayrıca bu tür zikirler sırasında kitabın girişinde yazdığımız CİNLERE KARŞI KUR'AN'DA ÖĞRETİLEN KORUNMA DUASININ yapılması son derece yararlı olur.
&
İşte kısaca bu ön bilgiyi verdikten sonra, az önce sorulan sorunun cevabını hemen açıklayalım.
İslâm camiâsında genellikle RUHANİYETİ arttırıcı zikirlere devam edildiği için; maneviyâtı son derece güçlü sayısız insan yetişmesine karşın; dünya ilimlerine dönük beyinler çok az çıkmıştır!.. Şayet beyin sistemli bir şekilde dünya bilimlerine yönelik bir biçimde zikir ile takviye olunsa idi, elbette ki o yönde gelişmiş üst düzey beyinler de çıkardı.
Ancak, ne var ki, "yarın zorunlu olarak terkedeceğin şeye, bugün sahip çıkarak, kendini, o şeyi terketmekten ileri gelen azâbdan koru" düşüncesinde olan İslâm camiâsı, dünyaya fazla bir değer vermemiş ve o yolda kendini fazla yormamıştır.
&
Önce anlaşılması son derece kolay olan şu misâli verelim.
Size son derece kıymetli mücevherle dolu bir kasa veriyorlar ve diyorlar ki.
- Şayet anahtarını elde edersen, bu kasayı açabilirsin, içindeki her şey senin olabilir.Soruyorsunuz:
-Peki anahtar nedir, nasıl açabilirim?.. Cevab.
-Ucu özel bir şekillendirmeye tabi tutulmuş demirdir anahtar. Elde etmek içinde şu kadar pahasını ödemek zorundasın.
Diyorsun ki, kasa nasıl olsa bende!.. O kadar paha ödeyeceğime, alırım bir demir, alırım bir ege; çenterim demiri olur anahtar!..
Ama ne çare ki, bir ömür boyu demir çentseniz, o kasanın özel kilit şifresine uygun anahtarın bir benzerini yapamazsınız. Ve bu yüzden de kasanızı açıp içindeki çok kıymetli mücevherlere kavuşamazsınız. Ta ki, pahasını ödeyip özel şifresi için yapılmış anahtarı elde edene kadar. Unutmayalım ki, her kilit ancak şifresine uygun anahtar ile açılır.
&
İşte bu misâlde olduğu üzere, her beynin kendine özel bir formüle ihtiyacı vardır ki çok kısa sürelerde büyük gelişmeler elde etsin. Ama bunun için de elbette, bu konudan anlayan, bu konu hakkında bilgi sahibi kişiyi bulmak zorunluluğu mevcuttur.
Bu devirde böylesine ehil kişiyi bulmanın çok zor olduğunu düşünerek bu kitapta, bize ihsan olunan ilim ölçüsünde, elden geldiğince çeşitli zikir formüllerinden sözedeceğiz. Ki bunlar bizatihi tecrübelerimize göre son derece yararlı olmuşlardır.
Dileyen bu zikir formüllerini bir süre kendi üzerinde dener, fayda görürse devam eder, fayda bulmazsa da genel zikirlerle ruhaniyetini geliştirme yolunda çalışmalarına devam eder.
ÇOK ZİKREDEN DELİ Mİ OLUR?
ZİKİR konusunda halkımızın çok korktuğu bir husus vardır. Elbette bunda en büyük faktör de "menfî şartlandırma"dır.
"Çok tesbih çekme, deli olursun!.."
Türünden, kasıtlı ya da kasıtsız söylentilerin kesinlikle belli olan bir yönü vardır ki o da `BİLİNÇSİZLİK' olan şartlandırma, insanları ZİKİR konusunda son derece ürktürmüştür.
Kur'ân-ı Kerîm her halûkârda, ayakta, otururken, yan yatarken sürekli zikir yapılmasını tavsiye ederken; maâlesef, bu bilinçsiz çevreler, elden geldiğince insanları zikirden uzak tutmaya çalışmaktadırlar.
"ALLAH'I AYAKTAYKEN, OTURURKEN, YATMIŞKEN ZİKREDERLER; GÖKLERİN VE YERİN YARADILIŞ HİKMETİNİ DÜŞÜNEREK, RABBİMİZ SEN BUNLARI HİKMETSİZ BOŞUNA YARATMADIN MÜNEZZEHSİN DERLER" (3-191)
Evet, insan daima üç halden birindedir. Ya ayaktadır, ya oturuyordur, veyahud da yatmaktadır. İşte, yukarıda âyet, her üç halûkârda da zikredilmesi gerektiğini bize açık seçik vurgulamaktadır.
* * *
Öyle ise, bize düşen, elden geldiğince, zikir yapmaktır!..
Nerede olursak olalım, ister abdestli, ister abdestsiz, olabildiğince zikir yapmak suretiyle beynimizi geliştirelim, Allâh'a yakîn elde edelim.
Bizim, nice içki içen ve hatta alkolik olan kişiye zikir tavsiyemiz vardır ki, bunlar meyhanede içki içerken zikre başlamışlardır.
Bir elinde içki kadehi, diğer elinde tesbihle işe başlayan bu kişiler; zikrin beyinde yaptığı yeni açılımların sonucu; kendilerinde meydana gelen idrâk ile bir süre sonra içkiyi bırakmışlar; ve daha sonra da kendi içlerinden gelen bir şekilde, hiç bir dış baskı olmaksızın beş vakit namaz kılıp, Hacca gitmişlerdir.
* * *
Biz diyoruz ki, ZİKİR insana en güzel geleceklerin yegâne anahtarıdır; çünkü beyin kapasitesini geliştirmeye yönelik yegâne ve en güçlü çalışmadır.
Ya, çok tesbih çekip de deli olanlar; diyeceksiniz!...
Şunu kesinlikle ifâde edeyim ki, çok tesbih çekmek yüzünden hiç bir normal insan deli olmaz!..
Ama şurası kesindir ki, çevresinde normal gibi tanınan oysa gerçekte şizoid ya da paranoid olan pek çok insan vardır!..
Bunların bu hasta durumları genellikle 35-40'tan sonra bazen de daha ileri yaşlarda ortaya çıkar. Hatta bazen de bir vesile olmazsa, hiç ortaya çıkmadan kapalı olarak bu dünyadan geçer giderler.
İşte, bu esasen hasta yapılı olan kişilerden biri bir vesile ile tesbih çekmeğe başlamış ve daha sonra da bir vesile ile hastalığı ortaya çıkmışsa, ard niyetli kişiler tarafından bu durum hemen tesbih çekmeğe zikir yapmaya bağlanarak, insanlar dinden ve zikirden soğutulur.
Oysa, normal yapılı, sağlıklı, akıl-mantık bütünlüğüne sahip bir insanda, zikrin asla hiç bir zararı yoktur!.. Aksine, bu tür bazı hastalıkları olan kişilerde dahi zikrin bazı faydaları olmakta; onların taşkın halleri zikir yoluyla oldukça kontrol altına alınabilmekte veya çok çok içe kapanık halleri daha dışa açılmaya yönlendirilebilmektedir.
* * *
Her ne kadar, Türkiye'de tarikâtlar yasak idiyse de, basında okuduğumuz ve çevremizden duyduğumuz kadarıyla, Türkiye'de nerede ise her beldede bir şeyh vardır; ve bunların belki de toplam Türkiye nüfusunun yarısına yakın derviş topluluğu vardır. Yani en azıyla Türkiye'de 10 milyon zikir yapan insan sözkonusudur. Bu sayının yüzde ya da binde ya da onbinde kaçı, normal sağlıklı bir insanken, tesbih çekmek yüzünden akıl hastası olmuştur ki?..
Şunu kesin olarak ifâde edelim ki, normal, sağlıklı, mantıksal bütünlük içinde yaşayan hiçbir insan, zikir çekmeğe başlaması yüzünden deli olmaz, kafayı üşütmez!.. Şayet, belki onbinde bir kişi böyle bir sebepten hasta oldu denirse, onun geçmişini araştırın deriz. Ya genetiğinde ya da doğuştan gelen sebeplerle bu hastalığın o kişide önceden mevcut olduğu açık-seçik görülecektir.
ZİKİR TENHADA MI YAPILMALI?
ZİKRİN ne olduğunu tam anlamamış kişilerin, zikir yapılırken uyulması zorunlu şart olarak öne sürdükleri bir husus vardır. Zikri tenhada, kimsenin olmadığı bir yerde, sessizlikte yapacaksın!... Bu son derece yanlış bir zorlamadır!.. Ve asla şart değildir.
Tenhada bir yerde, yalnız başına olunan bir yerde, tefekkürle yapılan zikrin elbette bir çok faydalı yönleri vardır; ve bu asla inkâr edilemez.
Ancak ne var ki, imkânı olamıyan, bu yüzden zikir yapamaz, yapmamalıdır gibi bir anlam da çıkarılmamalıdır.
Her yerde, her zaman zikir yapılabilir demiştik. Nitekim, gerek Kur'ân-ı Kerîm'deki "ayakta, otururken ve yatarken" zikredilmesi gerektiğini bildiren âyet, ve gerekse de çarşı pazarda "lâ ilâhe illallahu vahdehu la şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdu yuhyi ve yumitu ve huve hayyun lâ yemûtu biyed'ihil hayr, ve huve alâ külli şeyin kadîr" zikrinin yapılmasının hadsiz hesapsız ecir getirdiğini anlatan hadîs-i şerîf muvacehesinde, deriz ki her yerde her zaman zikir yapılır ve yapılmalıdır!..
Esasen bu çok önemli bir konudur.
Zikir yaparken mutlaka tefekkür şart mıdır?.. Veya namaz kılarken -ki o da duadır ve zikirdir- aklına başka şeyler gelmesi, namazı bozar mı?..
Zikir veya namaz sırasında akla başka şeyler gelirse, okunulan dua ve zikirlerin gene de faydası dokunur mu?..
Kesin olarak söyliyelim ki, Zikir veya namaz kılarken akla gelen şeyler, yapılan çalışmaya asla zarar vermez.
Beyin, aynı anda sayısız konuda ve yönde faaliyet göstermektedir ki, bunların her biri de kendisi ile alâkalı bölümlerce ifâ edilmektedir. Ve hepsi de yerini bulur!..
* * *
Meselâ, yolda yürürken, bir yandan tesbih çekip, bir yandan başka şeyler düşünür, bir yandan da çevrenizi seyredersiniz. Bu faaliyetin her biri beyinde ayrı ayrı birimlerde değerlendirilir ve hepsi de yerini bulur.
Kezâ, diyelim ki; evde bir yandan bir şeyler okur, bir yandan tesbih çeker, bir yandan odada konuşulanlar kulağınıza gelir, bir yandan televizyona gözünüz kayabilir. Bunların hepsini de aynı anda yapabilirsiniz. Bu, beyninizin gelişmişlik derecesi ve çok yönlü çalışabilme özelliğiyle alâkalıdır. Manevî yönü olan kişiler, bütün bunlara üstlük, bir de manevî irtibatlar halinde olup, onların da hakkını rahatlıkla eda edebilirler.
Burada mühim olan, beyinde yapılan çalışma ve onun neticesinin otomatik bir biçimde ruha yüklenmesi olayıdır. Siz ister farkında olun, ister hiç farketmeyin, değişmez!.. Nitekim, misâl vermiştik, meyhanede içki içerken, rakı kadehi elde zikre başlıyan kişi, devamı sonunda hacca gidecek duruma erişmiştir sekiz ayda!..
Dolayısıyla, zikir için yanlızlığa çekilmek şart değildir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
29/3/2008 · Kategori: dua







































Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
28/3/2008 · Kategori: dua
Bismillahirrahmanirrahim. Asr"a yamin olsun kı; insanlar husrandadır. Ancak,
iman edenler, salih amel işleyenler ve birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye
edenler mustesna! (Asr Suresi)
Ey Rabbimiz bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan yüzümüzü ağartacak nesiller
ver. Bizi muttakilere önder olanlardan eyle!
Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!
Rabbimiz günahlarımızı bağışla, unuttuklarımızı ört ve bize iyilerle beraber
ölmeyi nasib et!
Rabbimiz bize Rasullerine vadettiklerini ver ve kıyamet günü kovulanlardan
eyleme! Sen sözünden asla caymazsın!
Rabimiz biz nefislerimize zulmettik, eğere sen bize acımazsan ve bize
merhamer etmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz!
Rabbimiz bizi zalimlerden eyleme!
Rabimiz bizimle kavmimizin arasını Hak ile aç, sen fatihlerin en
hayırlısısın!
Rabbimiz üstümüze sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al!
Rabbimiz bizi zalimlerin fitnesine düşürme ve rahmetinle kafirlerin elinden
kurtar!
Rabbimiz sen gizlediklerimizi de açıkladıklarımızıda bilirsin. Yeryüzünde ve
gökyüzünde Allaha gizli olan birşey yoktur!
Rabbimiz bize kendi katından bir rahmet ve davamızda zafer ver!
Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (davanda) sabit kıl, kafirlere
karşı bize yardım et!
Rabbimiz sen rahmetinle ve ilminle herşeyi kuşattın, tevbe ederek senin
yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!
Rabbimiz onları ve babalarından eşlerinden ve çocuklarından salih olanları
vadettiğin Adn cennetine koy, muhakkak sen aziz ve hakimsin!
Rabbimiz bizden azabı uzaklaştır, biz müminiz!
Rabbimiz bizi ve imanda bizden önce olan kardeşlerimizi bağışla, iman
edenlere karşı kalbizmizde en ufak bir kin bırakma, Rabbimiz sen raufsun
rahimsin!
Rabbimiz sana tevekkül ettik, sana yöneldik ve dönüşümüzde sanadır!
Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bağışla, sen her şeye kadirsin!
Rabbimiz unuttuklarımızdan ve hatalarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma!
Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yükler bize yükleme!
Rabbimiz gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize yükleme, bizi affet, bizi
bağışla, bize merhamet et, sen mevlamızsın, kafirlere karşı bize yardım et!
Rabbimiz hidayete erdikten sonra kalblerimizi kaydırma, bize kendı katından
bir rahmet ver, sen Vehhabsın!
Rabbimiz günahlarımızı ve israfşarımızı bağışla, ayaklarımızı (davanda)
sabit kıl, kafirlere karşı bize yardım et!
Rabbimiz sen kimi ateşe koyduysan o mahvolmuştur, zalimlerin yardımcısı
yoktur!
Rabbimiz biz "Rabbinize iman edin" diye çağıran bir davetçiye uyduk ve iman
ettik!
AMİN, AMİN, AMİN!
Sevgi" canlı varlığın, haz veren bir nesneye karşı eğilimli olmasıdır. Söz konusu eğilimin güçlenmesi haline aşk denir.
Aşk duygusu, aşığın sevgilisine kul olması ve sahip olduğu her şeyi uğrunda feda etmesine yol açacağı bir dereceye varabilir.
Züleyha'nın Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşkın ne dereceye vardığına bir baksanıza! Kadının bütün servet ve güzelliği bu uğurda gitmiş. Yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığının var olduğu söylenir, hepsini Hz. Yusuf'un aşkı uğruna harcamış. "Bugün Hz. Yusuf'u gördüm" diyen herkese, eline geçeni zengin edecek değerde bir mücevher vere vere elinde hiçbir şey kalmamış.
Aşırı aşkından dolayı diğer her şey aklından çıktığı için karşılaştığı her şeyi "Yusuf" diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını göğe kaldırdığı zaman Hz. Yusuf'un adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş.
Rivayete göre, Züleyha iman edip Hz. Yusuf onunla evlendikten sonra eski aşığı ve yeni kocasından ayrı yasamaya yönelerek kendisini ibadete vermiş, varlığını tamamen Allah'a adamış.
Nihayet bir gün, Hz. Yusuf'a demiş ki, "ben sana Allah'ı tanımadan önce aşık olmuştum, fakat O' nu tanıyınca kendisine karşı duyduğum muhabbet, diğer her şeyin sevgisini gönlümden giderdi. O' nun sevgisine bedel istemiyorum."
Leyla ile Mecnun' un aşk hikayesini herkes duymuştur. Mecnun'a "adın ne?" diye sorarlar, "Leyla" diye cevap verir. Bir gün yine Mecnun’a "Leyla ölmedi mi " derler. "Hayır, Leyla kalbimde yaşıyor ölmedi, Leyla benim" diye karşılık verir.
Yine bir gün Mecnun, Leyla’nın evi önüne gider ve gözlerini gök yüzüne diker. Ona "ey Mecnun, gökyüzüne değil, Leyla’nın odasının duvarına bak, belki onu görürsün" derler. O böyle diyenlere "gölgesi Leyla'nın evine düşen yıldız bana yeter" diye karşılık verir.
Anlatıldığına göre, Hallac-ı Mansur'u seksen gün hapsetmişler, İmam-i Şibli, bir gün ziyaretine gitmiş ve "ey Mansur, Muhabbet nedir" diye sormuş. Mansur "bu soruyu bana bugün değil, yarın sor" demiş. Ertesi gün olunca Mansur'u zindandan çıkarırlar ve üzerinde boynunu vurmak üzere yere yaygı yayarlar, bu sırada İmam-i Şibli çıkagelerek karşısında dikilir. Bu anda Mansur ona seslenir, "ey Şibli! Sevginin başı yangın, sonu ise ölümdür."
Hallac-ı Mansur'un nazarında Allah'tan başka her şeyin batıl olduğuna kesin kanaat gelince ve yalnız Allah'ın hak olduğunu bilince, Hak isminin onun kendi adı olduğunu unutmuş ve “sen kimsin?” sorusuna muhatap olunca "ben Hakk’ım" diye cevap vermiştir.
Elbette ki Tasavvufi anlamda, aşık kul; sevgili, âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Aşk, bu hikayelerde de okuduğumuz gibi mecazi aşkla başlayarak yol alan ve Allah'a ulaştıran İlahi Aşk'tır.
İmam Gazali
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/3/2008 · Kategori: dua
|
Ebù Hureyre Radı’yallahu Anh naklediyor:
“Rasùlullah Salla’llahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: -Allah’ın yüzden bir eksik, 99 ismi vardır. Her kim bunları ihsâ ederse Cennet’e girer... 1. Hu vallahulleziy lâ ilâhe illâ Hu, 2. Rahman, 3. Rahîym, 4. Melik, 5. Kuddûs, 6. Selâm, 7. Mü’min, 8. Müheymin, 9. Aziz, 10. Cebbâr, 11. Mütekebbir, 12. Hâlik, 13. Bâri, 14. Musavvir, 15. Ğaffar, 16. Kahhar, 17. Vahhab, 18. Rezzâk, 19. Fettah, 20. Alim, 21. Kaabız, 22. Bâsıt, 23. Hafıd, 24. Râfi, 25. Muizz, 26. Muzill, 27. Semi, 28. Basir, 29. Hakem, 30. Adl, 31. Lâtif, 32. Habir, 33. Halim, 34. Azim, 35. Gafûr, 36. Şekûr, 37. Âliyy, 38. Kebir, 39. Hafîz, 40. Mukit, 41. Hasib, 42. Celîl, 43. Kerîm, 44. Rakîb, 45. Mucîb, 46. Vasî, 47. Hakim, 48. Vedûd, 49. Macid, 50. Bâis, 51. Şehîd, 52. Hakk, 53. Vekîl, 54. Kaviyy, 55. Metin, 56. Veliy, 57. Hamid, 58. Muhsî, 59. Mubdî, 60. Muîd, 61. Muhyî, 62. Mumît, 63. Hayy, 64. Kayyum, 65. Vâcid, 66. Macîd, 67. Vâhidül Ahad, 68. Sâmed, 69. Kaadir, 70. Muktedir, 71. Mukaddim, 72. Muahhir, 73. Evvel, 74. Âhir, 75. Zâhir, 76. Bâtın, 77. Vâli, 78. Müteâli, 79. Berr, 80. Tevvab, 81. Muntakim, 82. Afuvv, 83. Raûf, 84. Mâlik-el mülk, 85. Zül Celâl-i vel ikrâm, 86. Muksıt, 87. Câmi, 88. Ğani, 89. Muğnî, 90. Mâni, 91. Dârr, 92. Nâfi, 93. Nûr, 94. Hâdi, 95. Bedî, 96. Bâki, 97. Vâris, 98. Reşîd, 99. Sabûr (celle celâluhü).
ANLAMLARI: |

Cenâb-ı Allah'ın güzel isimleri.
Yasadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah'ın Rab sıfatının bir tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir.
Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerek hâdis-i şeriflerde gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ'nın zatına mahsus bir özel isim olan "Allah" lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık hakkında kullanılmamıştır. Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ'nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk'ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O'nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah hakkındaki inancı, O'nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü'l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmiştir (el-A 'râf, 7/180; el-İsrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr, 59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında "Allah gelir. Diğer isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla "Allah" isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm'a girecek kişi, "Lâ ilâhe İllâllah" der; "Lâ ilâhe illarahman" demez. Namaza başlarken, "Allahü Ekber"der; "Rahman Ekber" diyemez. Allahu Teâlâ'nın bütün isimleri güzeldir. Kur'an-ı Kerîm'de, "Allah'ın güzel isimleri vardır. O halde Allah'a o güzel isimlerle dua edin" (el-A'râf, 7/180);
"De ki: "İster Allah deyip dua edin, ister Rahman deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır '' (el-İsrâ, 1 7/110) buyurulmuştur
Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever" (Buhârî, Daavât, 68). Allahu Teâlâ'nın isimleri doksandokuz isimden ibaret değildir. O'nun ayet ve hadislerde gecen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce'de geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:
1-)ALLAH:-Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah'ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah'ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi'dir. Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O'nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta ne varlıktan, ne de tekâmül'den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah'ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah'ın sıfatlarının belirtisi vardır.
3) RAHMAN: Allah'ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah'tan başkasına verilmesi uygun görülmez. "Çok rahmet sahibi, gayet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan" diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah'ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. "Esirgeyici" olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahman isminin tercümesi olamaz. "Acıyan" diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahman, "pek merhametli" şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah'ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O'nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde "Rahman" ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahman'ın en güzel açıklamasıdır.
4) RAHÎM: "Çok merhamet edici' anlamında bir isimdir. Allah'ın sıfat ismi olmayıp, Allah'tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat "Rahmet" mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifade ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahman ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:
a) Rahman sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah'ın hakkında "Dünyanın Rahman'l ahiretin Rahîm'i" ifadelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahman sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız müminleri kapsar.
b) Rahman sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah'ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.
c) Rahman sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkan bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifade eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Rahman sıfatının ifade ettiği mânâda mü'min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği manada ise, mü'min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.
5) el-MELİK: Yüce Allah Melik'tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O'na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah'tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegane hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek yaratık Allah'tır..
6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve acizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır (el-Haşr, 59/23; el-Cum'a, 62/1).
7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, salimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve ahiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah'tır (el-Haşr, 59/23).
8) el-MÜMİN: Allah'ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah'a iltica edilmeli, O'na sığınılmalıdır.
9) el-MÜHEYMİN: Allah'ın görüp gözeten, her şeye şahit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.
10) el-AZİZ: Allah'ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah'tır.
11) el-CEBBAR: Allah'ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah'ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah'ın "Cebbâr" sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O'nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O'nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.
Ancak Allah'ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah'ın emirlerini dinlemeyip O'na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah'ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. "Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir" (Âlu İmrân, 3/83).
12) el-MÜTEKEBBİR: Allah'ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O'nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak manada büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah'ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?..
13) el-HÂLİK: Allah'ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah'tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Herşeyi yaratan O'dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O'nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.
14) el-BÂRÎ: Allah'ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah'tır.
15) el-MUSAVVİR: Allah'ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.
16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah'ın ayrılmaz sıfatlarındandır.
17) el-KAHHÂR: Allah'ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu manasına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O'nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah'ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.
18) el-VEHHÂB: Allah'ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.
19) er-REZZÂK: Allah'ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifade eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah'tır.
20) el-FETTAH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran manasına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah'tır. Her işinde üstün gelen O'dur.
21) el-ÂLİM: Allah'ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu manasını ifade eder.
22) el-KÂBIZ: Allah'ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık oldu
Bu anlamına gelir.
23) el-BÂSIT: Allah'ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifade eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.
24) el-HÂFID: Allah'ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.
25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah'tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O'dur.
26) el-MU'İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.
27) el-MÜZİLL: Yüce Allah'ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.
28) es-SEMI': İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.
29) el-BASÎR: Herşeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.
30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.
31) el-ADL: Allah'ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır (el-A 'raf, 7/85; Yûnus, 10/109; Yûsuf, 12/80).
32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır (el-En'âm, 6/103).
33) el-HABÎR: Herşeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
34) el-HALİM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
35) el-AZİM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O'ndadır.
36) el-GAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.
37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini artırarak şükür muamelesi yapandır.
38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Herşey O'nun hükmü ve emri altındâdır.
39) el-KEBİR: Büyük, yüce anlamında olup, Allah'ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.
40) el-HAFIZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.
41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.
42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir (el-Ahzâb, 33/39).
43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va'dini yerine getirendir.
45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır (en-Nisâ, 4/1).
46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O'na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir (el-Bakara, 2/186).
47) el-VASİ': Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir (el-Bakara, 2/247).
48) el-HAKIM: Herşeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.
49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, salih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegane lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır (Hud, 1 1/90).
50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir (Hud, 11/73).
51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.
52) eş-ŞEHÎD: Herşeye şahit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muamelesini de buna göre yapandır.
53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır (el-Hacc, 22/6).
54) el-VEKİL: Hayatını, O'na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O'na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta bağlı olmayandır.
55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Herşey O'nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O'na boyun eğmek zorundadır.
56) el-METİN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O'na zor değildir.
57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani müminlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.
58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.
59) el-MUHSÎÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.
60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
61) el-MU'ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O'ndan başka yaratıcı olamaz.
62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O'nun öldürdüğüne kimse hayat veremez (Fussilet, 41/39)
63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.
64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.
65) el-KAYYÛM: Baki ve ebedi olan; her şeyin O'nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır (el-Bakara, 2/250; Âlu İmrân, 3/1).
66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O'na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.
67) el-VAHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.
68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.
69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O'ndandır (el-Bakara, 2/20).
70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.
71) el-MUKADDİM: Herşeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.
72) el-MUAHHİR: Herşeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece O var (olarak) kalacaktır.
73) el-EVVEL: Herşeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.
74) el-AHİR: Herşey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.
75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.
76) el-BATIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).
77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O'nundur.
78- el-MUTE'AL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.
79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah'ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır (et-Tûr, 52/28).
80) et-TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden, tövbe kapısını açık tutarak tövbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tövbe edenleri bağışlayandır.
81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adaletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.
82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.
83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.
84) MALİKÜ'L-MÜLK: Herşeyin tek sahibi, her ne varsa O'nundur. Herşey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O'na aittir. O h;llde Ondan başkasına kulluk edilmez.
85) ZÜLCELÂL-İ VE'L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegane lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.
86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır.
87) el-CÂMİ: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.
88) GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan sözedilemeyendir.
89) el-MACİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.
90) el-MÂNİ': Herşey O'nun emir ve korumasına bağlıdır. O'nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.
91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.
92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidayet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.
93) el-BEDÎ: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O'nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O'dur.
94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah'ın varlığının sonu yoktur.
95) el-VARİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, varisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.
96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.
97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.
98- ed-DAR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.
99) en-NAFİ: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok'u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hakk'tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.
Allah'ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü'l-hüsnâ) ise çoktur. Allah'ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.)'den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)'den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor:
"Yüce Allah'ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek 'i sever.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/3/2008 · Kategori: dua

Arapça'da -isim- kelimesinin çoğulu olan -esmâ- ile -güzel, en güzel- anlamına gelen -hüsnâ- kelimeleriyle oluşan -esmâül hüsnâ- terimi Kur'ân-ı Kerîm ve Hadis-i şerîflerde Allah-ü Teala'ya nisbet edilen isimleri ifade eder.
Allah'in 99 ismi vardir. Her kim bu isimleri sayarsa, anlarsa, ezberlerse cennete girer.
Hz. Muhammed (SAV)
(SAV) ; sallallahu aleyhi ve sellem ' dir, bu salavatin açilimi ise Allah'in selami O'nun (peygamberimiz hz. Muhammed Mustafa'nin) üzerine olsun demektir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i seriflerinde "Allah'in doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardir. Kim bunlari ezberlerse Cennet'e girer." diye beyan edip ardindan, bu Isimleri saymistir. Bu 99 özel Isim'in hepsine birden ESMA'ÜL-HÜSNA (Ki -Isimlerin en güzelleri- demektir) denir.
Peygamber aleyhisselam bize, dualarimizda Allah'imizin bu GÜZEL ISIMLERINE yer vermemizi siddetle tavsiye etmis , bunun dualarimizin kabulüne vesile olacagini beyan etmistir . Bu tavsiyeyi emir seklinde Kur'an-i Kerim'de de görüyoruz:"En güzel isimler Allah'indir. O halde O'na o güzel Isimlerle dua edin...Araf suresi/Ayet 180" . Iste bu nedenle Müslümanlar, dualarina mesela Allah'imizin 99 özel Isminden RAB ismini kullanarak "Yâ Rabb'i" veya Allah'imizin RAHMAN ve RAHIM isimlerini kullanarak "BismillahirRAHMANirRAHIM" diye baslarlar. Ve duanin içinde de mesela günahlarinin affedilmesini istiyorlarsa Allah'imizin o konuyla ilgili Ismini duaya eklerler.
Allahin bütün sifatlarini ( esmaül-hüsna) bir çok fazileti var , internet de vaya bir çok dini kitaplara esmaül hüsna hakkinda göz attigimizda havas ilmiyle ugrasanlarin, allahin su sifatini günlük su sayida tesbih ederek veya namazdan sonra su kadar tesbih ederek, bellirli gün ve saatlerde tesbih edilirse şu fazileti olduğu anlatılmakta tabiki bunların hepsi denenmiş ve defalarca sonuç alımıştır.
Bu Yazilara göz atinca hayatimizin her alanina yönelik bize kolaylik saglayacak, bizi tasarrufa yönlendirecek bilgileri görmekteyiz , hal böyle olunca onlarca para yatirilarak gidilen yoga derslerine, bir çok kisisel gelisim kitabina ne gerek var diyorum, çünkü her konuda cevap verecek bir kaynak cikiyor karsimiza bu da esmaül hüsna, elbelte yoga derslerine ve bu kitaplari bosverin demeyecem çünkü bunlar sosyal hayatin bir parcasi buralardan alinilacak bir çok bilgi vardir. Anlatmak istedigim esmaül hüsna yida sosyal hayatiniza sokabicegimizdir.
Burda sosyal hayatda kolaylikla taptik edilecek bir kaç tesbih örnegini vermek istiyorum.
Gücüne ve varligina karsisinda zayif kaldiginiz kimseler size kars sebebsiz yere hosnutsuz davranislari ve ezici tavirlari varsa bu kimsenin karsinia cikmadan elvel bu problemi berteraf etmek için bolca ( 75 Defa ) El-Müzill denilir.
Dargin küskün oldugunuz bir arkasinizla veya arasi bozuk iki arkadasiniz arasinda kötü münasebeti gidermek için allah rizasi için niyet ederek "falanca kisi ile arami düzelt" 200 defa ya vedud Celle Celalühü denilirse mevcut olan dargin kalmayacaktir.
Mühim bir isini yaptirmak istedigi kimsenin karsisinda 26 El-Rezzak defa okunursa karsinizdaki kisi isinizi kolaylastircaktir.
Kirici, kötü huy sahibi kimseler için bir bardak suya bu mübarek ismi serif 7 defa okunarak içirilirse ahlâki düzelir.

CENAB-I HAK'IN BU GÜZEL İSİMLERİNE ESMAÜ'L HÜSNA (İHSA İSİMLERİ) DENİR.BU GÜZEL İSİMLERİ HEM EZBERLEMEK,HEM ANLAMLARINI ÖĞRENMEK,HEM SAYMAK VE AYNI ZAMANDA DİLİN TESBİHİ HALİNE GETİRMEK GEREKLİDİR.BU 99 İSİM DİLLERİN VİRDİ OLUNCA DİLLER TATLANACAK,GÖNÜL KAPILARI AÇILACAK VE KALPLERE NİCE MARİFET SIRLARI VE NURLARI AKACAKTIR.
YA RAHMANU:ism-i celilini her namazdan sonra 100 kere okuyan kimse gaflet ve unutkanlıktan ve gönül darlığından emin olur
YA RAHİMU:ism-i celili sabah namazından sonra 100 kere okuyanlara bütün yaratılanlar rahim ve dost olur
YA KUDDUSÜ:ism-i celili her gün 100 kere okuyanların gönülleri bütün kederlerden saf ve pak olur
YA MUMİ'NU:ism-i celiline devam edenleri allah teala düşman şerrinden emin eder
YA BERRU:ism-i celilini çocuğunun üstüne okuyanların yavruları her türlü beladan emin olur
YA MANİU:ism-i celiline devam edenler evlilik hayatında dirlik düzenlik içinde yaşarlar
YA BAKİ:ism-i celilini güneş doğmadan 100 kere okuyana ömür boyunca hiçbir felaket gelmez ve ahirette de bağışlanır
YA MUİDU:ism-i celili ev halkından birisinin seferden salimen dönmesi için 70 kere okunursa dilekleri yerine gelir
YA HABİRU:ism-i celilini kötü huylarından şikayetçi olanlar devamlı okurlarsa kısa zamanda salah bulurlar
YA MUHYİ:ism-i celilini ağır bir zahmete uğrayanlar her gün yedi kere okurlarsa kısa zamanda kurtulurlar
YA REZZAKU:ism-i celiline devam edenlere rızk ve ihsan kapıları açılır
YA BASİTU:ism-i celilini seher vakti ellerini yukarı kaldırarak 10 kere okuduktan sonra ellerini yüzlerine sürenler kimseye muhtaç olmazlar
YA GAFFARU:ism-i celiline devam edenlerin ALLAH teala günahlarını mağfiret buyurur
YA SABURU:ism-i celilini bir derde ve karışık bir işe düşen 3000 kere okursa kurtulur
YA HAKKU:ism-i celilini bir şeyini kaybeden okursa kaybını bulur
YA MU'AHHİRU:ism-i celilini günde 100 kere okuyanların gönüllerinde ALLAH sevgisinden başka hiçbir sevgi karar tutmaz
Peygamber Efendimiz SAV bir hadis-i şerifinde ''ALLAH teala'nın 99 ismi vardır onları sayan ve ezberleyen muhakkak cennete girer.'' Buyurmuşlardır

ESMÂ'ÜL-HÜSNÂ'NIN GİZEMLİ VE HİKMET DOLU DÜNYASINA GİRİP İKİ CİHAN SAADETİNİN HAYAT İKSİRİNDEN YUDUMLAMAK VE KANA KANA İÇMEK İSTEYENİN,BU GÜZEL İSİMLERİ MANTIK HESABINA GÖRE YORUMLAMASI DOĞRU DEĞİLDİR(!..)
ZEVK VE SIR İDRÂKİYLE TATMASI GEREKİR.
DUALARIN EN GÜZELİ,EN MAKBUL OLANI,ALLAH(C.C)'I KENDİ İSİMLERİ İLE ZİKRETMEK,O'NA ESMASI İLE DUA VE NİYAZDA BULUNMAKTIR.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
15/3/2008 · Kategori: dua

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
13/3/2008 · Kategori: dua
Cuma Duası
Lailahe illallah Cuma’nın sebebiyle, Muhammedün Resullullah gerek yüzün gölgesiyle dünya ve ahiret muradımı ver.
Melekler duasıyla, Ya vedüdüm, entel maksudum, Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, cennet kapılarını aç, benim günahımdan geç.
Benim günahım varsada senin gibi halikim var. Muhammed Aleyhisselam dostum var.
İlahi kabre vardığım gece lütfeyle, yalnız kaldığım gece bilmediğimi bildir. Kabrimi nur ile doldur. Kevser şarabına daldır, ulu cemalini göster.
Gece gündüz yalvarırım sana dünya ve ahiret muradımı ver bana.
Rabbim Allah, fikrim zikrullah, kalbimin nuru Resullullah, evvelim Allah, ahirim Allah, La ilahe illallah Muhammedün Resullullah.
Cuma gibi günümüz var. İslam gibi dinimiz var. Muhammed gibi şahımız var. Allah dedim, dostum dedim, 99 ismine mühür vurdum, üstüne.
Sırrım sübhanım Allah, derdim dermanım Allah, gafil kuluna gam düşmüş, yetiş imdadımıza ya Muhammed.
Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, ya Allah, ya Muhammed umarız senden şefaat.
Lailahe illallahtır özüm, Muhammed Mustafadır sözüm, ihlas-ı şerif ile yıkadım yüzüm. Ayetele kürsü için sen kabul eyle sözüm.
Bugün Cuma günüdür. Dinim İslam dinidir. Dinimin İslam dini olduğuna, yetmiş binin nısfına, mühürledim üstüne.
Lailahe illallah üç muradım var, biri cennet, bir ırmak diyarını görmek. Aç cemalini göster diyarını.
Ya Resullullah! Aman yarabbi ya rabbena her halimiz malumdur sana, gece gündüz yalvarırım sana. Her zaman sana muhtacım, cemalini göster bana.
Cennetine davet et Allahım kabrimizde rahatlık, sıratta selamet, tatlı canımız sana emanet, son nefesimizde selametler ihsan eyle.
Kabir suallerimiz ahsan eyle, cennetinle cemalini cümleyle beraber bana da nasip eyle.
Lailahe illallah selalar duası için, Muhammedün Resullullah arşı ala gölgesi için hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara edalar ihsan eyle Ya Rabbim.
Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.
Ya Celil, etme zelil, gönder delil. İlahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasını ulaştır, duaya açılan elleri icabete eriştir.
Allahım senden başka kimsemiz yoktur. Lailahe illallah arşı alaya Muhammedün Resullullah şükür Mevlaya.
Yarabbi yarabbena her halim malumdur sana, cenneti alada cemalini göster bana.
Lailahe illallah günahlarımız af eyle, Muhammedün Resullullah makamımı nur eyle.
İlahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadığım zaman bu duamı sana emanet ederim.
Selatü selaya yolladım Mevlaya, sen cümlemizin muradını ver gelecek Cuma’ya.
Lailahe illallah ve cellehü edası ile, Rabbim muradımızı ver melekler duası ile.
Lailahe illallah kalbimizi karartma, rızkımızı azaltma, kabrimizi, daraltma, senden başka kapı aratma, muhannete muhtaç etme.
Lailahe illallah imanla sabır, Muhammedün Resullullah azapsız kabir.
Allahım beni af eyle, her derdimi def eyle, rızkımızı bol eyle, kabrimizi nur eyle, sual meleklerinin cevabını muktedir eyle.
Evvelim Allah, ahirim Allah, kalbimde beytullah Lailahe illallah Muhammedün Resullullah. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.
Allahım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle Allahım.
Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.
Amin. (alıntı)
......BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.........
LAİLAHE İLLALLAH CUMANIN SEBEBİYLE,MUHAMMEDÜRRESULULLAH GEREK YÜZÜN GÖLGESİYLE,DÜNYA VE AHİRET MURADIMI VER,MELEKLER DUASIYLA.YA VEDÜDÜM ENTE MAKSUDUM.KULHUVALLAHÜ EHAD BİNBİR İSMİNDEN MEDET, YETİŞ MUHAMMED
KULHUVALLAHÜ EHAD BİNBİR KERE YA SAMED.CENNET KAPILARINI AÇ,BENİM GÜNAHIMDAN GEÇ.BENİM GÜNAHIM VAR İSE,SENİN GİBİ HAKK'IM VAR.MUHAMMED ALEYHİSSELAM GİBİ DOSTUM VAR.İLAHİ KABRE VARDIĞIM GECE LÜTFEYLE YALNIZ KALDIĞIM GECE,BİLMEDİĞİMİ BİLDİR,KABRİMİ NUR İLE DOLDUR,KEVSER ŞARABINA KANDIR,ULU CEMALİNİ GÖSTER.ESTAĞFİRULLAH İSTİĞFARIN BEN ZAYIF GÜNAHKARIM.YA CELİL YA CABBAR SEN BAĞIŞLA GÜNAHIM.YA SATTAR,İLAHİ CENNET CEMALİNİ GÖSTER BANA,GECE GÜNDÜZ YALVARIRIM SANA,DÜNYA VE AHİRET MURADIMI VER BANA.RABBİM ALLAH,FİKRİM ZİKRULLAH,KALBİMDE RESULULLAH.EVVELİM ALLAH,AHİRİM ALLAH.LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜRRESULULLAH.CUMA GÜNÜMÜZ VAR,İSLAM DİNİMİZ VAR.MUHAMMED GİBİ ŞAHIMIZ VAR.ALLAH DEDİM DOSTUM,99 İSMİNE MÜHÜR VURDUM ÜSTÜNE.ESTAĞFİRULLAH VE ETÜBÜ İLEYK.SIRRIM SÜBHANIM ALLAH,DERDİM DERMANIM ALLAH.GAFİL KULUNA GAM DÜŞMÜŞ YETİŞ İMDADIMIZA YA MUHAMMED.KULHUVALLAHÜ EHAD BİNBİR KERE YA SAMED.KEREMLER KANİ MUHAMMED.UMARIZ SENDEN ŞEFAAT.LAİLAHE İLLALAHTIR SÖZÜM,İHLAS-I ŞERİFTE YÜZÜM,AYETEL KÜRSİ HAKKI İÇİN SEN KABUL EYLE SÖZÜM.BUGÜN CUMA GÜNÜDÜR,DİNİM İSLAM DİNİDİR.DİNİM İSLAM DİNİ OLDUĞUNA,YEDİ BİNİN HIFZINA MÜHÜRLEDİM ÜSTÜNE.LAİLAHE İLLALLAH ÜÇ MURADIM VAR: ALLAH BİRİ,CENNET BİRİ,IRMAK BİRİ.DİDARINI AÇ CEMALİNİ GÖSTER. YA RESULULLAH, YA RABBENA HER HALİM MALUMDUR SANA.GECE GÜNDÜZ YALVARIRIM BEN SANA,DAİMA MUHTACIM CEMALİNİ GÖSTER BANA.CENNETİNE DAVET ET.ALLAHIM KANAAT,KABRİMİZDE RAHATLIK,SIRAT TA SELAMET,TATLI CANIMIZ SANA EMANET.SON NEFESİMİZDE SELAMETLER İHSAN EYLE,KABİR SUALİMİZİ VE DUALARIMIZI ASAN EYLE,CENNETİNLE CEMALİNİ CÜMLEYLE BERABER BANA DA NASİP EYLE.LAİLAHE İLLALLAH SELALAR DUASI İÇİN,MUHAMMEDÜRRESULLULLAH ARŞ-I ALA GÖLGESİ İÇİN,HASTALARA ŞİFA,CÜMLEYİ HASRETLERİNE KAVUŞTUR,MURATLARINA ERDİR SELALAR DUASI İÇİN. BİR ALLAH İSMİN, YA RESULLULLAH, YA CELİL ETME SEFİL.GÖNDER DELİL.İLAHİ YA RABBİ,HACETİMİZİ RAHMET DERYASINA ULAŞTIR,DUAYA AÇILAN ELLERİ İCABETE ERİŞTİR.ALLAHIM SENDEN BAŞKA KİMSEMİZ YOKTUR.LAİLAHE İLLALAH ARŞ-I ALAYA,MUHAMMEDÜRRESULULLAH ŞÜKÜR MEVLAYA.GANİ YA ALLAH DUALARIMIZIN KABUL OLMASINI İSTERİM.YA RABBİ YA RABBENA HERHALİM MALUMDUR SANA.İNAYET EYLE YÜZBİN KERE HAMD EDERİM SANA.CENNETİ ALA DA CEMALİNİ GÖSTER BİZE.LAİLAHE İLLALAH GÜNAHLARIMIZI AF EYLE.MUHAMMEDURRESULULLAH MAKAMIMIZI NUR EYLE.İLAHİ YA RABBİM SON NEFESİMDE KENDİME HAKİM OLMADIĞIM ZAMAN BU DUAMI SANA EMANET EDERİM,ERDE GEÇTE,DAĞDA,TAŞTA SEN YETİŞTİR.YA MUHAMMED SELATÜ SELAYA YOLLADIM MEVLA YA. SEN BENİM MURADIMI VER ALLAHIM GELECEK CUMAYA.LAİLAHE İLLALLAH KALBİMİZİ KARARTMA ,LAİLAHE İLLALLAH RIZKIMIZI AZALTMA,LAİLAHE İLLALLAH KABRİMİZİ DARALTMA,SENDEN BAŞKA KAPI ARATMA,LAİLAHE İLLALLAH İMANLA SABIR,MUHAMMEDÜRRESULULLAH AZAPSIZ KABİR.ALLAHIM BİZİ AF EYLE,RIZKIMIZI BOL EYLE,KABRİMİZİ NUR EYLE.KABRE GİRDİĞİM ZAMAN SUAL MELEKLERİNİ ASAN EYLE.EVVELİM ALLAH,AHİRİM ALLAH,KALBİMDE BEYTULLAH.LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜRRESULULLAH.EŞHEDÜENLA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÜ VE RESULÜHÜ DİYEREK ÇENE KAPAMAK NASİP EYLE YA RABBİ.ALLAHIM ŞEYTANIN ŞERRİNDEN,DÜŞMANIN MEKRİNDEN,BİLHASSA NEFSİMİZİN ŞERRİNDEN,KABİRDEKİ YILANLARDAN,ÇİYANLARDAN,ÖLÜMÜN DEHŞETİNDEN,KABRİN VAHŞETİNDEN,SIRATIN ZULMETİNDEN MUHAFAZA EYLE.ÖLÜMÜN HAYIRLISINI,ÜÇ AYLARIN BİRİSİNİ,YASİN İN YARISINI OKURKEN ÖLMEK NASİP EYLE YA RABBİM......EL FATİHA....MEASSALEVAT....
ALLAHIM!
SEN BUYUKSUN, TEKSIN, ONCESIZ VE SONRASIZSIN.
SENDEN BAŞKA ILAH MI VAR KI DEGHINA YUZ SUREYIM
SENDEN BAŞKA RAHMAN MI VAR KI BAĞIŞ DILEYEYIM
SENDEN BAŞKA RAHIM MI VAR KI MERHAMET DILENEYIM
RABBIM SENSIN, SEN VAHIDSIN, EVVELSIN, AHIRSIN
ZAHIRSIN BATINSIN.
ALLAHIM, ICIMI DIŞIMI NURLANDIR
ALLAHIM HIKMETINDEN BIR KATRE DE BANA VER
MARİFETINDEN TATDIR, SONSUZ ILMINDEN BIR DAMLA DUŞUR UZERIME.
ALLAHIM SENI TESBIH EDERIM, SANA HAMD EDERIM. SANA ŞÜKREDERIM
SENI HER TURLU NOKSAN SIFATTAN TENZIH EDERIM.. (alıntı)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::




